Kas 23

- Huysuzun Teki

Yeni, çok yeni keşfettiğim bir insan ve bir yazar Vivet Kanetti Uluç. Kendisi hakkında ilerde, önemli ve çok şey anlatılacaktır ama “Huysuzun Teki” hakkında, O’nun son, aynı zamanda ilk kitabı olduğunu söyleyerek işe başlamak bence en iyisi. Everest tarafından 2011 senesinde basıldığından son ama aslında Vivet Hanım’ın ilk yazılarıymış. Kitabı bir ay evvel okumuştum fakat tatilde olduğumdan hakkında yazacak fırsatım olmamıştı. Dün İdefix, nam-ı diğer Sabit Fikir edebiyat dergisinin 2011 senesinin ilgi çeken, önemli olduğunu düşündükleri en iyi 100 kitabın arasında 43. sıraya koyduklarını görünce “bundan iyi zamanlama olmaz, hemen yazayım” dedim. (Hatta sırası önemli değil de, alışkanlık işte, koyuverdim. Bu 100 kitap hakkında daha fazla bilgi için buraya tıklayabilirsiniz.).

Kitap küçücük, incecik. Bir günde, hatta hızlı okuyanlar için bir kaç saatte bitirebilecek, lokum gibi bir şey. “Kitap da yiyeceğe benzetilir mi?” diyebilirsiniz ama  okuyunca siz de anlayacaksınız, damağınızda hakikaten tatlı bir lezzet bırakıyor. Bununla da kalmıyor, okurken kendimi de hikayenin kahramanıyla bir, anılarımı keşfe çıkmış buldum. Çok düşündüm. Duygulandım.

Kitabı basıldığını öğrendikten hemen sonra almış ve okumak için zamanını bekliyordum. 1950′ler Amerikası yolcuğuma bir ara verip, deniz kenarında elime bunun tadını anlayacak bir kitap almak istediğimde yanımdaydı. Vivet Hanım kendi kitabının önsözünde yazdıklarını, yazma şeklini birazcık da olsa eleştirmesi, beni hikayeye daha bir ısıttı. Ne de olsa kendi yazarlığını, hem de bir röportaj vs değil, bizzat yazdığı kitabının önsözünde eleştirmesi, en azından benim sık rastladığım bir durum değil.

Hikaye sanki bir çocuk veya gençlik kitabı tadında ama içinde, benim diyen ciddi kitaplarda bile zor bulunacak cinsten keskin gözlemler ve hayli gelişmiş bir mizah var. En çok da bu mizah ve gözlemler, kitabı aklımda daimi kılacak sanırım. Okurken, huysuzluğumu ve hırçınlığımı öve öve bitiremeyen annemler, televizyonda izlediklerimin karşısına geçip laf yetiştirdiğimi söyleyen kocam aklıma geldi. Lüks sınıfına giren kalem kutularım, sanat müziğiyle süslenmiş eğlentilerimiz, annemlerin kız lisesini benim adıma seçişleri ve bu kız lisesi uğruna kırmızı botlarımı siyaha boyatmaları geldi zihnime. Bazı sayfalarda kendimi kıyasladım; bazı sayfalarda arkadaşlarımı, komşularımızı, ahbaplarımzı gördüm; ama hep kafamı çevirsem kahramanları gözümün ucuyla bir köşede görecekmiş, hatta o köşede durup beni seyredip, gülüşüyorlarmış gibi izlendiğimi hissettim. Teşekkürler Vivet Hanım.

Huysuzun Teki Vivet Kanetti’nin son ama ilk kitabı olabilir. Lakin, benim için sadece bir ilk. Hatta çıkacağım ilk kitap gezintimde birkaç kitabını daha çantaya indirmeyi planluyorum. Esen kalın…

Tem 12

- Five days of august – Çırılçıplak bir savaş filmi

Posted in Filmler

2010 yapımı; ünlü Bruce Willis filmi Die Hard’ın yönetmeni Renny Harlin yönetmiş. Rupert Friend, Emmanuelle Chirqui, Andy Garcia, Val Kilmer başrolleri oynamış. Bir savaş filmi.

Geçen akşam hangi filmi seyredelim, hangisini diye söylenirken gördüm. Hakkında okuduklarım ilgimi çekmişti. Ben pek savaş filmi sevenlerden değilim. Her türlü korku filmini, kanlı bile olsa seyredebilirim. İnsanların filmlerde ölüyor oluşu beni pek mutsuz etmez. Lakin gerçekçiliği yüksek filmlerden çok etkilendiğim için, değil doğrudan doğruya kan görmek, ima edilmesi bile içimi parçalar. Hele de içinde çocuk, hayvan eziyeti olanlarda kendimi çok çaresiz hisseder, üzülürüm. Sanki film değil izlediklerim. İşte bu yüzden de gerçekçi savaş filmleri içimi paramparça eder. Tabii Er Ryan’ı kurtarmak gibi klişe Hollywood filmlerinden bahsetmiyorum. Zaten onları da sevmem ya, neyse.

Bu film ise enteresan. Amerikan filmi ama bildiğimiz, dolduruş çeken veya duygu sömürüsü yapan Hollywood yapımlarından değil. Oldukça net, oldukça gerçek ve çıplak çekilmiş bir film. Buna rağmen anlatılanlar insanı rahatsız etmekten ziyade, sadece ciddi derecede üzüyor. Bu anlamda özellikle benim gibi savaş filmi karşıtı birine bile bunu izlettirebildiği için yönetmeni takdir ediyorum. Hoş sonunda hafif Hollywood mutlu son efektleri görsem de; gene de gerçekliğinden bir şey yitirmediğini düşünüyorum. Ayrıca, filmdeki oyuncular çok iyi oturmuş ve çok iyi oynamışlar. Klasik ünlü bir karakter kullanılmaması bence çok isabetli. Hoş Andy Garcia var ama O’da yan oyunculardan biri; ana karakterlerden biri değil.

Film Rusya’nın Gürcistan’a girişini konu almış. Senaryo gerçek olaylara dayandırılmış. Ki bu da gerçekçiliği oluşturan unusurlardan. Aslında film hakkında ciddi anlamda söylenecek çok şey var ama konuyu anlatıp, izlemeyenlerin sinirini bozmak da istemediğimden, seyredin diyorum. Sadece filmin en başında yeralan cümlenin seyrederken akılda tutulmasının iyi olacağını söyleyebilirim. Kısaca, savaşın insana kaybettirdiği şeyin gerçeklik olduğunu söylüyordu.

Tem 6

- Gerçekler ne kadar gerçektir?

Posted in Denemeler

Öncelikle, Türk Dil Kurumu’nun “gerçek” sözcüğü için verdiği tanımlara bakmak istiyorum:
a. 1. Yalan olmayan, doğru olan şey, hakikat: “Esasen bizim için millî varlık ile istiklal ve hürriyet aynı gerçeğin çeşitli cepheleridir.” -M. Kaplan.  2. sf. Bir durum, bir nesne veya bir nitelik olarak var olan, varlığı inkâr edilemeyen, olgu durumunda olan, hakiki, reel: Kâğıt paranın saymaca değeri varsa da gerçek değeri yoktur. 3sf. Aslına uygun nitelikler taşıyan, sahici: Gerçek elmas. Gerçek hikâye.

Bugünlerde aklımı kurcalayan soru ise, “Peki evrensel anlamda gerçeklik var mıdır?” Zira herkes bilir ki; doğru olan şey yoktur; herkesin doğrusu farklı olduğu gibi, koşullara göre bile değişir. Fizikte bile su 100 derecede sadece sıfır atmosfer basıncı altında (yani deniz kenarında, deniz seviyesinde) ve saf olduğunda kaynarmış. Sonuçta gerçek sözcüğünün anlamlarından biri doğru olduğuna göre, bir durum için gerçek olan şudur derken, başkası aynı duruma farklı bir açıklama getirirken, esas gerçeklik hangisidir? Hatta “esas gerçeklik” yani aslında “gerçeklik” var mıdır? Benim gibi herkes gerçeğin gayrı ihtiyari tek olduğunu düşünebilir. Oysa o kadar farklıdır ki. Tıpkı doğrularımız gibi.

“Petrol vardı da, biz mi içtik?” diye soran Demirel’in samimiyeti görünüşte gerçektir. Ama o dönemleri yaşayanlarda, kendileri bulamazken, istediğinde benzin bulup gezebilenleri bilir. Peki gerçekte petrol var mıydı, yok muydu? Libya olaylarını düşünün mesela. Olaylar ortada ama söylenenler ve ardından gösterilen reaksiyonlar o kadar farklı farklı ki. Halbuki durum tek. Aynı şekilde ülkemizdeki son dönem Meclis – Milletvekili krizi de tek ama bir sürü yorum olduğu gibi, hepside birbirinden farklı.

İnsanoğlu; hormonlar, kimyasal vücut salgılarından ibaret bir duygular kümesi. Yedi saniyede kime aşık olacağını belirleyen fermonlarımız, sinirlenince veya üzülünce ağrıyan sindirim sistemimiz, adrenalin alınca hareketlenen, endorfin alınca yüzü gülen vücudumuz var bizim. Bunca salgının içinde duygu yumağı haline gelince, “gerçeklik, “gerçeklik” olarak kalır mı; yoksa aklımız olayları, olguları duygularımızla öğütüp, yorumlamaya çalışır ve olayları kendi algımıza göre mi şekillendirir” diye düşünür oldum.

Bu halimizi kedimle olan ilişkime benzetiyorum bazen. Hayvancığın kelimeleri yok, kendini ifade edemiyor. O yüzden de davranışlarından, bakışlarından ne durumda olduğunu anlamaya çalışıyorum ama gerçek hangisi? En son durgunluk ve öksürüğü vardı; veterinere gittik, bronşit olmuş. Sonuçta bronşitte halsizlik yapıyor. Ama evden kaçtığı veya gece yarısı uyurken beni ısırıkla uyandırdığı için kıçına kıçına yediği tokatlar yüzünden depresyona girmiş olamaz mı? Peki ya, evde kalmayı özgürlüğüne indirilmiş bir darbe gibi gördüğünden, evden de henüz tam anlamıyla kaçamadığı, daha doğrusu hep yakalanıp geri getirildiği için depresyona girmişse? Daha önce bir haftalığına bahçeli bir evde kalmış, bahçede gezip ağaca çıkmanın keyfini yaşamıştı. Ya onu özlüyorsa? Şuanda evde sinek avlarken hiç te durgun değil ne de olsa.

Hayvan veya eşya, veyahut olay; ağzı yok ki konuşabilsin, derdini anlatsın. Sonuçta duygu yumağı haline gelmiş aklımızla, kendi algı süzgecimizden geçirip, anlamaya çalışıyoruz. Başka türlü başa çıkamıyoruz çünkü. Aklımızın çalışma şekli böyle. Olaylar karşısında, başa çıkabilmek, ele almak, öğütmek, üstesinden gelmek için insan aklının o olayı anlamaya ihtiyacı var. Anlamadığımız bir olay veya söz veya davranış karşısında tabir-i caizse apışıp kalıyoruz. Anlamak dediğimiz zaman da, algı süzgecimiz devreye giriyor ve birbirinden farklı yorumlarla gerçek, gerçek olmaktan çıkıyor. Çünkü her birimizin kendine mahsus birer algı süzgeci var. Bu algı süzgecimiz, sonuçta tıpkı karakterimiz gibi zaman içinde, aile, sosyal çevre, duygu vb unsurlardan etkilenerek şekilleniyor. Yani bir nevi kimyasal salgı ve öğrendiklerimiz bizim yorumlarımızı, dolayısıyla doğru ve gerçekliklerimizi de etkiliyor. Sonuçta ortada sözlük anlamıyla algılayabileceğimiz bir gerçeklik de kalmıyor.

comments: 0 » tags: , , ,
Tem 4

- Uğruna, kitaplar yazılan roman: Moby Dick

Çocukluğumda oldukça kısaltılmış hikayesini okuyup, bir çok yazardan, arkadaşlarımdan oldukça olumlu yorumlar dinlediğim kitabı nihayet okumaya cesaret edebildim. Edebildim diyorum; zira bu tarz klasik kitaplar hele de yüksek edebi değeri konusunda çoğunluğun hemfikir olduğu kitapları okumaktan nedense hep korkmuşumdur. Marcel Proust’u bile okuyalı anca on sene olmuştur. Ki o bile Moby Dick kadar dillere düşen bir kitap değildir. Hep “acaba anlayabilecek miyim?” “okumak bir ızdıraba dönüşecek mi anlamaya çalışırken?” gibi sorunlarım olur. Sonuçta popüler kültürden ise, edebiyatı tercih edenlerden biri olduğum halde, büyük bir bilgi birikimine sahip değilim. Hatta, bu yorumu yazmayı bile, en az kitabı okumak kadar cesaret gerektirici buluyorum. Yazabilmemi sağlayan tek şey, edebiyatçı veya bir entellektüel olmayan sıradan bir okurun Moby Dick hakkındaki yorumlarını bilmek isteyebilecek birilerinin varolma ihtimali.

Neyse efendim; Yapı Kredi Yayınları’ndan tam çevirisi, hem de Sabahattin Eyüboğlu ve Mina Urgan’ın çevirisiyle yayınlanan Herman Melville kitabını bir cesaret aldım.  İlk baskısı 1851 senesinde yapılmış. Bizde ise 1999. Kitabın okunuşu çok rahat. Yazar kısa ve açıklayıcı bir dille yazmış kitabı; hatta diline basit deme cesaretini gösterebilirim. Ama basit bir dil ile böylesine önemli bir kitabı yazmanın ne büyük bir maharet gerektirdiğini de unutmamak lazım. Evet, sonuçta belirli şeyleri bilmeniz gerekiyor okurken ama o yerlerde bile dipnotlarla metin daha rahat okunası hale getirilmiş. Roman toplam 688 sayfa, 135 bölümden oluyor. Kitabın en sonunda da, bir kaç ilistrasyon ile Melville’in mektuplarından seçmeler sunulmuş.

Herman Melville, yirmili yaşlarının hemen başında yazarlığa adım atmış biri. Tezgahtarlık, öğretmenlik veya banka memuriyeti gibi çeşitli işler denedikten sonra 18′inde denizlere açılıyor ve balina gemileri dahil bir sürü gemide yedi senesini geçiriyor. Zaten, Moby Dick adlı beyaz balinayı avlamaya çıkan geminin macerasını anlattığı bu romanın güzelliğini, denizcilik ve balina avcılığını gayet iyi bilmesine borçlu denilebilir. Bana kalırsa kitabın ilk 550 sayfası tamamen, okuru anlatılacak öyküye yakınlaştırmak ve okuru romanın içine iyice çekebilmek için yapılmış bir hazırlama safhası. Aralarda önemli bölümlerin olduğu da su götürmez ama bence o bile gerçek edebiyata, alegoriye hazırlık gibi düşünülebilir. Dil basit, anlatım sade olunca bu hazırlık safhası uzun ve sıkıcı görülebilir. Ama oralarda bile insanı devam etmeye zorlayan, “hadi ya” veya “eee, ne zaman gelecek” dedirten birşeyler var. Hele dediğim gibi aralara atılmış önemli parçalar, ağza çalınan bir parmak bal misali.

Romanın son 140 sayfası muhteşem! Anlatmak için kelimeler ciddi ciddi yetersiz; sadece okumak lazım denilebilir. Roman sonuçta Melville’in bilgisi sayesinde tam anlamıyla gerçekçi. Romanın sonuna eklenen ilistrasyonları gördüğümde, “tam hayal ettiğim gibi” dedim. Kurgusunda en ufak hata bulmak imkansız. Fazladan anlatılan veya, “şuna ne oldu” dedirtecek bir eksiklik de bulamayacağınız gibi, romanın sonunda dönüp, “Titanik bile bulundu, Pequod ne zaman gün yüzüne çıkarılacak acaba?” dememek için kendimi zor tuttum.

Romanda ayrıca, Hristiyanlık ve dini erdemler abartılı olmamakla birlikte, hayli önplanda. Batıl inançlar, alamet kabul edilen olaylar, simgeler yerli yerinde ve çok çarpıcı şekilde kullanılmış. Bir cümleden, beş ayrı anlam çıkabilirsiniz. Yazarın demek istedikleri üstüne yazılan onca kitap bence boşa değil; hatta onlarda okunabilir bence. Önceki seferinde bacağını kaptırdığı beyaz balinayı avlamayı bir saplantı haline getiren Ahab Kaptan’ın duyguları çok gerçekçi; iç hesaplaşması çok düşündürücü; yaşam mücadelesi başlı başına bir ilham kaynağı. Ama beni en çok etkileyeni, çektiği acı oldu. Bu acı için bile, kaybettiği bacağı, bacağını kaybedecek kadar kendini beceriksiz bir kaptan bulması, saplantısının veya içhesaplaşmasının doğurduğu acı gibi çeşitli yorumlarda bulunabilirsiniz. Zira bence romanı özel yapan şeylerden biri de; her ne kadar okurken kendinizi gemide hissetmenizi sağlayacak kadar gerçekçilik olsa da, kaptanın yerine kendinizi koyamayacağınız kadar da araya mesafe konmuş olması. Bu bile hayatımızda her an bulabileceğimiz bir özellik. Hepimizin tamamen dürüst olmakla beraber mesafe koyduğumuz ilişkileri vardır sonuçta.

Roman hakkında söyleyebileceğim bir başka ilgimi çeken yanı ise, sonu. 20. yüzyıl film ve kitaplarına alışmış biri olarak 600 sayfalık bir giriş ve gelişme kısmının ardından, uzun, nefes kesici, insana bir cümleyi bitirmeden diğerine başlamayı istettiren ve kreşendo etkisiyle sonlandırılması. Ama bu romanda o kadar gerilim yüklü gelişmeyi sadece sakin, net ve basit cümlelerle sonlandırılmış bulacaksınız. Son bölümü ilk okuduğumda “bu mudur?” dedim “bu mudur, onca anlatılan şeyin geldiği yer?”. İlk okumam diyorum, çünkü bu bölümü iki ke okudum. İnanamadığımdan; bu kadar net etki, bu kadar sade bir anlatımla, ama gene de etkileyeciliğinden, çarpıcılığından birşey kaybetmeden. Çok çarpıcı.

Beni etkileyen son unsur ise, romanın sonuna eklenen yazarın kimi mektuplarında öğrendiklerim. Meğer Melville bu romanı yazarken bir çiftlikte yaşıyormuş ve tüm çiftlik işlerinde de herkesle beraber işçi gibi çalışıyormuş. “Bu ne hayalgücüdür” dedim. Toprakla uğraşırken, denizleri yazmış adam. Sadece yazmamış, bir klasik yaratmış adam. Benim için en sevdiğim kitap hala değişmedi ama bu romanın da çok önemli bir yeri olacağı kesin. OF ya! Ne diyeyim; keşke daha önceden okusaydım da, bu benim üçüncü okumam olsaydı.

Teşekkürler Melville.

Nis 25

- Paul Auster / Timbuktu

İkinci kez okumayı seçtiğim son Paul Auster romanı Timbuktu. Yazar’ın diliyle Timbuktu, ölümden sonra ruhların gittiği yer. Kimileri cennet de diyebilir ama Auster cennet anlamını yaratmamış romanda. Bu anlamda çok hoşuma gitti ama daha da ilgimi çeken yönü fabl özelliğinde yazılmış olması. İçimi acıtan, nerdeyse ağlamama sebep olan bir roman Timbuktu. Can Yayınları kitabı şöyle özetliyor: “Brooklynli evsiz barksız bir şair olan Willy ve onun can yoldaşı, sırdaşı Kemik Bey’le birlikte bir insanlık yolculuğuna çıkarıyor okuru. Auster, bize insanlığımız konusunda öğretecek çok şeyi olan bir köpeğin ağzından, benzersiz bir sevgi öyküsü anlatıyor. İnsanlık durumuna alaycı, hüzünlü, ama bilgece bir bakış getiriyor.”

Kitabın kahramanı Mr Bones (Kemik Bey) isimli bir köpek. Ve roman O’nun ağzından yazılmış. Romanı ikinci kez okumağa başladığmda evdeki kedilerime dönüp, bir ses duymak ister gibi baktım. Hoş, benimkilerde konuşur gibi yaparlar, hatta bazen garip seslerle konuşurlar da, gene de romandan sonra farklı bir gözle bakma ihtiyacı hissettim. Hatta daha da ileri gidip, romanı okurken kendimi Mr Bones’un yerine koydum. Öyle kendimi pek roman kahramanı yerine koyma adetim yoktur ama Mr Bones beni kendine öyle çok çekti. Kendimi söyledikleri insanlarca anlaşılmayan, isteklerini ifade edecek konuşma becerisinden yoksun biri gibi hissettim. Çocukluğumda eli veya bacağı olmayan biri gördüğümde ellerimi saklar veya bacaklarımı kıvırıp yoga pozisyonuna geçip onların neler hissettiklerini, işlerini nasıl yapabildiklerini anlamaya çalışırdım. İlk defa kör birini gördüğümde televizyonda, gözlerimi kapayıp, evi adımlamış, nerde ne olduğunu öğrenmeye çalışmıştım. Gözü kapalı, tuvalete gidip çişimi yapmıştım. Romanı okurken işte kendimi bir anda çocukluğumdaki evde gözü kapalı gezerken etraftaki eşyalara çarptığım ana geri döndüm. Mr Bones içimdeki çocuğu tekrar diriltip, anneme ve babama karşı kendimi savunmalarımın bir işe yaramayıp hep onların dediklerimi yaptığım günlere geri götürdü beni. İçimdeki çaresizliği aynı gerçeklikle hissettim. Mr Bones’un yaşadığı çaresizliği benimmiş gibi hissettim. İşte Auster farkı da burada. Oldukça gerçekçi ve kurgusu sağlam romanlar yazması. Kahramanı bir köpek bile olsa, insana o duygular garip gelmiyor, anlaşılmaz gelmiyor. Salman Rushdie’nin sözleri sanırım bu düşüncemin teyit eder nitelikte : “Pek çok insanın köpek muamelesi gördüğü bu dünyada, Paul Auster bir köpeğin yaşamının öyküsünü anlatmayı seçmiş. Bu kısa ve olağanüstü kitabı okurken, Kemik Bey gibi düşünmemizi, duyumsamamızı, dahası hayal etmemizi sağlamış. Auster, kendi türümüzün dışına çekilerek, kendi kendimize yepyeni bir gözle, evlerimizde yaşayan bu sevecen ve yarı-gizemli hayvanın gözünden bakmamızı olanaklı kılmış.”

 

Mar 28

- Leviathan – Paul Auster

Hayatımın bu döneminde ben ikinci kez Auster kitaplarını okurken, buraya da onlar hakkındaki düşüncelerimi yazma fırsatı buldum. Önce son kitabını okudum, sonra eski kitaplarından başladım. Derken sanki ben, kendim veya Auster için bir sırrı veya ortaya henüz çıkmamış bir gerçeği deşifre edecekmişim gibi bir duyguyla devam ettim. Şimdi elimdeki romanlardan ilgimi çeken sonuncusunu bitirdim. Karanlıktaki Adam romanı benim için çok fazla hüzünlü; çok fazla gerçekçi. Belki Yazı Odasında Yolculuklar ve/veya Timbuktu’yu da okurum tekrar, bilemiyorum ama okumazsam geriye okumak istediğim bir tek biyografik kitabı Art of Hunger – Cebi Delik kalıyor. Buraya kadar gelmek beşden fazla ayımı aldı ama henüz bitiremediğimi keşfetmek bile, o sırra hiçbir zaman vakıf olamayacağım duygusu yaratıyor bende.

Neyse biz gelelim Leviathan’a. Auster’da en ilgimi çeken unsur, her kitabında aklımı uçurtan en az birer tesbitinin olması. Bu kitabında da, semboller ve sembollerin anlamları, sembollerin insanlar üstünde yarattığı inançlarla ilgili söyledikleri. Çok deşeleyip, okumak isterseniz diye keyfinizi kaçırmamak için, sadece bu amaçla Amerikan Özgürlük Abidesi’ni kullandığını belirtebilirim. Roman insanların inançları, tutkuları ile pratik hayatın içinde tutunma yolları bulamadıklarında yapabileceklerine dair insanı ciddi anlamda şaşkınlığa düşüren olasılıklar sunuyor. Tutku insan olarak isteklerimiz, inançlarımız yapabileceklerimiz ise, bu kitap ikisinin arasında durup ikisini birden basit bir dil ve çarpıcı bir gerçeklikle anlatıyor.

Müslümanlık kültüründe semboller, tabudur; totem anlamına gelir. Bizim haç gibi, yıldız gibi inanç bağlamında sembollerimizin olmaması zaten gündelik yaşamımızda da bu tür sembollerin gelişmemesine sebep olmuş diye düşünürüm hep. Dünyada ne olup bittiğini takip eden, az çok fikri olan herkes için Amerika denince akla Özgürlük Abidesi gelir. Aklımıza, gözümüze o kadar kazınmıştır bu sembol. Ama Türkiye denince böyle bir sembol söz konusu değildir. Belki Mısır denince akla piramit gelir; ama bu sadece onlara dair yapılan onca film, yazılan onca kitap vb yüzündendir. Mısırlı Müslümanların kendilerini ifade etmesi için seçtiği bir sembol olmadığı gibi, piramitlerin sembol olmasından hoşlanmayanlar bile olabilir. Belki bu anlamda, bu kitabın bizim için anlatabilecekleri daha azdır. Ama empati kurabilirsek hiç olmazsa tutkuyla, rasyonellik arasındaki ince çizgiyi algılayabilriz diyorum.

Kitabın Türkçe basımında yazılan özetinde şunlar yer alıyor: “Parlak ve yetenekli bir yazar olduğu düşünülen Benjamin Sachs, karlı bir kış günü yol kenarında hazırlamaya çalıştığı bombanın patlamasıyla paramparça olur. Yakın dostu Peter Aaron, Benjamin’in umulmadık ölümünü araştırırken, onunla ilgili akıl almaz bilgiler edinir. Tek amacı, olayı soruşturan yetkililer kendilerince bir “gerçek” uydurmadan, Benjamin’in ölümünün ardındaki gerçeği ortaya çıkarmaktır. Benjamin, bir gizli örgüt üyesi midir? Neden bir başkasının kimliğine bürünmüştür? Leviathan, günümüzün en yaratıcı yazarlarından Paul Auster’ın başyapıtlarından. Kendi tarzını her romanında biraz daha yetkinleştiren Auster, gözüpek bir polisiye öyküyü yazınsal bir ustalıkla anlatırken, günlük yaşama beklenmedik bir biçimde giren şiddeti, kıvrak bir dil ve şaşırtıcı bir kurguyla sorguluyor.Leviathan, derinden etkileyen bir dostluk ve ihanet romanı.”

comments: 0 » tags: , , ,
Mar 11

- “Arkadaşlarımız biz miyiz?” sorusuna psikoanalitik bakış

Posted in Denemeler

En son “bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” cümlesinin üstünde düşüneli epey zaman oldu. Dedim ya, bu konu çok ilgimi çeken bir konu. Sürekli üstünde düşünüyorum. Hatta, http://herhangibisey.com/index.php/2011/02/09/arkadaslarimiz-biz-miyiz/ adresinde yazmıştım.

Bugün, dışarda hoş bir kar yağıyor, evdeki elektrik sorununu çözüp, ısınmaya yeni yeni başlamışken hazır, geçenlerde yaşadığım bir olay sonucunda aklıma gelen, farklı bir bakış açısını aktarayım istedim: Arkadaşlarımız bizi biz yapan unsurlardan biriyse, arkadaşlarımızla ilişkilerimiz de bizim karakter yapımızı belirler mi?

Nerede tam hatırlamıyorum ama bir ara “ilişkiler insanı iyileştirir” diye bir önerme duydum. Bunun bir parça doğru olabileceğini düşünmekle beraber, aslında üstünde pek düşünmemiştim. Dedim ya; geçenlerde başımdan geçen bir olay bana bu cümleyi hatırlattı. Ve bu sefer duyduklarımın doğru olduğunu farkettim. Bir ilişki sayesinde, eski acılarımın artık canımı yakmadığını, kendime daha müsamahalı davrabildiğimi farkettim. Sanki geçmişim bana tekrar hediye edilmişti. Meğerse bu ilişki acılarımı sağaltmış. Nasıl olur demeyin, okuyun.

Bu önerme temelini, iyi bir ilişkinin, ciddi anlamda insanı farklılaştırdığı tezine dayanıyor. “İyi” derken, ahlaki anlamda iyilik veya kötülükten bahsetmiyorum. Bizim için önemli, ciddi, güven dolu bir ilişkiden bahsediyorum. Ama burada ilişki dediğimiz kavramın niteliğinin, ilişkiyi kurduğumuz kişi ile belirlendiğini belirtmek lazım. Bunu zaten biliyoruz tabii ki ama bazen unutuyoruz; fark etmek lazım diyorum. Zira ilişkinin iyileştirme gücü, ilişkinin kurulduğu kişi ve ilişkinin kurulma biçiminden geliyor.

İlşkiyi kurduğumuz kişi sonuçta arkadaşımız, dostumuz dediğimiz insan. Yani bir şekilde yaşamın içinde paylaştığımız az yada çok bir şeylerimiz olduğuna göre, değer verdiğimiz, önemsediğimiz biri demektir. Yaşadıklarımızı paylaşırız, derdimizi anlatırız, geyik yaparız, akıl danışırız. En önemlisi de duygularımızı konuşuruz. Hatırlayanlar bilir; son Marmara depreminde nerdeyse hergün televizyonda psikologlar, psikiyatristler depremi yaşayan insanların başından geçenleri ve hissettiklerini tekrar tekrar anlatmalarını, paylaşmalarını; yakınlarına ve arkadaşlarına da onları dinlemelerini tavsiye etmişlerdi. Zira konuşmak, paylaşmak, anlayış ve destek almak ve onaylanmak, insanın yavaş yavaş iyileşmesine psikoanalitik açıdan yardımcı olan unsurlar. İşte ilişkinin iyileştiricilik gücü de buradan geliyor. Yani sizi destekleyen, dinleyip, onaylayan insan ile sizin bunları almanızı veya paylaşmanızı kolaylaştıran ilişki biçimi iyileşme sürecinin kelime anlamıyla temeli.

Bu anlamda baktığımız zaman, psikolog veya doktorlar dışında, sevgili, karı veya koca ilişkisi, en önemli iyileştiricilerimizden biridir. Mesela, 42 ülkede mutluluğun temellerini bulmak için yapılan bir araştırmada, tüm ülkelerde birinci sırada sağlıklı aile ilişkilerinin olduğu ortaya konmuş. Bunun dışında, iş, arkadaş ve dostlarımızla kurduğumuz ilişkiler de belirleyicidir. Hepsi de pratik hayatın içindeki gündelik paylaşımlarımız dışında, bizi duygusal veya fiziksel etkileyen olayların üstesinden gelmemizi sağlar. Bizi sağaltır; bizi iyileştirir. Belki de bu yüzden büyüklerimiz “bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” demiştir. Ne de olsa, iyileşmiş insan davranışları ile, tepkisel davranışlar arasındaki fark, arkadaşlarımızın bize iyi gelip gelmediğini, bizi yukarı mı, aşağı mı çektiğini söyler; değil mi? Belki de büyüklerimiz “bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” değil de; “bana ilişkini anlat, sana kim kim olduğunu söyleyeyim” demek istemişlerdir. Ne dersiniz?

 

comments: 1 » tags: , , ,
Mar 2

- Akasya Durağı da ne ola ki?

Posted in Filmler

Bir süredir televizyonda Akasya Durağı isimli dizi filmi seyrediyorum. Seneler evvel, tesadüf eseri zaplarken görmüştüm bu diziyi. Pek bir ehemmiyet vermedim. Ama geçenlerde gündüz vakti, canım malak gibi koltuğa yatıp televizyon seyretmek istemiş ama gel gör ki keyfime göre bir şey bulamamıştım. Kadın programları, örgü modelleri, moda takip istasyonları, üstüne bir de evlilik veya ayrı çiftleri birleştirmeye çalışanlar derken içime fenalık geldi vallahi. Neyse ki o arada bu dizinin eskilerinden biriyle karşılaştım. Adına da Akasya Durağı felan değil, taksi programı dedim.

Oturdum diziyi seyrettim. Pek bi eğlendim valla. Komik saniyeleri, kıssadan hisse dakikaları, aksiyon anları var. Ertesi günde merak ederek açtım televizyonu seyrettim. Şimdilerde sabahları haberlerimi dinledikten sonra mutfakta kahvemi hazırlarken doktor programlarından birine göz kulak oluyorum. Bir yere kaçmasın mazallah, yoksa halimiz ne olur. Sağlıksız, bilgisiz değil mi ama?

Neyse efendim; ardından kahvemi elime alıp önümde bilgisayarım, mesajlarımı ve şu anda yaptığım gibi blogumu kontrol ederken veya yazarken bir yandan, bu diziye de göz atıyorum arada. Bir süre sonra kendini tekrar etmeye başladı gerçi ama ondan iyisini bulana dek, kahve ve sabah bilgisayar seansı esnasında çalacak birşey görene dek buna devam edeceğim. Kendini tekrar ediyor derken şöyle söyleyeyim; her dizide bir mafya veya hırsız aksiyonu var. Her dizide nerdeyse bir sosyal içerikli mesaj var. “İnsanın insana yardım etmediği bu devirde, sizi bize Allah gönderdi” diyen cümleler havada uçuşuyor. Uyuşturucuya düşen çocuklarına nasıl davranılacağını öğrettikleri diyaloglar, Ermeni asıllı Türk bir kadınla evlenen Müslüman adamın hoşgörüsü ve sevgisi.. Kısacası insanlık dersi adına ne ararsan var. Ama o kadar da kötü sanmayın. Acaip komiklikler de var. Sahtekarca yapılan işler, zayıflamaya çalışan adamın başına gelen canlı bomba teraneleri, banka soyduktan sonra paraları takside bırakıp şöförü zengin eden salak soyguncular, günümüzün popüler dolandırıcılık hikayelerinin başına geldiği insanlar…

Ama bugün seyrederken aklıma geldi biliyor musunuz? Bu diziyi çekerken oyuncular bence, biz seyrederkenkinden daha çok eğlenmişler. Kılık değiştiriyorlar, lehçe değiştiriyorlar, bende spontan söyledikleri izlenimini yarattıkları esprileri yapıyorlar ve daha neler neler.

Bir sürü dizide, sabah yataktan makyajlı kalkarak kahvaltı masasına ayakkabılarıyla giden insanların donuk yüzlerinin yakın plan çekimleriyle verilmeye çalışılan dramatik anların yapmacıklığının yanında, bu dizinin samimiyeti insana “budur” dedirtiyor. Bizden birileri, doğal bir şekilde oynuyor. En çok da beni samimiyetleri ilgilendiriyor. Ve ne diyeyim, sırf bu samimiyetleri ve kendileri de eğlendirdikleri için kutluyorum bu dizi çalışanlarını..

Ellerinize sağlık

comments: 0 » tags: , ,
Şub 9

- Arkadaşlarımız biz miyiz?

Posted in Denemeler

Arkadaşlarımız biz miyiz?

Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu mu söyleyeyim?

Nedir?

 

“Bizi biz yapan özelliklerden biri arkadaşlarımız” ise, ortak düşünce veya az çok belli bir hayat tarzını da paylaşmamız gerekmez mi diye her zaman merak etmişimdir. Ama bu soru en çokda referandum sürecinde aklımı kurcalamanın şahikasına çıktı.

Benimle aynı şeyleri konuşup, kafamdakileri paylaşabildiğim arkadaşlarımla her zaman aynı tarz politik fikirleri paylaşmam gerekir mi acaba? Yani aslında “Arkadaşlar aynı hayat tarzına mı sahip olurlar? İki farklı, hatta birbirinden tamamen farklı hayat tarzı olan iki insan sıkı fıkı arkadaş olabilir mi?” diye de sormuyorum. Ben politik derken siyasi parti seçmekten bile bahsetmiyorum. Referandum veya politik fikir dediğimde akla ne gelirse ondan bahsediyorum.

Aslında farklı hayat tarzlarını benimsemiş, farklı kitapları okuyan, hatta biri okuyan, biri okumayan arkadaşlar olabilir. Bunu kendi yaşantılarımızdan hepimiz biliriz. Çocukluğumuzu paylaştığımız, beraber büyüdüğümüz bir arkadaşımız olabilir. Farklı okullar veya farklı yaşamlar seçmiş olabiliriz. Tüm yaşamımız boyunca ayrılmamış, veya arada bir kopukluk yaşamış olabiliriz. Ama bu süre zarfında okuduğumuz, çalıştığımız, gittiğimiz bir yerde başka arkadaşlar edinmişizdir. Ve eski arkadaşımızdan tamamen farklıdır. Onlar siz olmazsanız birbirleriyle anlaşabilirler mi bilinmez ama siz ortak noktasınızdır. Bazen  bu durumu farkeder, kendinize şaşırıp, “ne alaka” dersiniz. Ama olur işte. Her biriyle farklı yönlerinizi paylaştığınız, hayatın değişik noktalarından keyif aldığınız farklı farklı arkadaşlarınız olmuştur. Ve bunu yaparken biriniz milliyetçi, öbürünüz muhafazakar olabilir. Ama biri sosyalist iken, diğerinin şeriatçi olması mümkün müdür sizce? Veya sorgulayan, kendi sorumluluğunu alan birinin karşısında, yüzeysel yaşayan, hiçbir derinliği olmayan biri arkadaş sıfatını taşır mı? Arkadaşlık ne zaman başlar, nasıl gelişir?

“Arkadaş” kelimesinin TDK sözlüğündeki karşılığı için şunlar yazıyor:
” 1. Birbirlerine karşı sevgi ve anlayış gösteren kimselerden her biri, yâren. 2. Bir ortamda birlikte bulunanlardan her biri, hempa, refik: “Nedret’in arkadaşları bizi nezaketen davet ettiler.” -M. Yesari. 3. Bir ortamda birlikte bulunanlardan her biri.”

“Dost” kelimesinin karşılığı ise şöyle:
” 1. Sevilen, güvenilen, yakın arkadaş, gönüldaş, iyi görüşülen kimse, düşman karşıtı: “Dostlar beni hatırlasın.” -Âşık Veysel. 2. Erkek veya kadının evlilik dışı ilişki kurduğu kimse, zamazingo: “Bir dostu vardı, belalı, çapkın bir delikanlı.” -H. R. Gürpınar. 3. Sahibine sevgi gösteren hayvan: Köpek insan dostudur. 4. Bir şeye aşırı ilgi duyan, koruyan kimse: Kitap dostu. 5. sf. İyi geçinen, aralarında iyi ilişki bulunan: “Yüzleri tatlı, dilleri tatlı, dost insanlardı bunlar.” -T. Buğra.”

“Tanıdık” sözcüğünün anlamı da şu şekilde:
” . Tanışılıp konuşulan (kimse), bildik, tanış: “Mart başlayalı kırkını geçmiş nice tanıdıklarım hastalandı.” -A. Haşim. 2. Daha önceden bilinen, görülen, aşina: “Küçük kız, bir tanıdık edasıyla konuşan bu esrarlı adamı yadırgamadı.” -N. F. Kısakürek.”

Şimdi bu anlamları irdeleyerek, aklınızda canlandırarak okumaya çalışın. Şimdi, bana “Sevgi ve anlayış gösterdiğim” kişiyi söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim cümlesi ne kadar anlam ifade ediyor?

Sonuçta duruşunu, karakterini beğenmesem de herkese anlayış ve saygı görmek ve göstermek demokrasi gibi hepimizin hakkı değil mi? O zaman nasıl oluyor da, bu anlayış gösterdiğim kişilerden birine arkadaşım derken, öbürüne “dost”, bir başkasına “tanıdık” diyebiliyorum?

Bir arkadaşım referanduma “evet ama yetmez” diyecekmiş, bir başkası “hayır”, üçüncüsü ise oy bile vermeyecekmiş. Şimdi hangisi beni temsil ediyor acaba? Aynı fikirde olduğum kişi mi, evet veren mi, yoksa oy vermeyecek olan mı? Halbuki TDK sözlüğünün tanımına göre üçüne de hem “arkadaş”, hem “dost” sıfatlarını yakıştırabilirim. Üçüne de güvenirim, üçünü de severim; anlayışı söylemiyorum bile. Ama bildiğim bir şey var; o da üçünden sadece birini bırakın, hepsine birden topluca bakan bir kişinin bile benim hakkımda söyleyebilecek cümlelerinin doğruluğu konusunda emin olamam. Zaten üçünün bir noktasını bile bulabileceğinden emin değilim. Zaten “biriyle arkadaş olmak için acaba ortak noktalara ihtiyacımız var mıdır?” sorusu da kafamı da kurcalar.

Dedim ya, çok uzun süredir bu konuyu düşünüyorum. Bırakın bir sonuca varabilmeyi, aklıma buralara bile sığdıramadığım yüzlerce soru daha geliyor. Şu an sadece yorum yapabiliyorum.

Genelde atasözlerinin bir doğruluğu tesbit ettiğine inansam bile, “bana arkadaşlarını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” cümlesinin sadece ana babalar tarafından, çocuklarının “kötü” arkadaş edinmemesi için ortaya çıkardıkları bir deyiş olduğunu düşünüyorum. Yoksa hem “iti an, çomağı hazırla”, hem de “iyi insan lafının üstüne gelir” deyişlerinin ikisinin birden doğru olması için, iyi veya kötü andığın her kişinin gelmesi gerekmez mi? Belki de gelir ama bence biraz mizahi yön katarak, daha çok duruma uygun bir söz etmiş olmak için söylenilmiş şeylerdir.

Sonuçta bana kalırsa, vakit geçirmekten keyif almak, yaşanmışlıkların olması, sohbeti, aklı, bilgisi veya anaçlığı gibi belirli bir veya birden fazla özelliğini sevmek belki “arkadaşlık” olabilirken; dayanışma içinde olmak, güvenmek, ipiyle kuyuya inebilmek “dostluk” tanımıma girebilir. Sanırım sadece “tanıdık” sözcüğü için TDK sözlüğünün verdiği anlamı kabul edebiliyorum.

———-

Aynı konuda başka bir yazı için tıklayın.

comments: 1 » tags: , , ,
Şub 5

- Semboller, anlamlar, tesadüfler

Posted in Denemeler

Semboller hayatımızın her döneminde yanımızda olan soyut veya somut olgulardır. Bazen bir evlilik yüzüğü, bazen bir maaş bordrosu, bazen bir şarkı.. Etraf sembol dolu ama o sembollere anlam yükleyen bizleriz. O nikah yüzüğü size ancak sevdiceğiniz tarafından verildiğinde anlamlı olur. O maaş bordrosu, iş hayatınızda alacağınız yüzlerce bordronun ilki veya sonu ise önemli olur. O şarkı, ilk aşkınızın size yaptığı kasetin önemli bir parçasıysa manidar olur.

Anlam yüklemek veya anlam aramak bizim hayatımızın önemli bir parçasıdır. Hayatımızın anlamını bulmaya çalışırız, yüzüğümüze anlam yükleriz, başımıza gelen tesadüf veya olayları anlamlandırmaya çalışırız.

O köşeden geçen araba olmasa, önünüzdeki kadın yere düşmeyecek, sizde yardım etmeye çalışırken O’nunla karşılaşmayacaktınız. Şimdi bundan güzel bir hikaye olur mu? “Herşeyde bir hayır vardır” diyen atasözüne göre bu olayın bir anlamı olması gerektiğini ve O’nun sizin için özel biri olduğunu düşünebilirsiniz. Öyle ya, bu olayların gerçekleşme ihtimali nedir ki? Üstelik tanışmanızı sağlayan olaylar da az buz değildi. Başka bir adresi ararken sizin kapınıza gelmesi özel bir tesadüf değilde nedir? Üstelik üç dakika önce evden çıkmanız gerekirken, son anda gelen o telefona cevap vermeseydiniz, tanışamayacaktınız bile. Demek ki, O’nunla birlikte olmanız sizin alınyazınız.

Üzgünüm, benden duymuş gibi olmayın ama tesadüfler, anlam yüklemeler bir ilişkinin sürmesi için yeterli değildir. Bunu hala öğrenemediyseniz şimdi söyleyeceklerimi dinleyin bari.

Bizim tesadüf dediğimiz olaylar aslında, hayatın akışı içinde hem başkalarının, hem de bizim verdiğimiz kararlar ve tercihler sonucu oluşan olaylardır. Yani bir nevi etkiye gösterilen tepki. Her gün, hatta her an bir karar veririz ama bunun çok da farkında olmayız. Karşıdan karşıya geçerken yeşili beklemeden attığınız bir adım, düşen birine yardım etmeniz, otobüsün dolu gelmesi üzerine, ikincisini beklemeniz. Bunların hepsi, o sırada verdiğimiz kararlar. Yani siz kırmızı ışıkta geçerken araba size çarpmıyor, siz arabanın size çarpmasına sebep olan olaylar zincirini başlatıyorsunuz. Ancak, siz yeşil ışıkta geçerken, ışık ona kırmızıya dönmeden geçmek için süratlenmeye karar veren şöför size çarpabilir. Ama o sırada karşıya geçmek yerine, yanınızda düşen kadına yardım etmeye karar verirseniz, belki de şu önünüzde duran adama bile çarpmayacak o şöför. Çünkü adam, şöförün hızlandığını farkedip beklemeye karar vermiş olmalı.

Herneyse! İlişkilerde bu tesadüflere benzer. Her an verdiğiniz kararlar rahatlıkla ilişkinizin gidişatını etkileyebilir. Önce başka bir adresi ararken kapınıza gelmiş, sonra yolda siz düşen kadına yardım ederken karşılaşmış ve ilişkiyi sürdürmüş olabilirsiniz. Ama sizinle filört etmeye çalışan birini, tesadüfen sizi almaya gelince gören sevgiliniz kıskançlık krizine girmeseydi eğer, O’nunla neredeyse evlenecektiniz, değil mi? O zaman farkettiniz; meğerse hafiften fazla ama aşırıdan az bir agresyonu varmış. Hatta sizin görmemek için gözünüzü kapadığınız arada geçen geçimsizlik olaylarını da böylece idrak ediyor ve ilişkiyi bitirmeye karar veriyor olabilirsiniz. Aslında bu noktadaki önemli ayırım herhalde, anlam “aramak” yerine anlam “yaratmak” ikilemine verdiğimiz tepki. Sonuçta, aşk tesadüfleri değil ama, insanlar tesadüfleri sever; çok romantiktir. En temel ihtiyaçlarımızdan biri olan kendimizi özel hissetmemizi sağlar.

Aslında, yazmaya başlarken tesadüfler ve ilişkiler üstünde konuşmayı planlamamıştım. Sembollerdi ilgimi çeken. Ama laf lafı açtı, bu noktaya geldim. Oysa hayatın anlamını aramak gibi, hayatımızın içindeki obje veya olaylara da anlam aradığımızı, anlam vermeye, katmağa çalıştığımızı yazacaktım.

Tesadüf işte!

comments: 0 » tags: , , ,