Eki 7

- Farketmeden 1950ler Amerika’sına dalmışım: Beat Jenerasyonu

marilynmonroe76iu5.jpg

Son dönemlerde farketmeden 1950′ler Amerikasının sanat dünyasına dalmışım. Aslında normal koşullarda bu tarz dönemsel külliyat pek okumazdım. Dönemleri anlamak için belki iyi bir şeydir bu ama nedense bugüne dek yapmadığım bir okuma biçimiydi. Her yazarın benim için ayrı yeri vardır; tıpkı arkadaşlarımla da ikili ilişkileri, grup halindeki sohbetlere tercih etmem gibi. Ama şimdi farkettim ya, nedense devam ettirmem gerekir diye düşünür oldum. Belki sizin de ilginizi çeker diye yazıyorum.

Önce Marilyn Monroe biyografisi okuyarak başladım 1950′lere. Tahmin edeceğiniz gibi, 1950′ler denilince akla gelen isimlerden biri Marilyn. Sahaflardan bulduğum biri ingilizce, biri Türkçe iki biyografi okudum. Evet, Marilyn Monroe beğendiğim ve anlama ihtiyacı hissettiğim bir insan. Bunda sanırım ölüm şeklinin ve cesaretinin etkisi var. Marilyn 1950′ler Amerikasında çok önemli figürlerden biri. 1926 doğumlu ve kariyerinin özel filmlerini 1950′lerde çekmiş. Hatta o dönemde yapılmamış bir ilke imza atıp kendi prodüksiyon şirketini kurmuş. Bir kadın olarak. Sonra, aptal sarışın imajına son vermek için sürekli dersler almış, politik olayların parçası olmuş, bilgilendirme ve yardım aktivitelerine katılmış. Çoğu da gündelik haberlerin bize sunmadığı bilgiler. Kennedy ilişkisi, politika ve derin devlet şüphelerini, sanat dünyasının dönüşümünü tam olmasa da bu biyografilerde kokladım. O dönemde insanların nasıl yaşadığı, aktör ve aktrislerin nasıl film yaptığı, tıbbın ve insanların nasıl suistimal edildiği…

 

Bulabilseydim başka biyografilerde okurdum herhalde ama o gün elimde yoktu, bulamamıştım da. Marilyn’den sonra güncel kitaplara dönmek istedim. Tatile çıkıyordum ve romantik bir hikayeye ihtiyacım var diye düşünmüştüm. Ve yeni çıkanlardan Pati Smith’in Just Kids / Çoluk Çocuk isimli kitabını okudum. Kitabı aldığımda veya okumaya başladığımda Pati Smith kimdir haberim yoktu. Bir roman diye başlamıştım ama kitap roman tadında yazılmış bir biyografi çıktı. İki kişinin o dönemdeki sanata bakışını, sanatsal olduğu kadar kişisel, karaktersel gelişimini, dönüşümünü anlatmış yazar. Beat jenerasyonu denilen dönemden iki sanatçı. Pati Smith şair, şarkıcı, besteci, yazar, ressam; kısacası sanatçı. Ve yazar anlatılan bu iki kişiden biri. Aslında Pati Smith baş kahraman olarak, Robert Mapplethorpe‘u koymuş, kitabı ona verdiği sözü tutmak için yazmış, kendisini Robert için açıklama araçlarından biri olarak kullanmış ama nedense kitabı okuduktan sonra Pati Smith zihnimde daha fazla kaldı. Yandaki resim, kitabın içinde de kullanılan ve Robert Mapplethorpe’un çektiklerinden biri. Robert için fotografçı denilebilir ama sanatçı dememek bence küçümsemek olur. Üslup tahmin ettiğim gibi romantik, yaşananlar sizin de tahmin edebileceğiniz gibi gerçekci ve insani. Kısacası sahiciliği sadece koklatmayıp, aynı zamanda yaşatan bir kitap. Sanat, akımlar veya kahramanlardan herhangi birine ilgi duyan bence kesinlikle okumalı. Okuması zor, hissetmesi zor, sanatçı olmayan biri için empati kurması bile zor kitap. Ama değmez mi? Değer…

Ardından Truman Capote geldi aklıma. Uzun süredir okumayı planlayıp, bir türlü okuyamadığım geçen sene sahaflarda bulduğum hikaye kitabı; Tiffany’de Kahvaltı. Bu kitap hakındaki düşüncelerimi yazmıştım; özel olarak. Bence hoş olmanın ötesinde. Henüz buraya okunmasını tavsiye etmediğim kitap yazmadım gerçi ama gene de okunmasının yeni dünyalar açacağını söylemek isterim. Aslında ne Marilyn, ne de Capote Beat jenerasyonu arasında sayılan sanatçılardan değil ama dönemin tüm resmini anlamak açısından, diğerleri de ne yapıyora bakmak açısından okunabilir diye düşünüyorum.

 

Ardından Jack Kerouac geldi. On the road / Yolda isimli kitapla başladım bu yolculuğa da. 1922′de doğmuş, bir Beat jenerasyonuna ait sanatçı daha. 1950′lerde yazılıp, basılmış. Basıldığında, bir kaç kişi dışında kimsenin ilgisini çekmemiş. Ama bilahare Amerikan klasikleri arasına sokulmuş bir romandan bahsediyorum. Basit bir şey değil. Fransa-Kanada göçmeni bir ailenin biricik oğlu, üniversiteyi reddetmiş, okumuş, gezmiş, içmiş, denemiş, düşünmüş ve yazmış. Hem de çok düşünmüş diyelim biz. Hatta bir değişiklik yapalım ve ben daha romanı bitirmeden yazayım dedim. Buna sebep şu cümleydi: “Çünkü benim için yalnız çılgın insanlar önemlidir, yaşamak için çıldıranlar, konuşmak için çıldıranlar, kurtarılmak için çıldıranlar, aynı anda.” Sanırım kitap bittikten sonra, bir tane de romanın neler anlattığına dair özel bir şey yazacağım ama şimdilik şunu söylemeliyim ki; daha ilk yirmi sayfadan yazar beni etkiledi. Bu roman da otobiyografik özelliğiyle dikkat çekici, nerdeyse kendi hayatını alıp sadece isimleri değiştirip yazmış. Zaten yazar romanı yazmadığını sadece daktilo ettiğini söylemiş; hem de üç hafta gibi kısa bir sürede. Daktilo ederken kağıt çıkar, tak diye vakit kaybetmemek için de, kağıtları birbirine ekleyerek bildiğimiz printer kağıtları veya tuvalet kağıtları gibi rulo halinde yazmış. Tüm bu yazdıklarımdan anlayacağınız gibi henüz roman olmasa da, yazar beni kesinlikle çok etkiledi. Hayata karşı bu tür duruşları olan insanlara nedense cesaretlerinden ötürü hayranlık duymuşumdur.

Bu yolculuğa şimdilik devam etme düşüncesindeyim. Sizlere de yolda karşıma çıkanları yazmaya devam edeceğim.. Hadi kalın sağlıcakla.

Eyl 15

- Truman Capote ve Tiffany’de Kahvaltı veya Breakfast at Tiffany’s

Çok kısa bir süre öncesine dek Tiffany’de Kahvaltı denince aklıma Truman Capote gelmezdi. Daha çok Audrey Hepburn fotoğrafı belirirdi zihnimde. Yazarını bilmediğimden değil ama belki kitabı okumadığımdan, belki hikayenin ruhunu yakalayamadığımdan; bilemiyorum. Geçenlerde sahaflardan bulduğum bu kitabı okudum. İçinde dört hihaye var ama sadece Tiffany’de kahvaltı daha çok ingilizce “novella” denilen bir türde yazılmış. Yani hikayeden uzun ama romandan kısa ve en azından hikaye kadar çarpıcı bir biçimde sunulmuş. Kitapta başka iki öykü daha var. Üstelik onlarda en az Tiffany’de kahvaltı kadar çarpıcı ve işin bana en güzel gelen kısmı ise hikayelerin her birinin üslubunun farklı farklı olması. Biri hikaye kahramanlarından biri tarafından anlatılırken, diğerinde öykünün parçası olmayan bir anlatıcı romantik bir üslup kullanmış. Bir başkasında ise mektup gibi ama esas kahramanın öyküyü size yazdırdığı bir mektup gibi aktarılmış. Hatta bence bu öyküler biraz Tiffany’de kahvaltının gölgesinde bile kalmış denilebilir. Kitaptaki diğer öykülerin isimleri şöyle; Çiçek evi, Elmas bir gitar ve Bir Noel hatırası. Hepsi de bence ayrı çarpıcı. Bu kelimeyi ısrarla kullanmamın sebebi de, “güzel anlatılmış” veya “üslubu hoş” gibi tümcelerle ifade edemeyeceğim ve okuduktan sonra aklımın bir yerlere tosladığını hissetmemden.

 

Tiffany’de kahvaltı bence öykü olarak tanıdık. Sadece filmi çekildiğinden değil, ailesini çocuk yaşta kaybeden insanların yaşam mücadelesi gibi bilindik bir geçmişi olan kadını anlattığından da değil. Bence öyküyü çarpıcı yapan şey, kahramanın hikayede sunulan karakteri. Bu kişilikten etkilenmemek elde değil. Demem o ki; hem anlatıcının kullandığı romantik üslup, hem de bu karakterle kurduğum empati beni çarptı. İşin dürüstü 1961 yapımı filmi bir zamanlar seyrettiysem bile ne kitabı okurken, ne de şu anda hatırlıyorum. Sadece zihnimde kalmış bir kaç sahne fotoğrafı var. Hatta nedense aklımda Tiffany mücevher mağazasıyla ilgili basmakalıp fikirler bile vardı. Sanırım Audrey Hepburn denince aklıma her zaman Tiffany’de kahvaltı gelecek ama artık Tiffany’de kahvaltı denince aklıma kim gelecek bilmiyorum.