Oca 31

- Sol meleğe karşı Sağ melek

Ben de sesimi çıkarmak, duyurmak istiyorum ama nereden nasıl başlayacağımı da, nasıl ifade edeceğimi de çok bildiğimden değil bu istekliliğim. Ama sağ meleğim bana yapmam gerektiğini söylüyor.

Küçükken annemin satır aralarında verdiği din dersleri olurdu. Hani ‘otur çocüm bakim şuraya’ diyerek değil de, iş yaparken, yanında onu seyrederken yapılan konuşmalar esnasında olan türden. Bir keresinde dedi ki:

- herkesin her bir omzunda birer meleği vardır, kızım. Sağ omzunda seni koruyan, gözeten, her sözünü dinleyişinde defterine işleyen ve seni allaha daha bir yaklaştıran melek ile sol omzundaki şeytan isimli ve seni her daim cezbetmeye, aklını çelmeye çalışan, seni doğru yoldan uzaklaştırıp kendine yaklaştırmaya çalışan melek.  Şeytan’da Allah’ın bir meleğidir ve işi gücü seni baştan çıkarmaktır. Özellikle sen kendini çaresiz hissettiğinde…. Onun sana her seslenişinde sağ omzundaki koruyucu meleğinde sana onun sözüne uymaman için uyarıda bulunacaktır. Sana ne yapman gerektiğini söylemez ama ona uymaman gerektiğini söyler. Bunu sakın unutma. Sen her daim aklını kullan. Ve kendine farklı bir yol bul.

Geçen gün, Agos gazetesine yürüdük, karanfil bırakıp, deftere üçsatır bizde birşeyler yazıp, duygularımızı ifade edelim dedik. Taksimden itibaren yürüdük ama birbirimizle çok az konuşabildik, zira yol boyunca sol meleğimle sağ meleğim birbirleri ile kapıştı durdu ve bende hep onları dinlemek zorunda kaldım. Çaresizlik duygusu bende olağanüstü boyutlarda. Çünkü çok ama pek çok duygusal bir kadınım. Dün sol meleğim bana o kadar çok şey söyledi ki, duygusallığımın boyutlarını göstermek için bir ikisini sizle paylaşmak istedim.

-       bırak hayatındaki kaybedeceklerini, git ve militan ol

-       git ermeni kilisesine adını yazdır, din değiştirt, kimliğine işlet

-       siyasete atıl

-    tarih seviyorsun madem kendi zevkin için okuyacağına, seç önemli konulardan birini araştır, incele, röportajlar yap ciddi ciddi bir kitap yaz

-       kale dediğin insanlara birer mektup yaz, onlar hergün tehdit mektubu almaya alışkın, birde senden umut mektubu alsınlar

-       …..

Sonuçta bunların mantıksız olanlarını yapacak değilim tabii ki, sol melek nede olsa o! Başkaları onu dinlememeyi öğrenememiş ama ben azda olsa öğrendim. Hatta onun hakkında dalga geçebilir, genellemeler bile yapabilirim. Örneğin gençkızlığa geçiş aşamamda atılan laflardan tutun da, bir dükkanda fahiş fiyatla kalem satan dükkan sahibine kadar her türlü hakarete, haksızlığa karşı tanık olduğumda, şeytanımın ilk lafı genelde ‘bu insanların hiç korkuları yok mu’ olur. ‘Onlar aynı şeylerin kendi başlarına gelebileceğini hiç düşünmezler mi acaba’ diye düşünürüm.  Hani iğneyi kendine, çuvaldızına başkasına batırmak gibi. Mesela biri laf mı attı bana, adama döner, ‘senin annene, kız kardeşine bu lafları atsalar hoşuna mı gider’ diye sorabilirim, sorarım da. Hayır, bunun çok parlak bir fikir olmasından değil sormaklığım, kendi yaptığı işin kendi başına da iş açabileceğini kendi düşünmediyse bile farkına vardırtmak gibi bir kaygıdan. Sanki sadece laf atılma ben ve benim gibilere mahsusmuş gibi düşünmesin diye. Çünkü annemle gittiğim mahalle pazarlarında başı bağlı bir çok kadına sürtünen adamı engellemeye çalışmışımdır.  Veya Hrant Dink’i hedef haline getiren kişileri düşünürsem, bu eylem sırasında, adliye önünde o kişiler aynı zamanda kendi yüzlerini de Dink gibi düşünenlere hedef haline getirmiyorlar mı aslında? Bizler normalde nerdeeeeen tanıyalım Dink’i veya O kişileri? Ama sağolsun bana hem O’nu, hem kendilerini tanıtıyorlar. Allah’ın Trabzon’ununda Dink’in bir makalesinin tamamını okuyup anlamamış çocuk nasıl Dink’i 301 sayesinde, Onlar sayesinde öğrendiyse; 70 milyonda gene aynı sayede Dink’i ile aynı anda Onları da öğrenmedi mi? Şimdi bu adamlar hiç korkmuyor mu?  Ve korksada korkmasada, hatta ister elini altın lavaboda yıkamış, ister Kanuni Süleyman olmuş, isterse Kazıklı Voyvoda en en önemlisi, yüz sene de yaşasa, eceliyle de ölse, öldükten sonra toprağın altının ermeni, türk, acem, kürt, rum, amerikan, ingiliz, hint ayrımı yapmadığını hiç mi düşünmüyorlar? Sonuçta öyle yada böyle hepimiz birgün öleceğiz. Hepimizi aynı solucanlar yiyor, aynı şekilde etler lif lif ayrılıyor, böcekleniyor, kurtlanıyor, çürüyor ve aynı hiçlik içinde yokoluş! Tek fark ardında bıraktığın işler iken… Kimbilir onların çocukları bırakın bizlerden biri olmayı, sadece belki de onlardan biri olmayacak ve …..

Ben hayatımda aslen iki ama hatırladığım kadarıyla bir askeri darbe yaşadım. Bu satırlar yüzünden, birilerinin beni duyabileceğini, bilebileceğini, görebileceğini, fişleyebileceğini biliyorum. Ve adım bilinmediği için bir gün bir yere gidebileceğimi de biliyorum ama ne yapayım, sağ meleğim, susarsam bu ülkede okutmaya çalıştığım çocuklara bir gelecek bırakamayacağımı söylüyor bana. Susamıyorum.

Keşke herkes kendi sol meleğinin kendine ne tür oyunlar oynayabileceğini bilse, onu dinlemese de, ….

Ocak 2007

comments: 0 » tags: ,
Oca 29

- İçsel Yolculuk

Posted in Denemeler

Biz çok acı çektik. Savaşa gittik, gönderdik acı çektik. Hastalandık doktor bulamadık acı çektik. Annemiz bizi hastaneye koymadı, acı çektik. Kocamız aldattı acı çektik, karımız başkasına kaçtı acı çektik. Kendi kendimize yasaklar koyduk acı çektik, yasaklara uyamadık acı çektik.. yokmuş varsaydık, kendimizden sakladık, acı çektik…   Biz çok acı çektik. Kanımızda var kendine zarar verme – self destruction; genlerimizde var. Tıpkı feodallik gibi, göbek dansı gibi….

Terapistler genelde “neden” sorusu yerine “nasıl” sorusunun cevabının aranması gerektiğine inanırlar ve tavsiye ederler. Ne kadar çelişse de, aslında insanın doğasında olan soru kelimeside neden, niçin, veya nam-ı diğer niye’dir. Sanki insan kendi doğasına aykırı birşey yaptığını düşünür neden yerine nasılın cevabını ararken.  Allah’a isyan ederken bile “neden ben” diye soran insan, çoğunlukla nasılın cevabının kolay olduğunu ve nedenin cevabının kendisini çözüme götüreceğine inanır. Başına gelen bir olay karşısında birini suçlama ihtiyacı bile bu neden arayışının bir sonucu gibi gelir bana. Şansızlık sonucu veya şu sebeple, bu kişi yüzünden denince sanki olanlar daha kolay kabullenebilirmiş, algılanabilirmiş veya en vahimi de çözümü böylece bulunabilirmiş gibi. Halbuki neden cevabı ile anlık durumu anlasak bile, bu durumun ortaya çıkışını tetikleyen nedenler anlaşılmadığı için çözüme de kavuşulmaz ve aynı tarz bir durumla tekrar karşılaşıldığında aynı döngü baştan yaşanır. Halbuki nasılı anlamaya çalışan biri, bu durumu ortaya çıkaran içsel ve dışsal, fiziksel, metafiziksel veya somut, soyut her türlü değişkeni irdeler. Aynı sonuçları ortaya çıkaran olayları inceleyerek, değişkenlerin ne türlü değişikliğe uğradığı, ne karşısında, ne tür tepki verdiğini belirlemesine yardımcı olur. Böylelikle insan 100 derecede suyun kaynaması için, o suyun saf su ve sıfır atmosfer basıncında ısıtılması gerektiğini çözümler. Veya, 103 derecede kaynaması için aynı koşuldaki suyun içine tuz ekler. Ve tabii ki bu tuzun dozajının da kaynama noktasını değiştirdiğini, yaptığı tüm bu incelemeler sonucu bulur.

İnsan psikolojisi de tıpkı diğer bilim dallarındaki bu gelişmeler, araştırmalar, incelemeler gibi değerlendirilmelidir bence. Çünkü o zaman insan hangi duyguları ortaya çıktığında korkuya kapıldığını veya, hangi olaylar karşısında sevinç duyduğunu anlar. Ki bu da kendisine, o duyguları ortaya çıkaran olayları kontrol etmesine yardımcı olur.

Son zamanlarda ortaya çıkan içsel olayları deşifre eden filmlerde de çok su üstü olsa da aynı inceleme yapılır. “Analyse this” veya “öfke yönetimi – anger management”, bunların örneklerinden. Neden sinirleniyorum demek yerine kişi, ne oluyor, nasıl oluyor da sinirleniyorum diye kendisine sormaya başladığında er geç cevaplar bulur ve bu cevaplarda durumu analiz etmesine, çözümlemesine yardımcı olur. Ne tür bir olay olduğunda, ne tarz bir öfke dalgası gelir, ve hangisine ne tepki verir, bir süre sonra öğrenir. Ve istiyorsa bunlarla barışmasına, kabullenmesine veya daha kolay halletmesine yardımcı olur. Konrol etmesine demiyorum, zira kontrol adı üstünde kontroldür ve eninde sonunda kontrol kontrollükten çıkar, bir noktada duygular patlayıp, istenmeyen sonuçlar ortaya çıkabilir. O yüzden durumu idrak etmek, kabullenmek, barışmak gerekir.

Aralık 2005

comments: 0 » tags: ,
Oca 18

- Öylesine bir gün

Bir gün birileri bana Kadıköy rıhtımının bu kadar kalabalık, Kızılay Bulvarının trafiği kaldıramayacağını, dergi ve gazetelerde yazacağımı söyleseydi, kesinlikle gözlerimden yaş gelene kadar gülerdim.

Kendimi bu yaşlarda, bu kişilikle tasavvur bile edemezdim. Çocukken insanın 20’li yaşlarda durmuş oturmuş, 30’larında orta yaşlı olduğunu ve 40’ından sonra yaşlanmaya başladığını düşünürdüm.  Ben ortaokul sıralarındayken, henüz ortaokul diye bir kavram varken, üniversitede okuyan bir alt kat komşumuz vardı; Sema Abla.  Bana çok büyük, olgunlaşmış, iş, çocuk sahibi olma zamanı gelmiş gibi gelirdi. Bugünkü benim yaşımda olan annem ise o gün kocaman vede yaşlıydı benim için.

Dün bir gazetede okudum; son zamanlarda yapılan araştırmalara göre artık 40’lı yaşların sonları, 50’li yaşların başı artık anca orta yaş kategorisine giriyormuş, insanlarca!

——————

Beni tanıyan kişiler arasında “iyimser günay” olarak bilinirim. Hayır, polyannacı bir yapım yok. Aksine körü körüne iyi/kötü birşeylere inanmaktan hazetmem. Ama hayat zor işte derim. Hayatın zaten çok azını kontrol edebilrisin derim. Kontrol edebildiklerin arasında da olumsuzluklarla cebelleşmek, kavga etmek yerine olumlu duygularla çözüm aramak, olaylarla başa çıkmaya çalışmak ve olumlu düşünerek olumluluğu kendime çekmeye çalışmaktır benim felsefem.

-       negatif düşünürsen negatifi çekersin; zira murphy daima haklı çıkar.

-       Türkiye yavaşda olsa iyiye gidiyor.

-      Papa’nın gelişi pek güzel anılar bıraktı bende. Taksim meydanında insanlar cıvıl cıvıldı, kuşlar caddelerin on santim üstünden uçuyordu ve korna sesi uzaktan bile olsa duyulmuyordu.

—————-

Herkes gibi, hepimiz gibi bende  yaşlanıyorum. Hani gazetelerde, dergilerde okursunuz, televizyonda, dizilerde seyredersiniz ya, 30’lu yaşlarda insanlar çoğunlukla depresyona girerlermiş ya, 30’lu yaşların başında “bende şöyle bir depresyona girip çıksam mı acep” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sonuçta bu fikirden hoşlanmadığımı, vazgeçtiğimi hatırlıyorum “oooo ne gerek var şimdi bunalmaya” diye.

İnsan bilinçli olarak bunu yapar mı, düşünür mü demeyin sakın. Bilinçaltının insana nasıl ve ne tür bir oyun oynayabileceğini tahmin bile edemezsiniz.

Kimi samimi olamaz. Duygularından insanların önünde bahsedemez veya kalabalık bir ortamda önünden bir fare geçipde duyguları ortaya çıkarsa utanır, sonraki olacaklardan korkar. Kimi kendine bile dürüst olamaz. Kimi öpülmekten, dokunulmaktan hoşlanmaz. Kimi sevdiğini söyleyemez veya çok kereler söyler, ister anlamını vermek istesin, ister istemesin.

Ay, ne güzel oldu “isteyip istememek”, değil mi?

————-

Daha öncede bahsetmişimdir; anlamını hakkettiğini düşündüğüm kelimeler vardır, çok sevdiğim. Ağzımdan çıktığı zaman durup tekrarladığım, düşündüğüm kelimeler bunlar. Endam mesela. Zülüf. Tasavvur, alem, gam mesela.

Veya dilekleri ifade eden deyişler. Birine teşekkür etmek istersin ama teşekkürden fazlasıdır hissettiğiniz lakin minnet de değildir. Ben “allah razı olsun” demek isterim, bazen derimde. Herhangibir dini yönü olduğundan değil, çok ama pek çok teşekkür etmek istediğimden. Veya sevdiğim birinin üstünü “allah rahatlık versin” diyerek örtmek, alnına bir öpücük kondurmak….

—————-

Geçenlerde aklıma geldi; insanların yaraları, kişiliklerinin zayıf yanlarında mıdır, güçlü yanlarında mı? Gocunduğumuz yaralarımızın içimizdeki izdüşümleri nerelerde, hangi yönlerimizdedir?

İnsan başkasını da kendinden bilirmiş deyişi üstünden hareketle, kendimden örnek versem, muhtemelen ilk madde olarak sorumluluk derdim herhalde. Biri bana sorumsuz olduğumu veya bu sonuca çıkan  kelimeler sarfetse, kanım beynime çıkar. Zira, kendime çok güvendiğim konuların başında sorumluluk bilincim gelir. Ama bu benim. Herkes karakterinin güçlü olduğu konularda mı alınganlık eder pek bilemiyorum. Veya alınganlığın güçlü veya zayıf yönlerinle değilde başka bir sembolü mü vardır acaba?

Sonuçta, yazmayı sevdiğim kadar sorularımdan kurtulmak için de yazıyorum bazen. Örneğin bu, işte o anlardan biri.
————————-

Herşeyi birarada yazmaya, aklımdaki herşeyi dökmeye çalıştığımı sanmayın sakın. Hayatın içinden bir yazı olsun istedim. Hergün, bir dakikada düşündüğünüzün, üç saat sonra ile tamamen farklı olduğunu hepimiz farkedip, yaşamışızdır. Gün içinde değişen düşünceler, duygular gibi kalemimi kendi haline bıraktım. Bir ondan, bir bundan, bir şundan bahsetmek istedim, uçuşan düşüncelerim gibi.

Sağlıcakla kalın….

Aralık 2006

comments: 0 » tags: ,
Oca 11

- Tilkilerimin resmi

Bu yazı fiziksel bir seyahat sonucu değil, televizyon haberlerinden ve son günlerde yaşadıklarım arasında seyahat eden aklımdaki tilkilerimin resmi üzerinedir:

Televizyon olmayan televizyonun bir kanalında Babylon 5 isimli bir dizi var; 2300 yılına yakın bir zamanda uzayda barışı sağlamaya çalışan bir üsde yaşananlar dizi film haline getirilmiş.  Bana yazıyı yazdıranda filmin bu dizisi oldu. Özellikle son günlerde Fransa’da başlayarak birçok Avrupa ülkesine sıçrayan etnik çatışmalar ve etnik kültürünü, ait olduğu kimliği kullanarak başkalarına eziyet edenleri haberlerde seyredip üstüne de Babylon dizisini görünce; biten yılın ardından bir değişiklik yapalım ve seyir defterimi bir mekandan çok bir duygunun resmi ile süsleyeyim istedim. Yazının tamamı bir hayal ürünü olup, gerçek hayattaki kişi, kuruluş, kültür ve / veya olgularla ilgili değildir.  Yazı tamamen benim beynimin yaptığı seyahatin ürünü olup, istenildiğinde gülünüp, dalga geçilebilir, istenildiğinde ağlanabilir veya küfredilebilir…

Gelelim diziye. Seyrettiğim son bölümde, üssün komutanı olan şahıs, etnik çatışma kaynaklı kargaşayı bastırmaya ve tehdit altındaki azınlıkların güvenliğini sağlamaya çalışırken, mesai arkadaşlarına şunları söyler: “en iyi azınlık, ölü azınlıktır. Burada düzeni sağlamakla görevli olmam, bundan zevk almamam anlamına gelmez!” tabii bu cümle aslında ırkçıları yakalamak için bir tuzak olsa da, gerçekte olabilirdi.

Bir ülke düşünün; adı Para Para Para Cumhuriyeti. Ülkede renosans yaşanmış, ülkede gezegenin en hoş edebiyatçıları, sanatçıları çıkmış, en zengin muhalefet felsefecileri, feylesofları yetişmiş. Aslında kendi de eleştirdiği diğer ülkeler gibi bir sömürgeci cumhuriyet imiş ve tüm ekonomik sistemleri bir zamanlar buna dayandırılmış. Gelecekte ise gerek kendi geliştirdikleri ulus-devlet modeli, gerek nasyonel özgürlük akımları ve yeni ekonomik sistemlerin gelişmesi sonucunda sömürgelerini bırakmışlar.

Bir ülke varmış; üzerinde güneş hiç batmazmış. Üniversiteleri, doğası, yaptığı bilimsel çalışmaları ve sanayii devrimini yaşayan ilklerden olması bile, kolonileşmesine engel olmamış. Bu ülkede gel zaman, git zaman kolonilerini aynı tür sebeplerle bırakmış.

Bir ülke düşünün; fırsatlar devletlerinin birleşmesiyle oluşan, geçmişi ancak birkaç yüzyıl geriye gidebilen, kendisi işgal edilmiş bir ülkeymiş. Kendi içlerinde savaşmışlar, başka kolonilerden gelenleri köleleri yapmışlar, enerji kaynaklarının hakimiyeti için savaşlara girişmişler. Sonraları kölelerini serbest bırakmışlar, savaşların demokrasi için yapıldığını söylemişler.

Böylece sömürgeler, koloniler özgür kalmış; insanlar çeşitli cumhuriyetler arasında dolaşabilir, başka ülkelerde yaşayabilir hale gelmiş, birbirlerinin dillerini öğrenmişler, konuşmuşlar; birbirlerinin cumhuriyetlerini ziyaret etmiş, yerel ürünlerini satın almışlar, zor olaylarda göstermelikde olsa birbirlerine yardım etmişler, başka cumhuriyetleri yargılamışlar, onların işlerine karışmış, iğneyi kendilerine batırmadan çuvaldız sokmaya calışmışlar. Kısacası mışlar da mışlar. Ama bir türlü söz konusu Para Para Para cumhuriyetinin bir zamanlar ortaya attığı ulus-devlet modeli, gezegende cumhuriyetler arası kaynaşmayı, birbirlerini kabul etmeyi, anlayış göstermeyi, sevmeyi, birbirlerine saygı göstermeyi öğretememiş. Gel zaman git zaman; zaman zaman, ekonomik sistemler tek enerji odaklı çalıştığından, ekonomilerde global durgunluklar yaşandığından etnik farklılıklar gözler önüne çıkmaya başlamış tüm gezegende. “Bu adam benim ülkemde yaşıyor, onun işi var benim yok” demişler. Örneğin, SA Cumhuriyeti’nde bir ressam demokratik seçimlerle başa gelip, eski kıtayı fethedip, dünyaya hükmetmeye çalışmış, ari ırk adı altında başka ırklardan, dinlerden insanları öldürmüşler, hatta yok etmeye çalışmışlar. Para Para Para cumhuriyetinde gezegenin en sıcak günlerinde şehirlerini terkedip deniz kenarına giden doktorlar, aileler arkalarında kendi yaşlılarını bırakınca, ölümlerine sebebiyet vermişler.  Okyanusların derinliklerinde başka enerji kaynaklarının testlerini yapmışlar, ekolojik dengeye zarar vermişler. Üzerinde güneş batmayan ülkede asayiş adamları durmadıkları için gençleri öldürmüş. Sömürgelerini birleştirip, kendi topraklarındaki yaşayanları birleştirememiş, iç savaş yaşamışlar. Birleşmiş Fırsatlar Ülkesi’nde kasırgalar kopmuş, farklı renkteki kendi insanlarını orada bırakmışlar, bir nevi öldürmüşler. Başka ülkeleri her ekonomik durgunluk zamanında işgal etmeyi huy haline getirmişler. Nerdeyse tüm ülkelerde, bombalar patlamış başka dinler, başka ırklar adına. Belki de kendi gibi düşünen insanları öldürmüşler bombalarla. Belki de haklıyken haksız, ah ederken, ah edilen olmuşlar.

Oysa efendim, başka bir memleket düşünün; aynı bölgede yaşayan Ermeni veya Kürtler bebekleri için aynı diş buğdayı töreni yapılırmış. Halbuki biri Müslüman, diğeri Hristiyan. O cenapta da oğullarına babasının adını koymak isteyen erkekler var, başka cenaplarda da.  Ermeniler de ölülerini gömerken meleklerle Allah katına uçması için dualar eder, Müslümanlar da. Orada yaşayan tüm toplulukların adak adama huyları varmış. Biri İsa’nin doğum yortusunda gercekleştirir adağını ve akan kanı haç şeklinde alnına sürer, diğeri kurban bayramında keser ve alnına kanı değdirir.  Hepsi de dini nikah kıyılmadan gerdeğe giren gelin ve damadın günah işlediğini düşünür. Hepsi de günlerine sağ ayaklarını atarak çıktıkları kapıda, dua ederler. Biri “bismillahirrahmanirrahim”, diğeri “ey göklerdeki babamız, ismin mübarek olsun” diye duaya başlar.  Yaşadığı yer veya dini inancı, meşgalesi hacı olmasını engellemez.

Efendim, kalbime yaptığım yolculuğumun çağrıştırdıklarını, hüzünlerimi yazıyorum bu ay. Bu yazıyı okuyan kimilerimiz politik bir seyir izlediğimi sanabilir. Kimi cumhuriyetleri veya izm’leri eleştirdiğimi düşünebilir. Alakası yok! Kendimi apolitik, 80 kuşağının tipik örneklerinden biri sayabilirim. Ama insana ehemmiyet veririm, Taksim meydanında adam sallandırmanın bir çözüm olmadığını düşünürüm. Ne ona, ne buna karşı değilim. Ama insani olmayan, demokratik olmayan olgulara karşıyım. 

Şeker bayramında Güneydoğu’daydım. Girdiğim dükkanlarda, evlerde, ibadet yerlerinde önce insanları selamladım, sonra bayramlarını kutlayıp işime baktım.  Selamladığım kişiler Türk, Kürt, Ermeni, Süryani ve Keldaniydiler. Hatta bir kilisedeki papaz, boş bulunup bayramını kutlamama rağmen, bana “sağol evladım, seninkide kutlu olsun” dedi. Öpecektim adamı ama utandım. Yalnız bir dükkanda bir genç vardı ki, “bu sizin bayramınız, bizim değil. Sizinki kutlu olsun” dedi (nerden çıkarıyorsa benim bayramım olduğunu?) . Yanlış anlaşılmasın ütopik biri değilim ama bayramlar, sahiplerine özel anlamlar içerirler elbet ama bence aslında birbirimizle konuşmak, dertleri unutmak, tatil yapmak vb keyifler, güzellikler için birer bahanedir. Benim gençse hafif çaplı da olsa tepkiliydi. Herkesi bir kefeye koyması beni etkilemez ama kendi gibi düşünenleri provake eder diye korktum O’nun adına.  Neyse efendim laf lafı açtı, sohbet edildi, çay içildi, şarap ikram edildi. Benim gencin yüreği açıldı bize karşı ve arkadaşlarından biri gibi konuşmaya başladı bizimle. Süryani imiş; adı Thomas. Süryanice okumasını da, yazmasını da biliyormuş. İlkin adımı yazmasını istedim Süryani alfabesiyle. Sonra O’na Midyat Belediye Başkanının bir zamanlar söylediğini duyduğum bir cümlesini verdim, çevirmesi için: “Bizler ölülerimizi gömmeyi Süryanilerden, misafirperverliği Kürtlerden, diyaloğu Türklerden öğrendik, hadi elele verip, memleketimizi geliştirelim”.

Bu yazıyı Thomas’a, Kürtlerin haysiyetine gölge düşürenlere ve her yerde anlamsız sebeplerle gençlerin ölmesine sebep olan zihniyete, adıyorum.  Yüreğimden küçük küçük parçalar kopardınız.

Sevgi ve saygılarımla efendim. Sürç-i lisan ettiysem affola.

Kasım 2005

comments: 0 » tags: ,
Oca 10

- Sergilemek

Exhibition

Exposition

To be exposed

Dükkanlarda, sadece vitrindeki cansız mankenler mi sergilenir? Dışa açık hale gelir? Savunmasızdır?

Açık – vulnerable

Vulnerable – hassas

Çalışanlar o yüzden mi bu kadar mesafeli ve savunmalı davranırlar? Tüm gardları ayakta, daha fazla afişe olmamak, sergilenmemek için maskesini takmış ve savaşa çıkar gibi dimdik ayakta.

Kendimin dükkanda daha fazla dışa açık hale geldiğini düşündüğümden, hissettigimden beri, dükkanda calışan insanlara daha farklı bakar oldum. O ofis katının, kapalı kapılar arkasında, bildik insanlarla temasın verdiği güven yok bir dükkanda. Ofislere her elini kolunu sallayan giremez. Ha, aklina koyan girer elbet ama normal koşullardan bahsediyorum ben. Üstelik girse bile siz emin, güvenilir bir ortamdasınızdır. Çevrenizde bildik calışma arkadaşlarınız; ondan hoşlanmasanız da yardıma ihtiyaç duyduğunda hatrını sorarsınız; sizden hoşlanmasa da en azından size zarar vermeye calışmaz. Tanıdıktır o!

Ama dükkana elini sallayarak giren biri, müşteri olabilir ama bunun yanısıra hırsız olabilir; teşhirci, akli sorunlu veya zararsız biri olabilir. Ve sizin savunmanız sadece kendinizdir. Özellikle yalnız veya neredeyse yalnız çalışıyorsanız. Büyük mağazalarda veya alışveriş merkezlerindeki dükkanlarda çalışanlar, sokağa açılan kapıları olan dükkandakilere göre daha fazla güvencededir. Güvencededir ama göreceli işte. Ofis katının yalıtılmışlığı yoktur.

Kimi zamanlar kendimi vitrin mankeni kadar gözönünde ve savunmasız hissediyorum. Kimi zamanlar kapıyı ve ışıkları kapamak; bazen de tam tersi kapının önüne çıkıp sokaktaki insanların arasına karışmak… çekip gitmek…

Sadece  dükkanda olanın mı sanırsınız, dükkana giren insanda da bir tutukluluk hali vardır. Görece olarak! O da kendi kontrolünün dışında, kendi çöplüğü olmayan bir mekanda kapalı ve yalnız olmanın sıkıntısını yaşayabilir. Gene de çekip gitme, kaçıp saklanma yetisi kendisinde olduğundan daha güvende hisseder kendini içerdekine oranla. Savunması olsa, gardını alsa bile gördüğü bir sıcaklık karşısında gülümseyip maskesini aralayabilir. Sizi duyabilir. Görebilir.

Oysa çalışanın ziyaretçiyi duyma olasılığı oldukça düşüktür. Duyabilmesi için sizin güven sıcaklığınızı hissetmesi veya en azından sizden bir zarar gelmeyeceğine ikna olması gerekir. Bunu sağlamak kimilerinde zor iken, kimilerinde daha kolay olabilir. Kişinin o anki ruhuna, kişiliğine veya savunmasına ne kadar düşkün olduğuna bağlı değişir durum.

Bilmezdim gülümsemeyen, temkinli, alıngan satıcıları gördüğümde durumun bundan ibaret olduğunu. Aslında yaşayanlarda bunu böyle düşünmemiştir. Belki otomatik bir harekettir bu. Farketmeden yapılan…

Ama bilmem kaçıncı kattaki ofiste bilgisayar başı işimden ayrılıpda sokağa çıktığımda bu durumu gördüm… yaşadım… hissettim…

Aslında ne gördüm biliyor musunuz? İnsanlar birbirinden korkuyorlar. Frene basınca nerede, kaç metrede duracağını bilmediğiniz, aşina olmadığınız bir arabayı kullanır gibi… Korkuyoruz birbirimizden.

Kimimiz pasifizmi seçip maskelerin arkasına saklanıyor ve çıkmıyor ortaya; kimimiz gardını almış heran saldırmaya hazır. Ama hepimizde bilinçsizce de olsa aynı duygu: Korku!

Bilinçsiz, farkedilmeyen ve üstünde çok düşünülmeyen birşey: Korku!

Birçok hareketimizin motivasyonu: Korku!

Çoğumuz korkularımızı biliriz; örümcek mi, yalnızlık mı, fare mi, suda boğulmak mı olduğunu en büyük korkumuzun. Peki ya gündelik korkular?

Korkuların gündeliği olur mu demeyin.  Şöförlerin çoğu, bir sonraki hareketi kolay tahmin edilemeyen motorsiklet sürücülerinden korkar mesela günlük yaşamda, ama normalde böyle bir sosyal korkusu yoktur. Acaba hangimiz gündelik korkularımızın farkındayız? Hangimiz her hareketi bilinçli ve açık algı ile karşılıyoruz? Herhangibir süzgece sokmadan veya güdümüzle değerlendirmeden, algı açıklığı ile olduğu gibi… direkt, yansız…

“Ben öyle davransam bile, bakalım karşımdaki bana öyle mi davracak” diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum ve düşünüyorum:

Acaba diyorum korkuyla yaşayıp çok şey kaçıracağıma, defalarca hayal kırıklığına uğrasam ama bir tanede olsa o güzel şansı ele geçirsem mi? Güzel bir insanı tanımak, hoş bir anı yaşamak veya sohbet etmenin keyfi gibi. Kimbilir belki günün birinde dost bile kazanabilirim, hı?

Veya ikisinin ortası vardır. Gardınızı alıp hazırda beklemeseniz de temkinli gülümseyişinizi, elinizde hazır tuttuğunuz maske ile verdiğiniz selamla karşılarsınız ziyaretçinizi.  Açık algı ama temkini elden bırakmadan. Hı, ne dersiniz?

Efendim?

Anlamadım?

Sağlıcakla kalın efedim, en korkusuz günler sizin olsun!

Mayıs 2006

comments: 0 » tags: , ,