Bu aralar geriye dönüp neler kaçırdığımı görme günleri yaşıyorum ve buna da Paul Auster’ın kitaplarını tekrar okumak için kullanıyorum. Bilincimizin nasıl çalıştığını anlamak zor ama her yerde hüzün olan bir kitabı seçmemin de buna ilişkin bir sebebi vardır herhalde diye düşünüyorum. Kitabın her yerinde duygu açlıkları, hırpalanmışlar ve öfkeye eşlik eden korku var.
İlk okuduğumda kitabın şiirselliği, yazarın tesadüflere verdiği ehemmiyetin romantikliği hoşuma gitmişti. Aradan geçen uzun süre sonunda aklımda bu izlenimler ve beni etkileyişi dışında pek birşey kalmamış. Oysa şimdi ikinci kez okuduktan sonra, sanki Paul Auster’ın o dönemde yazdıklarını bütün halinde okuyup, analiz edilmelerinin bu duyguları anlamak için iyi olacağını düşünüyorum. Sanki hepsi başka bir bütünün şifrelenmiş parçalarını taşıyorlar. Bu izlenimimi en çok da kitaplardaki ortak noktalara borçluyum. En başında herhalde parasızlık halini seçen kahramanlar var. Şapka koleksiyonu yapan, dışarıdan sert ve güvenilmez ama tanıdıkça rahat rahat konuşup vakit geçerebileceğin duygusunu yaratan veya tali gözüküp romanın bütünlüğü içinde önemli rol oynayan karakterler. Kaybedilmiş erkek aile üyeleri, anne figürünün eksikliği. Ölmüş veya ortadan kaybolmuş. Parasızlık, açlık ve bunların sistemi bir nevi protesto aracı olarak kullanılması. Minik, satır aralarındaki kelime oyunları. Hatta “Son şeyler ülkesinde” geçen ana karakterden yararlanmak, bahsetmek kadar bu ortaklığı ileri götürmüş Auster.
Ay Sarayı’nda defalarca tekrarlanan iki unsur daha var: Tesadüflere karşı farkındalık, belki de inanç ve Tesla’nın bir cümlesi: “Güneş geçmiş, Dünya şimdi, Ay gelecektir”. Tesadüfler kadar önemli olan şeylerden biri de simgeler, simge ve yaşananlara anlam vermeye çalışmak, soyut kavramlara olan düşkünlük. Tabii bunların hepsi de beraberinde romantikliği getiriyor.
“Mr Vertigo / Yükseklik Korkusu” ve “Music of Chance / Şans Müzüğü” ile nerdeyse aynı mekanlarda geçiyor kitap. Auster’ın o mekanlarda yaşadığını düşündürüyor insana. Sanki o mekanları, o yolculukları yaşamış, tatmış, girdisini çıktısını biliyor. Zaten bir romanı roman yapan güzelliklerden biridir ya bu gerçekçilik; işte Paul Auster bunu iyi biliyor, iyi kullanıyor. Sanki Leviathan’daki karakter ile buradaki ikiz. Zaten romanın geçtiği tarih aralığı da örtüşüyor. Diyorum ya, hepsini bir arada ve öykü yerine cümleleri okuyunca, şifreleri çözüp sanki bambaşka bir öykünün anahtarını size verecekmiş gibi.
Öykü demişken, kitabın öyküsü şöyle: Tüm söylenebilecek aslında üç tane erkek karakter ve onların başlarından geçenler. Üç erkekten en genç olanı, MS kahramanımız. Diğerleri bu genç adamın hayatında gelişen olayların sonucu olarak ortaya çıkıyor ve romanda kendi önemlerini yaratıyorlar.Önce MS’in çocukluğundan bir kesit sunuluyor ve ardından hızlı bir şekilde üniversite yıllarına değiniliyor, sadece belirli önemli olaylar ve duygular üstünde duruluyor. Bu genç adam parasızlıkla mücadele ediyor okulu bitirince; pasif bir mücadele içinde “evsizler” sınıfına katılıyor. Sonrasında yaşadıkları romanlara neden roman denildiğini kanıtlar nitelikte. MS tekerlekli sandalyeye mahkum bir adamın yardımcısı olarak işe başlayıncaya kadar evsizliğin hakkını veriyor. Arkadaşlarınca sokaktan kurtarılınca yaşadıkları insana güven veriyor. “Benim çevremde de bu tür insanlar olabilir; ihtiyacımolursa beni kurtarırlar” düşüncesi biliçaltımda, üstünde dans ediyor. Ardından gelişen olaylar sonucunda üçüncü bir erkek karakteri öykünün içine giriyor. Tesadüfler, olaylar, karakterler hep romantik, hep insanın içini burkarak da olsa ısıtıyor. Arabalar, yollar, çöller…
Kaybedilenler, kaybettiğini düşünürken geri buldukların, yeni elde ettiklerin veya kaybettiğin, kaybettiğini düşünürken geri bulduğun ve yeni elde ettiğin sevgiler günlük hayatın içinde yaşadıklarımızla birleşince neler olur diye merak edersek bu romanı okuyalım derim.
Aklımda kalan en önemli nokta sanırım “tesadüfler” olurdu ama “romantiklik” te az sayılmaz. Ama bir de şu var:
kahramanın parasız kalıp son dokuz dolarının bir kaç on centini soğuk bira içmek ve serin bir ortamda vakit geçirmek için bir bara girer. Televizyonda o sırada aya ayak basan astronotlar gösteriliyordur.
“… and that was how I happened to witness the event. I saw the two padded figures take their first steps in that airless world, bouncing like toys over the landscape, driving a golf cart through the dust, planting a flag in the eye of what had once been the goddess of love and lunacy. Radiant Diana, I thought, image of all that is dark within us. Then the president spoke. In a solemn, a deadpan voice, he declared this to be the greatest event since creation of man. … But for all the absurdity of that remark, there was one thing no one could challenge: since the day he was expelled from paradise, Adam had never been this far from home”…
bunu düşünen adam işte yazar oluyor.