Oca 12

- Ay Sarayı (Moon Palace) Paul Auster

Bu aralar geriye dönüp neler kaçırdığımı görme günleri yaşıyorum ve buna da Paul Auster’ın kitaplarını tekrar okumak için kullanıyorum. Bilincimizin nasıl çalıştığını anlamak zor ama her yerde hüzün olan bir kitabı seçmemin de buna ilişkin bir sebebi vardır herhalde diye düşünüyorum. Kitabın her yerinde duygu açlıkları, hırpalanmışlar ve öfkeye eşlik eden korku var.

İlk okuduğumda kitabın şiirselliği, yazarın tesadüflere verdiği ehemmiyetin romantikliği hoşuma gitmişti. Aradan geçen uzun süre sonunda aklımda bu izlenimler ve beni etkileyişi dışında pek birşey kalmamış. Oysa şimdi ikinci kez okuduktan sonra, sanki Paul Auster’ın o dönemde yazdıklarını bütün halinde okuyup, analiz edilmelerinin bu duyguları anlamak için iyi olacağını düşünüyorum. Sanki hepsi başka bir bütünün şifrelenmiş parçalarını taşıyorlar. Bu izlenimimi en çok da kitaplardaki ortak noktalara borçluyum. En başında herhalde parasızlık halini seçen kahramanlar var. Şapka koleksiyonu yapan, dışarıdan sert ve güvenilmez ama tanıdıkça rahat rahat konuşup vakit geçerebileceğin duygusunu yaratan veya tali gözüküp romanın bütünlüğü içinde önemli rol oynayan karakterler. Kaybedilmiş erkek aile üyeleri, anne figürünün eksikliği. Ölmüş veya ortadan kaybolmuş. Parasızlık, açlık ve bunların sistemi bir nevi protesto aracı olarak kullanılması. Minik, satır aralarındaki kelime oyunları. Hatta “Son şeyler ülkesinde” geçen ana karakterden yararlanmak, bahsetmek kadar bu ortaklığı ileri götürmüş Auster.

Ay Sarayı’nda defalarca tekrarlanan iki unsur daha var: Tesadüflere karşı farkındalık, belki de inanç ve Tesla’nın bir cümlesi: “Güneş geçmiş, Dünya şimdi, Ay gelecektir”. Tesadüfler kadar önemli olan şeylerden biri de simgeler, simge ve yaşananlara anlam vermeye çalışmak, soyut kavramlara olan düşkünlük. Tabii bunların hepsi de beraberinde romantikliği getiriyor.

“Mr Vertigo / Yükseklik Korkusu” ve “Music of Chance / Şans Müzüğü” ile nerdeyse aynı mekanlarda geçiyor kitap. Auster’ın o mekanlarda yaşadığını düşündürüyor insana. Sanki o mekanları, o yolculukları yaşamış, tatmış, girdisini çıktısını biliyor. Zaten bir romanı roman yapan güzelliklerden biridir ya bu gerçekçilik; işte Paul Auster bunu iyi biliyor, iyi kullanıyor. Sanki Leviathan’daki karakter ile buradaki ikiz. Zaten romanın geçtiği tarih aralığı da örtüşüyor. Diyorum ya, hepsini bir arada ve öykü yerine cümleleri okuyunca, şifreleri çözüp sanki bambaşka bir öykünün anahtarını size verecekmiş gibi.

Öykü demişken, kitabın öyküsü şöyle: Tüm söylenebilecek aslında üç tane erkek karakter ve onların başlarından geçenler. Üç erkekten en genç olanı, MS kahramanımız. Diğerleri bu genç adamın hayatında gelişen olayların sonucu olarak ortaya çıkıyor ve romanda kendi önemlerini yaratıyorlar.Önce MS’in çocukluğundan bir kesit sunuluyor ve ardından hızlı bir şekilde üniversite yıllarına değiniliyor, sadece belirli önemli olaylar ve duygular üstünde duruluyor. Bu genç adam parasızlıkla mücadele ediyor okulu bitirince; pasif bir mücadele içinde “evsizler” sınıfına katılıyor. Sonrasında yaşadıkları romanlara neden roman denildiğini kanıtlar nitelikte. MS tekerlekli sandalyeye mahkum bir adamın yardımcısı olarak işe başlayıncaya kadar evsizliğin hakkını veriyor. Arkadaşlarınca sokaktan kurtarılınca yaşadıkları insana güven veriyor. “Benim çevremde de bu tür insanlar olabilir; ihtiyacımolursa beni kurtarırlar” düşüncesi biliçaltımda, üstünde dans ediyor. Ardından gelişen olaylar sonucunda üçüncü bir erkek karakteri öykünün içine giriyor. Tesadüfler, olaylar, karakterler hep romantik, hep insanın içini burkarak da olsa ısıtıyor. Arabalar, yollar, çöller…

Kaybedilenler, kaybettiğini düşünürken geri buldukların, yeni elde ettiklerin veya kaybettiğin, kaybettiğini düşünürken geri bulduğun ve yeni elde ettiğin sevgiler günlük hayatın içinde yaşadıklarımızla birleşince neler olur diye merak edersek bu romanı okuyalım derim.

Aklımda kalan en önemli nokta sanırım “tesadüfler” olurdu ama “romantiklik” te az sayılmaz. Ama bir de şu var:

kahramanın parasız kalıp son dokuz dolarının bir kaç on centini soğuk bira içmek ve serin bir ortamda vakit geçirmek için bir bara girer. Televizyonda o sırada aya ayak basan astronotlar gösteriliyordur.

“… and that was how I happened to witness the event. I saw the two padded figures take their first steps in that airless world, bouncing like toys over the landscape, driving a golf cart through the dust, planting a flag in the eye of what had once been the goddess of love and lunacy. Radiant Diana, I thought, image of all that is dark within us. Then the president spoke. In a solemn, a deadpan voice, he declared this to be the greatest event since creation of man. … But for all the absurdity of that remark, there was one thing no one could challenge: since the day he was expelled from paradise, Adam had never been this far from home”…

bunu düşünen adam işte yazar oluyor.

Ara 21

- Paul Auster “Son şeyler ülkesinde”

Bir kitap düşünün; ilk cümlesi “bunlar son şeylerdi” diye başlasın: Son şeyler ülkesinde / In the country of last things

Auster kitaba Romantiklerden Nathaiel Hawtorne’un bir cümlesiyle açılış yapar*. 1987 senesinde Auster’ın daha zengin yazın dünyasına sahip olduğu bir dönemde yazılmış. Mr Vertigo gibi bu kitabı da kolaylıkla iyi bir roman ve bu romanları yazan Auster’a da “muhteşem bir romancı” diyebiliriz. 2000′li yıllarla gelen Paul Auster ise daha çok, yıllar içinde biriktirdiği bilgisi ve geliştirdiği üslubu kullanarak kurgusu sağlam, konusu ilgi çekici best seller kitaplar yazar.

İlk cümlesi “bunlar son şeylerdi”, son cümlesi ise “sana tekrar yazmaya çalışacağım” olur. Tüm kitap aslında bir mektup. Kimi zaman sana yazıldığı izlenimini veren, kimi zaman kendi kendine konuşur veya kendini aklamaya çalışır gibi, kimi zaman sanki o sırada olan bir olayı anlatır gibi. İlerleyen sayfalarda roman kahramanının, mektubu eski sevgilisine yazan Yahudi genç, çok genç bir kadın olduğunu anlarız. Ama bu sefer insana hakikaten “kahraman” olduğunu hissettirir. Zira kitap / mektup hayatta kalma mücadelesini anlatan bir roman ve kahraman da, mektupta anlatılan süre boyunca hakikaten hayatta kalmayı öyle ya da böyle başaran bir kadın. Ama sonrasının ne olacağı o kadar malum değil, hatta mektubun gönderilip gönderilemeyeceği bile belli değil. Zira, mektup kitabın her köşesinde ölüm gizli; insanın içini sürekli adrenalinle dolduran, kaybetme ve ölüm korkusunun eksik olmadığı cümleler dolusu sayfalar.

Öykünün kurgusu 2000′li yıllarında yazdıkları kadar sağlam değil ama siz bunlara takılmıyorsunuz ki; zira kahraman ile beraber hayatta kalma mücadelesi içindesiniz. Söz konusu o günkü yiyeceğinizi bulmak, yaşamak iken, kim takar kurguyu? O günkü rızkınızı çıkarmışsınız, bu soğuk kış günlerinde başınızı sokacak bir delik bulup sokaklardan kurtulmuşsunuz, yaralarınız iyileşmeye başlamış; kim takar o toplumda bahsi geçen hükümetin nasıl seçildiğini, kim takar uçakların unutulup bilinmediği, posta sistemin çöktüğü bir zamanda sokaklarda dolaşan arabaya saldıranların neden olmadığını veya ayakkabınız çalınacağı için düşmekten korktuğunuz sokakları dolduran insanların bir hayırseverlik evine neden saldırmadıklarını? Öykünün ilgi çekciliğini Auster o kendine özgü, kelime oyunlarıyla süslediği üslubuyla zenginleştirmiş. Ama her ne kadar öykü kurgusunda sıkıntı olduğunu söylesem de, Auster’ın karakter kurgulamaları her zaman çok sağlam ve zengin. Hele bir karakteri anlatamaya başlamasın, sanki cismen karşınızda dikiliyormuş, veya yanıbaşınızda oturuyormuş gibi hissedersiniz.

Yazar öykünün orasına, burasına hepimizin ihtiyaç duyduğu sevgi ve umut gibi duyguları insanı süründürmeyecek kadar az ama öldürmeyecek kadar da çok koymuş. Yani kahramanımız arada tökezlese de hep ileriye bakabiliyor, yaşadıkları şehirde olmasa da bile gittikleri yerde daha umutlu olabileceklerini söyleyebiliyor. Böylece bize okuması zevkli, kahramanın yerine kendimizi veya öykünün geçtiği şehir yerine kendi dünyamızı koyabileceğimiz bir roman sunuyor. Dediğim gibi, Auster’ın eski kitapları kurgusunda ufak tefek sorunlar olsa da, çok daha renkli, çok daha romantik ve okuması da bir o kadar zevkli.

__________________

*”Not a great while ago, passing through the gate of dreams, I visited that region of the earth in which lies the famous City of Destruction / Kısa bir süre önce, rüya kapısından geçerek yeryüzünün ünlü Yıkım Şehrinin yayıldığı o bölgesini ziyaret ettim”.