Plajda, Statü Endişesi’ni okumaya baslamıştım ki aklıma geldi: Statü, insanı toplum içinde yücelten veya yerin dibine sokan bir kavram. Aslında 20.yy veya modernitenin geliştirdiği bir kavram diyesim geldi ama itiraf etmeli ve yalan söylememeliyim; bilmiyorum eskiden de varmıydı. Muhtemel vardır. İnsanın öğrendiği ve sanırım yerleşik düzene geçipte paranın kullanılmaya başlanmasıyla gelişmiştir herhalde.
Plajda okuyorum demiştim ya, on gün önce tatile çıktık. Bizim için tatil ruh dilencesi ve sefahat! Keyif düşkünlüğü. Statükonun içinde bu da dahilmidir bilmem ama, tatil eşittir deniz ve güneş diyen herkesin bileceği Marmaris’e giderken Gökçe’yi geçince bir tabela gördük:
Müze
Museum
Devletin değil, özel bir müze. Daha açılmamış, etnografya bölümü daha yeni döşenmeye başlanmış. Iki katlı birkaç binadan oluşuyor. Halı, arkeoloji ve etnografya bölümleri olacakmış. Müzedeki eserlerin kopyalarının veya minyatürlerinin satılacağı bir dükkan, kafeterya, dinleme alanı, yeşillik ve yapay kanallarda akan sularla zenginleştirilmiş yan elementler.
Sahibi Denizlili; yüksek öğretim görenlerin “eğitimsiz” diye tanımladığı insanlardan. Sahip olduğu statü para gibi gözüküyor. Ama bakıyorsun, gözlerinin içinden gelen bir ışıkla bana nereden geldiğini bilen, alçakgönüllü, bembeyaz saçlı bir adam olduğunu söyledi. 2005 olmasa bile 2004 model bir Mercedes’e biniyor. Yanında calışanlar kendisine ‘Ahmet abi’ diye sesleniyor. Elimizi sıkarken hafif eğiliyor ve diyor ki “bunca senedir biriktirdim, ölürsem bizim çocuklar atar, satar ne yapacakları belli olmaz, müze olur da buraya koyarsam ama kalır sonrakilere”.
Ahmet Abi, Ege ve daha çok Muğla yöresinden bulduğu eski olan ve/veya yokolacağını düşündüğü yaşama dair herşeyi toplamış. Bir zamanlar inanmazsınız kolleksiyonermiş hatta. En çokda halı toplamış, çünkü kendisi aslen halı tüccarı; gerçi şu an kendisi ve çocukları otelcilikle iştigal ediyor ya, gönlü orada kalmış, öyle diyor. Müzede eski evlerden kapılar, pencereler, mobilyalar, duvar veya ev süslemeleri, gramafon, radyo, tüfek, bıçak, sini, tabak, çanak, resim çerçevesi, ayna, envai çeşit halı ve kilim veya rahatlıkla yerel yaşama ilişkin ne ararsanız var diyebilirim. Hatta eskiden çerçevelenmiş bir eski halı parçasıyla, 1772 model Paris’de üretilme bir araba bile gördük. Marangozunun uyumasından şikayetçi, velakin adamı seviyor, işini beğeniyor ve kimileri gibi “mesai saatinde uyunur mu” deyip kovmuyor Egeli Ahmet abi.
Ben de Egeliyim. E, doğal olarak Ege insanını, kültürünü çok severim. Ege’nin tıpkı Mısır gibi dünya tarihi , sosyolojisi, ekonomisi, mutfağı, kültürü vesairesinde çok önemli bir yeri olduğuna, gelişmede mihenktaşı olduğuna inanırım. Konum olarak yani mecburiyetten. Bizim dönemlerde ilkokulda, yerleşik yaşamın ilk başladığı yer olarak Mezopotamya, geliştiği yer olarak da Ege’yi öğretirlerdi öğrencilere. İklimin, toprağın verimininin, kara ve deniz ticaretine elverişliliğinden bahsediyorum. Herşeyin çokluğundan bahsediyorum. Hatta biraz ama birazcık abartırsam, “bence, din kitapları cennet diye Ege’yi anlatmışlar” bile diyebilirim.
Ege köyleri ve insanı yerel ufak farklılıklar göstermekle beraber, birbirine benzer. Kayrak taşı veya benzeri taştan sokaklar küçücük vadi şeklinde yapılır ki, kışın çok yağan yağmurlarda su akıp gitsin, evlere girmeye teşebbüs etmesin. Teşebbüs eden suları da evin önündeki müsait olan yerlerde bir metrelik, diğerlerinde beş – on santimlik mesafede hafif yüksek eşikler bekler. Genelde bir basamak merdiven veya direk kaldırımdan evlere, kocaman ahşap bir kapıdan girersiniz. Çember şeklinde bir tokmağı ve bir tanede ipi vardir. İp, eve kendi eviymis gibi girmek isteyen konu komsunun kapıyı, başkasının açmasını beklemeden kendi açması içindir. O delikten içeriye girer ve kapı kilidine bağlanır. Bazı evlerde kapıya bağlı bir çan da olabilir ama bu pek yaygın değildir.
Bir kere Ege evine girdiğim zaman, artık kurtuluşum yoktur. Kaybolurum bu dünyada. Kapının hemen üstünde yağmurdan korumalık çatımsı bir şey vardır ama aldanmamak lazım, kapı aslinda yaşam yeri de denilen bir avluya, nam-ı diğer bir bahçeye açılır. Evin kendisi bahçenin daha içerlekçe bir noktasındadır.
Bahçede, mutlaka koca bir ağaç, bir kenarda sade veya lavabolu bir ceşme, milyon tane çiçek, taşlarla kaplı olan ve her yaz akşam üstü çiçeklerle beraber sulanan bir alan mutlaka vardır. Yaşayanına bağlı olarak ise, bahçesinde kuyusu, ocağı, ağıl veya ahırı olan evlerde var tabii ki. Ben bu evlere, biraz önce bahsettiğim gibi dünya diyorum. Çünkü içindekiler farklı, yaşanmışlıklar farklı, büyüklerden kalan eşyalar, eşyacıklar farklı, pencereleri örten dantel perdelerin desenleri farklıdır. Ama hep bi de kedi vardır. Herhalde o yüzden kedilere düşkünüm.
Neyse, pencere demişken; bu dünyaların en sevdiğim objelerindendir o pencereler. Benim için dünyalara açılan noktalar olarak kapıdan daha özel bir yerleri vardır. Çünkü alçaktır, neredeyse bahçe taşına değer ve kış hariç hemen her daim açıktır, camında sinek için teli yoktur ama dantelden perdeleri ve her pervazda mutlaka en az bir saksı çiçeği vardır. Nasıl severim, nasıl içimi huzura sürükler, hani becerebilsem oturup şiir yazasım gelir. Bir rüya gibi, bak şuan denize bakıp bu yazıyı yazarken bile ruhum uctu da, oralara gitti de takıldı bile. Ağa takılan balık gibi hissediyorum. Suratıma bir gülümseme yayıldı ve saat akşam sekiz olmasına rağmen kalkıp otelime gitmek zul gibi geliyor. Bu yazıyla uğraşmalıyım, bu duygumu anlatmalıyım; size olmasa bile kendime.
Bu dünyalarda peki, en cok hoşuma ne gider bilir misiniz? Orada yaşayan tek kisi bile olsa, yalnız bile yaşasa, ki bu ender bir durumdur, mutlaka evinde iki- üç çeşit önünüze koyacağı bir yemeği, çayı veya ayranı, soğuk komposto veya şurubu vardır. Bahçesinin bir köşesinde şalvarıyla oturan kadın ise dünyanın en muhtesem yaratığıdır. Beni ağırlar, benimle konuşur; meraklıdır, milyon soru sorar, bazen içimi bunaltsa da annemin ne durumda olduğumu, neler yaşadığımı öğrenmek için yaptığı sorgulamalar gibi germez beni. Benimle konuşurken arada bir tülbentini düzeltir, dikkatimi o bez parçasındaki işlemeler, renklere çeker, ne diyeceğimi, nasıl cevaplayacağımı şaşırtır bana. Ege’de buna tülbent denir, yaşmak veya örtü değil. Bende bile enaz yirmi tane tülbent var; kimi anneannem, babaannemden kalma, kimini annem verdi, kimini ben aldım. Başımı kapayan veya “eğitimsiz”statusünde biri değilim ama her zaman tülbentlerimden birini kullanmak icin bir amacım vardır. Yok yemeğin içine saçım düşmesin, yok efendim güneşten, terden korusun veya banyodan sonra enseme, elbiseme su inmesin diye….. Su anda da mesela, denizden ıslanan saçımdan akan tuzlu su bilgisayara gelmesin diye takıyorum.
Neyse efendim, henüz doğuyu ve kuzeyi görmedim Türkiye’de ama gene de içimde bir türkü bana en çok Ege der. Ben her Ege köyünde bir zeytin ağacı görürüm; beni kardeşi, çocuğu, akrabası, veya komşusu gibi karşılayan bir insanla buluşurum; “aman bazen kimileri gelir, ne bulursa şu eski püskü, harap evin fotoğrafını çeker gider” zihniyetini yaşarım. Ama hep severim, kızamam. Sadece bazen içim burkulur, “neden, neden?” diye sorarım kendime. “Biz neden kadir kiymet bilmeyiz, bu insanları, bu yaşamı yoketmeye ve hakir görmeye calışırız?” diye. sanmayin ki Türklere mahsus bu “biz”; bence insana mahsus. Türkiye’de köylümüzü ve yaşamını, kültürünü, dayanışmasını hakir gören; Avrupa’da Rönesansını unutan, şatosunu yıkıp ekili arazisine fabrika diken insana mahsus; bu “biz” dediğim.
İnsan iste hep statü, hep statüko. Eskiyi hep yoketmişiz, statümüzü korumak adına. Kimi Hristiyanlığı yaymak için Knidosun tapınağını, dağını, taşını yoketmiş, kimi Müslümanlık için heykellerin cinsel organlarını kırmış ama durum hep aynı. Hep birşeyler adına; hep gelişmek, gelir elde etmek, zengin olduğunu göstermek için tahtayı yakıp yıkarak mermer koyarak yoketmişiz.
Güya bu zamanlar biz artık tarihi, geçmişin ehemmiyetini, kültürün zenginliğini ve ekonomik getirisini biliyoruz ama globalizm adına hergün diller yokoluyor, kültürler karışıyor. Osmanlıca öğrenmek istiyorum, çünkü belki bende ölmeden birine öğretirim, bizi biz yapan dillerimizden birinin yokolmaması için küçük bir emek harcamış olurum. Aslında bileni bulsam Hititçeyi öğrenmek de isterim efendim veya yapmak istediklerimin arasında vakit bulabilirsem, becerebilirsem eski Yunancayı, Dorce’yi.
Neyse, StatüüEndişesi’ni okuyorum demiştim ya efendim, aslen amacım Ahmet Abi’yi anlatmaktı. O güzelim insani. Yolunuz tekrar veya ilk kez, o Atatürk’ün diktirdigi okaliptus ağaçlarıyla çevrili yola düşerse hani, Gökova’dan sonra Gökçe’yi geçince solda kalan bu müzeyi gezin, bir şeyler alın. O tarih yaşasın, kendi çocuğunun aklının çalışma şeklini bilen ve bunu dürüstçe kabul eden adamın emeğine katkıda bulunun… Efendim, ismi bilmem ne müzesi değil, sadece ‘Müze’ veya nam-ı diğer ‘Museum’!
Ağustos 2005