Mar 14

- Zihni sinir tespitler

Posted in Denemeler

Kedilerle çocuklar arasındaki farkları hiç düşündünüz mü? Hatta kedilerle çocukları sempati sözcükleri dışında aynı cümle içinde kullanmak hiç aklınıza geldi mi? Biliyorum, çocukla bir kediyi kıyaslamak biraz acayip bir şey ama zihni sinir işte..

Sizi bilemiyorum ama ben ve birkaç arkadaşım bu konu hakkında bir ara düşünmüştük. Burada anlattıklarım işte bu beyin fırtınasının sonuçlarının üstüne düşündüklerim. Mesela insanlar, bebek, çocuk, ergen vs diye evrelerden geçerek büyürler. Bizim için her zaman çocuk olarak kalmalarına rağmen, çocukkenki o komiklikleri ve şirinlikleri zaman içinde azalarak kaybolur. Hatta bebeklerimiz büyüdükçe, sorunlarının da büyüdüğü ve “keşke hep bebek kalsalar” gibi yorum yapanların olduğunu duymuşusuzdur. İnsanlar gibi, kediler de bu evrelerden geçerler, geçmesine ama, her zaman komik ve şiirindir; çocukluklarından hiç bir şey kaybetmezler. Çocuk kalmanın duygusal anlamını kastetmediğimi anlamışsınızdır. Gerçekten kelime anlamıyla çocukluklarından birşey kaybetmezler zira, zeka yaşı, duygusal yaş benzeri ayrımları kediler için kullanamayız. Çünkü onlar her daim çocuk aklına sahiptir.

Bir kıyaslama noktası da, hem çocukların, hem de kedilerin evin bilumum köşelerinde yerlerde yuvarlanmaları, debelenmeleridir. Hani biraz abartsak, nerdeyse ellerine veya ayaklarına bez bağlasanız yerleri temizleyecek dereceye ulaşabileceklerini her ikisi içinde söyleyebiliriz.

Aklıma gelip de düşündüğüm en hoş kıyaslama hususu ise, ikisinin de şımarıklıkları, dünyanın kendi merkezlerinde döndüğünü düşünürcesine hareket etmeleridir. O sırada ilgileri kimin üstündeyse, o kişiye istedikleri gibi muamele ederler. Mesela annesi, babasıyla birşeyler konuşuyor ama çocuk bir soru sormak isterse o sırada onu durdurabilecek birşey yoktur. Anne araba kullanıyormuş, babayla konuşuyormuş hiç farketmez. O sorusunu soracak, annesinin ilgisine mazhar olana dek te annesini rahat bırakmayacaktır. Aynı şekilde kediler de bencileyin ve şımarıktır. Sabah sabah siz yatağınızda mışıl mışıl uyurken, kedinizin canı sıkılırsa, ilgi göstermeniz veya oynamanız için sizi uyandırmaktan hiç imtina etmeyecektir. Herhalde kedi sahiplerinin en mutsuz olduğu konulardan biri de budur.

Aynı şeyi yemek konusunda da söylenebilir. Hem kedilere, hem de çocuklara istemedikleri bir yemeği yedirmekte ciddi ciddi zorlanırsınız. Her ikisi de hiç beklemediğiniz anda kusabilirler veya tam tuvalet eğitimini tamamladığını düşündüğünüz anda ortalıkta bir kaka parçası bulabilirsiniz.

Hele “aaaa, şuna bak! Neler de yapıyor yumurcak?” cümlesine her çocuklu ailenin evinde duymayanınız kalmış mıdır acaba? Peki ya, kedili evlerde? Çocuklardan veya kedilerden beklemediğimiz bir hareketi görmek aslında rutindir. Kapıyı açan bir kedi veya bilgisayarda bir iş yapan çocuk örneğini çevrenizde birilerinden duymuş veya bizzat tanık olmuşsunuzdur.

Bu örnekler saymakla bitmez, burada anlatmakla tükenmez. Ama benim aklıma gelen tespitler şimdilik bu kadar. Sizin de bu tarz anılarınız varsa, ekleyin.

Ara 31

- Bardağın yarısı ne durumda?

Posted in Denemeler

Her doğum gününde, her yılbaşında ben de başta olmak üzere bir sürü arkadaşım aynı soruyu sorar: “Mutlu muyum, yoksa mutsuz mu?”

Her zaman ki gibi, bu sorunun cevabı da hem zaman içinde değişiyor, hem de ruh halimize göre değişiyor. Klasik söylemimiz birkez daha kendini ispatlıyor: “Değişmeyen tek şey, değişimdir”

Önce doğumgünü veya yılbaşı farketmez, hepimiz mutlu oluruz. Zira oyuncaklarımız olur, şımartılırız, hediye süprizlerle kendimizden geçeriz. Büyümek eyleminin ve aile çemberinin asil öznesi durumunda çocukluğumuzun keyfini çıkarır, sevilmek, sevildiğimizi algılamak için her fırsatı değerlendiririz. Anne, babamızın gözünde daha da değerli olmak, öpücüklerine bir kez daha mazhar olmak, büyüklerimizin yapabildiklerini yapabilmek için hedefe bir adım daha yaklaşmak adına büyüdüğümüze seviniriz, hediyelerimize seviniriz, sarılmalardan, öpücüklerden sarhoş olur, mutlu oluruz.

Sonra on sekiz yaş sendromu gelir oturur beynimizin en vizyoner köşesine. Beynimizin görme işlevini yerine getiren o lobunun, şu bölgesi sanki sadece kafa kağıdımızdaki o tarihi görür. Anne, babamızın büyük yada küçük baskılarının yarattığı bunalımlardan kurtulmak veya yaşımızın tutmasıyla olası yapabileceklerimiz; ne fark eder? Biz büyümek isteriz. Zaten hormonlarımızın bırakın anlık, günlük değişkenliği bile bizi yeterince bunaltır, kimsenin bizi anlamadığına ikna eder. Lakin, tüm bunlara eşlik eden her yılbaşı, her doğumgününü muhabbetle karşılar, gene mutlu oluruz. Üstelik bu yakınlaşmaya bir de hediyeler, güzel öpücükler, minik de olsa halen gelen şımartılma eylemleri mutluluğumuzun sadece dozunu artırırmaya yarar. Artık mutluluk sarhoşluklarımızın yerini hormonlarla karmaşıklaşmış mutluluk duygumuz alır.

Lise veya üniversite, okuma eylemi bitipte, yirmili yaşlarımızda akedemisyenliği seçmemiş her birimiz için (hatta bir süre sonra onlar için bile) “hayata atılma” eylemi kapımızı çalınca, o yapabileceklerimizin aslında tüm ömür boyu yapılabilecek şeyler olduğunu ve yapılabilmelerinden dolayı özelliklerinin kalmamasıyla ilk hayal kırıklıklarımızı yaşadığımızda, durup da “ne oluyoruz yav?” demeyenimiz var mı acaba? Kimimiz ne yapacağını bilemez, oraya buraya saldırır. Bir iş başvurusunda bulunur, bir “bilmem ne” olarak çalışmanın kendisine göre olmadığını düşünüp o işi bırakır başkasına saldırır. Maymun iştahlılıkla suçlanır ama hala bu sıfatla anılmanın bile bir şımartılma eylemi olduğunun, hala müsamaha edildiğinin farkında değildir. Yeni gelen doğumgünü ve yılbaşları bu duygular ile zaten karışık olan kafamızı daha da karıştırır; elli bilinmeyenli tek denklem gibi karşısında apışıp kalmamıza sebep olur. Üstüne bir de bizi henüz terk etmiş sevgilimiz olmadan kutlayacağımız bu özel günlerde, biraz burukluk kapımızı çalsa da, gene de mutlu olmaktan vazgeçmeyiz. Ama bu noktada mutluluk şeklimizin ciddi şekilde değiştiğinin farkında mıyız acaba?

Ardından, büyüklerimizin dediği “hayata atılma” eylemini tamamlayıp, “düzgün bir iş” sahibi olmamızı düzenli hale getirip serzenişler, şikayetlerle bezediğimiz dönem gelir. İşte bu noktada bir çok soru kapımızı çalmaya başlar. Ama doğumgünlerinin, yılbaşlarının güzelliğinin üstünde karaltılar olmaz. Oysa bir an gelir, hayatımızın anlamını anlamaya çalışırız; bir an gelir mutluluğumuzun gölgelendiğini düşünür abartırız; bir an uzun süreli ve düzenli yaşadığımız ilişki kendimizi yaşlı hissetirip, sevgilimizden ayrılmaya veya yetişkin hissettirip onunla evlenmeye çalışırız. Kimimiz şanslıdır; sorularımıza cevapları çoktan keşfetmiştir. Ama öyle ya da böyle; ergenliğimiz gibi bu dönemide  kısa veya uzun yaşayarak geçirir, kendimizi kazanırız. Para kazanmak için yapmak istediği işi, birlikte ömrünü geçirmek istediği eşi, kendine ait zamanları nasıl geçirmek istediğini bulur. Ve bu dönemin sonunda keyfimize diyecek yoktur. Şikayetlerimiz birer istim boşaltma, şüphelerimiz aklımızın çalıştığına delalet, hobilerimiz hala kendimizi şımartmanın mümbit vesileleri olur. Yeni gelen yaşlar artık ispatlanmış dostluklarımızın pekiştirilme, yeni gelen yılbaşları kanıksanmış keyiflerle süslediğimiz resmi eğlence vesileleri olur. Ama kendimize sormadan edemeyiz: “Mutlu muyum yoksa mutsuz mu?” Yani “Daha güzel günler bekliyor” mu yoksa “yaşlanıyorum” mu?

Kimimiz yolda tökezleriz. İşimizin istediğimiz iş, eşimizin ömrümüzü geçirmek istediğimiz eş olmadığını anlarız. Veya hobilerimiz bize yetmez olur. Sizden başka herkesin başına gelen hastalıkların bizim veya sevdiklerimizin kapısını çalabildiğini farkederiz. İş değiştiririz, eş değiştiririz; çocuklarımız olur; tedavi görür veya sevdiklerimizden birinin gömülmesine seyirci oluruz. Kısacası hayatı yaşamaya, anlamaya, farkındalıkları artırmaya başlarız. Artık hayatın anlamını mutluluklarımızla eşitlediğimiz dönemdeyizdir. İşteki başarılarımızın, evliliğimizin meyvelerinin veya tek başına elde ettiklerimizin, hobilerimizin verdiği tatmin, hayatımızla beraber taşıdığımız eş, çocuk, dostlukların kıymetinin getirdiği mutluluklar bizi taçlandırır. Artık sonun yaklaştığının farkındayızdır ama bunu sürekli düşünüp kendimizi mutsuz etmek de istemeyiz. Her daim veya anlık da olsa, elimizdekilerin kıymetini algılar, keyfini çıkarırız. Yeni olasılıklara açık olsak da, mutaasıp olup yeniliklere karşı daha temkinli yaklaşsak da artık her doğumgününde, her yılbaşında yamacımızda olmayanların burukluklarını, onların bize bıraktıkları anıların hafifletmesine izin vererek, yanımızdakilerle mutluluğu yaşarız. Öyle ya da böyle evimizin salonunda dostlarımızla veya hasta yatağımızda, hatta işyerinde kaldığımız nöbette ve belki büyük hediyeler olmadan, belki büyük şımarıklıklar olmadan ama hala koca öpücükler, hala kocaman kucaklaşmalar bizi gene mutlu eder.

Böyle öğrendiklerimiz bize bunu bu şekilde anlatmayı sağlasa da, aslında bir genellemeden ziyade bir iş yapmıyoruzdur. Genellemeler “aslında yalnız değiliz, ben de insanım” demenin bir başka yoluyken, kendimizi özel hissetmemizi de engeller. Halbuki insan olarak her ikisine de ihtiyacımız var. Bize özel hissettirmeyi ise seçip yamacımıza aldığımız insanların sağladığının farkına varırız. Tabii bunların hepsi sanki yaşanıp anlaşıldıktan sonra çok basittir. “Bu muydu yani?” “Bu kadarcık mı?” deriz. Ama unutmayalım “Gerçeklerin anlaşılması keşfedildikten sonra oldukça kolaydır. Mühim olan onları keşfetmektir” demiştir Gelileo.

Ara 29

- Ege

Plajda, Statü Endişesi’ni okumaya baslamıştım ki aklıma geldi: Statü, insanı toplum içinde yücelten veya yerin dibine sokan bir kavram. Aslında 20.yy veya modernitenin geliştirdiği bir kavram diyesim geldi ama itiraf etmeli ve yalan söylememeliyim; bilmiyorum eskiden de varmıydı.  Muhtemel vardır. İnsanın öğrendiği ve sanırım yerleşik düzene geçipte paranın kullanılmaya başlanmasıyla gelişmiştir herhalde. 

Plajda okuyorum demiştim ya, on gün önce tatile çıktık. Bizim için tatil ruh dilencesi ve sefahat! Keyif düşkünlüğü. Statükonun içinde bu da dahilmidir bilmem ama, tatil eşittir deniz ve güneş diyen herkesin bileceği Marmaris’e giderken Gökçe’yi geçince bir tabela gördük:

Müze

Museum

Devletin değil, özel bir müze. Daha açılmamış, etnografya bölümü daha yeni döşenmeye başlanmış. Iki katlı birkaç binadan oluşuyor. Halı, arkeoloji ve etnografya bölümleri olacakmış. Müzedeki eserlerin kopyalarının veya minyatürlerinin satılacağı bir dükkan, kafeterya, dinleme alanı, yeşillik ve yapay kanallarda akan sularla zenginleştirilmiş yan elementler.

Sahibi Denizlili; yüksek öğretim görenlerin “eğitimsiz” diye tanımladığı insanlardan. Sahip olduğu statü para gibi gözüküyor. Ama bakıyorsun, gözlerinin içinden gelen bir ışıkla bana nereden geldiğini bilen, alçakgönüllü, bembeyaz saçlı bir adam olduğunu söyledi. 2005 olmasa bile 2004 model bir Mercedes’e biniyor. Yanında calışanlar kendisine ‘Ahmet abi’ diye sesleniyor. Elimizi sıkarken hafif eğiliyor ve diyor ki “bunca senedir biriktirdim, ölürsem bizim çocuklar atar, satar ne yapacakları belli olmaz, müze olur da buraya koyarsam ama kalır sonrakilere”.

Ahmet Abi, Ege ve daha çok Muğla yöresinden bulduğu eski olan ve/veya yokolacağını düşündüğü yaşama dair herşeyi toplamış. Bir zamanlar inanmazsınız kolleksiyonermiş hatta. En çokda halı toplamış, çünkü kendisi aslen halı tüccarı; gerçi şu an kendisi ve çocukları otelcilikle iştigal ediyor ya, gönlü orada kalmış, öyle diyor.  Müzede eski evlerden kapılar, pencereler, mobilyalar, duvar veya ev süslemeleri, gramafon, radyo, tüfek, bıçak, sini, tabak, çanak, resim çerçevesi, ayna, envai çeşit halı ve kilim veya rahatlıkla yerel yaşama ilişkin ne ararsanız var diyebilirim. Hatta eskiden çerçevelenmiş bir eski halı parçasıyla, 1772 model Paris’de üretilme bir araba bile gördük. Marangozunun uyumasından şikayetçi, velakin adamı seviyor, işini beğeniyor ve kimileri gibi “mesai saatinde uyunur mu” deyip kovmuyor Egeli Ahmet abi.

Ben de Egeliyim. E, doğal olarak Ege insanını, kültürünü çok severim. Ege’nin tıpkı Mısır gibi dünya tarihi , sosyolojisi, ekonomisi, mutfağı, kültürü vesairesinde çok önemli bir yeri olduğuna, gelişmede mihenktaşı olduğuna inanırım. Konum olarak yani mecburiyetten. Bizim dönemlerde ilkokulda, yerleşik yaşamın ilk başladığı yer olarak Mezopotamya, geliştiği yer olarak da Ege’yi öğretirlerdi öğrencilere. İklimin, toprağın verimininin, kara ve deniz ticaretine elverişliliğinden bahsediyorum. Herşeyin çokluğundan bahsediyorum. Hatta biraz ama birazcık abartırsam, “bence, din kitapları cennet diye Ege’yi anlatmışlar” bile diyebilirim.

Ege köyleri ve insanı yerel ufak farklılıklar göstermekle beraber, birbirine benzer. Kayrak taşı veya benzeri taştan sokaklar küçücük vadi şeklinde yapılır ki, kışın çok yağan yağmurlarda su akıp gitsin, evlere girmeye teşebbüs etmesin. Teşebbüs eden suları da evin önündeki müsait olan yerlerde bir metrelik, diğerlerinde beş – on santimlik mesafede hafif yüksek eşikler bekler. Genelde bir basamak merdiven veya direk kaldırımdan evlere, kocaman ahşap bir kapıdan girersiniz. Çember şeklinde bir tokmağı ve bir tanede ipi vardir. İp, eve kendi eviymis gibi girmek isteyen konu komsunun kapıyı, başkasının açmasını beklemeden kendi açması içindir. O delikten içeriye girer ve  kapı kilidine bağlanır. Bazı evlerde kapıya bağlı bir çan da olabilir ama bu pek yaygın değildir.

Bir kere Ege evine girdiğim zaman, artık kurtuluşum yoktur. Kaybolurum bu dünyada. Kapının hemen üstünde yağmurdan korumalık çatımsı bir şey vardır ama aldanmamak lazım, kapı aslinda yaşam yeri de denilen bir avluya, nam-ı diğer bir bahçeye açılır. Evin kendisi bahçenin daha içerlekçe bir noktasındadır.

Bahçede, mutlaka koca bir ağaç, bir kenarda sade veya lavabolu bir ceşme, milyon tane çiçek, taşlarla kaplı olan ve her yaz akşam üstü çiçeklerle beraber sulanan bir alan mutlaka vardır. Yaşayanına bağlı olarak ise, bahçesinde kuyusu, ocağı, ağıl veya ahırı olan evlerde var tabii ki. Ben bu evlere, biraz önce bahsettiğim gibi dünya diyorum. Çünkü içindekiler farklı, yaşanmışlıklar farklı, büyüklerden kalan eşyalar, eşyacıklar farklı, pencereleri örten dantel perdelerin desenleri farklıdır. Ama hep bi de kedi vardır. Herhalde o yüzden kedilere düşkünüm.

Neyse, pencere demişken; bu dünyaların en sevdiğim objelerindendir o pencereler. Benim için dünyalara açılan noktalar olarak kapıdan daha özel bir yerleri vardır. Çünkü alçaktır, neredeyse bahçe taşına değer ve kış hariç hemen her daim açıktır, camında sinek için teli yoktur ama dantelden perdeleri ve her pervazda mutlaka en az bir saksı çiçeği vardır. Nasıl severim, nasıl içimi huzura sürükler, hani becerebilsem oturup şiir yazasım gelir. Bir rüya gibi, bak şuan denize bakıp bu yazıyı yazarken bile ruhum uctu da, oralara gitti de takıldı bile. Ağa takılan balık gibi hissediyorum. Suratıma bir gülümseme yayıldı ve saat akşam sekiz olmasına rağmen kalkıp otelime gitmek zul gibi geliyor. Bu yazıyla uğraşmalıyım, bu duygumu anlatmalıyım; size olmasa bile kendime.

Bu dünyalarda peki, en cok hoşuma ne gider bilir misiniz? Orada yaşayan tek kisi bile olsa, yalnız bile yaşasa, ki bu ender bir durumdur, mutlaka evinde iki- üç çeşit önünüze koyacağı bir yemeği, çayı veya ayranı, soğuk komposto veya şurubu vardır. Bahçesinin bir köşesinde şalvarıyla oturan kadın ise dünyanın en muhtesem yaratığıdır. Beni ağırlar, benimle konuşur; meraklıdır, milyon soru sorar, bazen içimi bunaltsa da annemin ne durumda olduğumu, neler yaşadığımı öğrenmek için yaptığı sorgulamalar gibi germez beni. Benimle konuşurken arada bir tülbentini düzeltir, dikkatimi o bez parçasındaki işlemeler, renklere çeker, ne diyeceğimi, nasıl cevaplayacağımı şaşırtır bana. Ege’de buna tülbent denir, yaşmak veya örtü değil. Bende bile enaz yirmi tane tülbent var; kimi anneannem, babaannemden kalma, kimini annem verdi, kimini ben aldım. Başımı kapayan veya “eğitimsiz”statusünde biri değilim ama her zaman tülbentlerimden birini kullanmak icin bir amacım vardır. Yok yemeğin içine saçım düşmesin, yok efendim güneşten, terden korusun veya banyodan sonra enseme, elbiseme su inmesin diye….. Su anda da mesela, denizden ıslanan saçımdan akan tuzlu su bilgisayara gelmesin diye takıyorum.

Neyse efendim, henüz doğuyu ve kuzeyi görmedim Türkiye’de ama gene de içimde bir türkü bana en çok Ege der. Ben her Ege köyünde bir zeytin ağacı görürüm; beni  kardeşi, çocuğu, akrabası, veya komşusu gibi karşılayan bir insanla buluşurum; “aman bazen kimileri gelir, ne bulursa şu eski püskü, harap evin fotoğrafını çeker gider” zihniyetini yaşarım. Ama hep severim, kızamam. Sadece bazen içim burkulur, “neden, neden?” diye sorarım  kendime. “Biz neden kadir kiymet bilmeyiz, bu insanları, bu yaşamı yoketmeye ve hakir görmeye calışırız?” diye. sanmayin ki Türklere mahsus bu “biz”; bence insana mahsus. Türkiye’de köylümüzü ve yaşamını, kültürünü, dayanışmasını hakir gören; Avrupa’da Rönesansını unutan, şatosunu yıkıp ekili arazisine fabrika diken insana mahsus; bu “biz” dediğim.

İnsan iste hep statü, hep statüko. Eskiyi hep yoketmişiz, statümüzü korumak adına. Kimi Hristiyanlığı yaymak için Knidosun tapınağını, dağını, taşını yoketmiş, kimi Müslümanlık için heykellerin cinsel organlarını kırmış ama durum hep aynı. Hep birşeyler adına; hep gelişmek, gelir elde etmek, zengin olduğunu göstermek için tahtayı yakıp yıkarak mermer koyarak yoketmişiz.

Güya bu zamanlar biz artık tarihi, geçmişin ehemmiyetini, kültürün zenginliğini ve ekonomik getirisini biliyoruz ama globalizm adına hergün diller yokoluyor, kültürler karışıyor. Osmanlıca öğrenmek istiyorum, çünkü belki bende ölmeden birine öğretirim, bizi biz yapan dillerimizden birinin yokolmaması için küçük bir emek harcamış olurum. Aslında bileni bulsam Hititçeyi öğrenmek de isterim efendim veya yapmak istediklerimin arasında vakit bulabilirsem, becerebilirsem eski Yunancayı, Dorce’yi.

Neyse, StatüüEndişesi’ni okuyorum demiştim ya efendim, aslen amacım Ahmet Abi’yi anlatmaktı. O güzelim insani. Yolunuz tekrar veya ilk kez, o Atatürk’ün diktirdigi okaliptus ağaçlarıyla çevrili yola düşerse hani, Gökova’dan sonra Gökçe’yi geçince solda kalan bu müzeyi gezin, bir şeyler alın. O tarih yaşasın, kendi çocuğunun aklının çalışma şeklini bilen ve bunu dürüstçe kabul eden adamın emeğine katkıda bulunun… Efendim, ismi bilmem ne müzesi değil, sadece ‘Müze’ veya nam-ı diğer ‘Museum’!

Ağustos 2005

Ara 2

- Doğum günü çocuklarına…

Posted in Denemeler

Bu bir haftadır düşünüyorum da, bir ben miyim acaba doğum günü çocukluğu yapıp kendine hediyeler alan? Ufak çatlaklıklar dışında bende bir sorun yoktur herhalde. Başka birileri de kendine hediye alıyordur herhalde. Yani kendini şımartmaktan, arada bir hediye almaktan bahsetmiyorum. Gerçekten bunu iş edinip kendine doğum günü hediyesi arayıp almaktan bahsediyorum.

Bu bir haftadır düşünüyorum, dolaşıyorum ve seçiyorum yavaş yavaş. Bir tane de değil; birden fazla hediye seçiyorum. Bir kitap, bir atkı, bir yüzük, bir elbise vb şeyler işte. Küçük küçük ama insanın içini okşayacak şeyler. Başkasına alır gibi, düşünüp taşınarak. Zaman zaman acaba diyerek, arada bir lahzada seçerek. Kuyumcu vitrini, teknoloji mağazaları gibi yerlerden imtina ederek. Herbirini hemen almadan, bir gece üstüne düş kurarak.

Hediyeyi almadan evvel, düş kurması, onu hayal etmesinide pek bir severim. Nasıl okuyacaksın, nasıl dinleyeceksin, neyle takacaksın, ne zaman alacaksın gibi sorularıma çeşit çeşit cevaplar üretmeye çalışırım zihnimde. Mesela kendime bir doğum günü pastası yapsam nasıl olur? Ne tür olsun, ne zaman yerim, mum koysam mı, kaç tane olsun?

Siz ne dersiniz?