Oca 3

- Durup dururken kötümser olmak istemem ama

Posted in Denemeler, Filmler

Dün yeni yılın ilk filmlerini seyredelim dedik kocamla. İlk önce tiyatroyu filme çektikleri bir film seyrettik. Ben; öyle çok durgun, sürekli replik ve el kol hareketi olan filmleri pek vakit geçirici ve hoş bulmam ama meraktan bitirdik filmi. Size iyi veya kötü diyemeceğim. Seyretmek isterseniz kendiniz değerlendirin. İsmi “The Tempest“. Eskitilmeye çalışılmış bir ingilizce ile diyologlar. Oyuncular tabii ki iyi; Helen Mirren başrolde. Cadılık sanatından dolayı zulm görmüş ama intikamını kimseyi incitmeden almaya çalışan bir düşes olan Prospera‘nın öyküsü.

Neyse, ikinci filmimiz bir romantik komedi. Bu durgun filmin üstüne bir komedi iyi gelir diye düşünmüştük. Harrison Ford, Diane Keaton, ve gençlerden de Rachel McAdams var Morning Glory isimli filmde. Sabah Güneşi diye Türkiye’de lanse edilmiş. Klasikleşmiş senaryoda, işini kaybedip, yeni iş bulan ve sonra kendini ispatlamaya çalışan genç kadın hikayesine, miniminnacık bir romantik ilişki sokuşturulmuş. Hatta bence olmasa da olurmuş. Sonunda kendini de, işini de kurtaran başarılı, istenen biri haline geliyor. Bence ciddi sıkıcı bir film; aralara giydirilen komik sahneden ziyade espriler, komedi sıfatı için oldukça yetersiz. Dedim ya, klasik ama aslında burada film hakkında yorum yapmaktan ziyade komedi ve romantik komedi denilince akla gelenlerden bahsetmek istiyorum.

Birincisi filmi kahramanı genç bir kadın. İkincisi günümüz modern dünyasında “başarı” denen kavramı kullanarak, kendine güveni düşük bir genç kadın var karşımızda. Üçüncüsü, başarısızlık veya korkuları romantik veya komedi veya romantik komedi türünün belirlenmesine sebep oluyor ama ben hangisi pek anlamadım. Dördüncüsü “mutlu son” denen kavram gene “başarı”ya ulaşmakla elde ediliyor.

Biliyorum; siz de biliyorsunuzdur ama söylemeden edemeyeceğim. Komedi denen tür dramdan türemiştir. Yani “güleriz aslında ağlanacak halimize” durumu sözkonusudur. İlk komiklerden Lorel & Hardy veya Charlie Chaplin’i düşünün. Hepsinde bir beceriksizlik var. Sanırım anahtar kelime bu. Beceriksizlik; başarısızlık veya karakter değil anlayacağınız.

Sonuçta sakarlık veya beceriksizlik, dikkatsizlik gibi eylemler, herkesin başına gelebilecek durumlardır. Dikkat etmezsem komik şekilde düşerim, düşürürüm, kilo alır, veririm, sakarlık yaparım. Lakin başarı dediğimiz zaten sadece benim kontrolümden ziyade dış koşulların uygunluğu durumunda benim kontrolümün geçerli olduğu bir durumun sonucu. Yani benim başarısızlığım, tesadüfler ve koşullar oluştuğunda benim elde edebileceğim bir sonuç. Hem yaşadığım veya büyüdüğüm yer, aldığım eğitim, imkamlarım, ailem hem de karakterimle ilgili. İşte ben bu noktada takıldım kaldım. Oysa nasıl da kahraman dibe vurduğu tam da o anda doğru işi bulup, doğru şekilde yapar veya doğru insanı bulup, onun da aklının başına gelmesini sağlar. Peki dibe vurduğunda doğru insanı veya işi bulamayanlar, koşullar uyuşmadığı için, ekonomik konjüktür doğru noktada olmadığı için işini doğru yapamayan adamın hali ne olacak? Daha doğrusu herhangi bir insan bile değil, sadece genç kadınların hali? Bunları yapabilenlere lafım yok, yapamayanlara da… “parası olmadığı için alamayacakları düşünerek sucuk reklamı yapmayın” der gibi bir halim de yok doğrusu. Ama işte klışeler derdim. Sadece bu durumların vurgulanması ve bu durumların beyinlere kazınıp, empoze edilmesine lafım var. İnceliği empoze edenler, güzelliği belirleyenlerle derdim var.

Ne demek istediğimi belki net anlatamadım ama sizin anlayacağınıza güveniyorum. Bana batan, sakil bir yön bu.

Tem 21

- Biraz geç oldu ama Mamma Mia; bir müzikal

Posted in Filmler

2008 yapımı bir film Mamma Mia. O zamanlar sanırım görmüştüm bir yerlerde ama ya müzikal olduğunu anlamamışım, ya da romantik komedi olduğundan, çok paye vermemişim diyorum. Ama geçenlerde dvd’sini almıştım. Pazar akşamları, uykuya geçmeden önce, pazartesiye hazırlık olsun diye seyrettiğim son filmin yumuşak olmasını sevenlerdenim. İşte böyle bir arayışın sonucunda seyrettim bunu da. Aman tanrım, o ne hoş bir filmdi öyle!

Filmin kısaca öyküsü şöyle: Bir anne ile kızı sanırım Yunanistan’da bulunan bir adada içinde kendilerinin de yaşadığı, bir pansiyon işletiyor. Anne dediğimiz, Meryl Streep; baş kahraman diye adlandırabiliriz. Film; kızı, babasının kimliğini keşfetmeyi ümit eden Sophie Sheridan’ın, öyküsü. Ama bu öykü ünlü pop grubu Abba’nın hit şarkıları eşliğinde anlatılıyor. Sophie Sheridan evlenmeye karar vermiş, ama babasını merak ediyor. Annesinin gençkızken yazdığı günlüğünü bulup okumuş ve bu sayede üç erkeğin adına ulaşmış. Nikâhtan bir gün önce, annesi Donna’nın 20 yıl önce ziyaret ettiği Yunan adalarında yaşadığı geçmişinden üç erkek birden geliyor adaya. Ve film bize bu karmaşayı getiriyor. Bir yanda, annesi ve iki eski arkadaşı; bir yanda üç baba karakteri, bir yanda kendisi ve iki kız arkadaşı ve derken hepsiyle giden güzel bir sos gibi ABBA müzikleri. Oyuncular; Clin Firth, Julie Walters, Meryl Streep, Pierce Brosnan, Stellan Skarsgard, Amanda Seyfried, Chiristine Baranski. Yönetmen, Phyllida Lloyd.

Meryl Streep, tüm karakterlere giren muhteşem bir oyuncu olduğunu nerdeyse kanıtlamak için oynamış rolünü. Bence, oynarken de hayli keyif almış. Bu eğlencenin izlerini filmin her karesinde görebildiğimi düşünüyorum. Pierce Brosnan ve Stellan Skarsgard gibi aksiyon filmlerinin kütük karakterleri bile filmde cazibeli, yumuşak, eğilip, bükülen birierini gayet güzel canlandırmışlar. Şaşırtıcı geliyor insana. Şarkıların tümünüde oyuncular seslendirmiş. Filmin çekildiği ada ise mükemmel; eminim “romantik bir sahil ve ada hayal et” deseler, herkesin tasvir edebileceği türden öğeler içeriyor; o kadar aşina. Müzikler, danslar, ortam insanı içine çekip, “keşke” dedirti bana. “Keşke, orada olup şarkıyı beraber söyleyebilsem şimdi”.