Ondört yıllık memuriyet tecrübemden aklımda en çok kalan sözüm; ‘ulen şimdi bu havada evde battaniye altına girip kahve içecen, film seyredip veya kitap okuyup keyif yapacan! Süper olurdu valla’….
Şu an Istanbul’da tam da böyle bi hava var. Gökyüzü grimi gri, hava, yürürken insanın çevresinde puslu bi akım dolandırıyor. Çipir çipir bi yağmur insanda camın gerisinde olsa bile ıslanmış duygusu yaratıyor. Ara ara yağan lapalapa kar aklıma çocukluğumu getiriyor. Geçmişimin Nedret Ablaları, Turist Ömer ve Şöför Nebahat’lerini. Türk filmlerinden veya sokaktan seçme insanları.
İnsanlar artık çocuklarına bu isimleri vermiyor. Eskiye dönük yapılan en büyük gönderme; annesinin, babasının veya bilemediniz aile büyüklerinden anneanne, babaanne veya dedelerin isimlerini vermek. Belki de artık televizyon dizi veya filmlerinde rastlanılan adların da farklı olmasındandır. Artık hayatımızda Yağmur, Bulut, Burak, Emre, Gök gibi yeni moda, enteresan isimler giriyor. Nice zaman oldu Semiha diye biriyle tanışmayalı. Nedret ile öpüşmeyeli. Bir kızım olsaydı ismini Nedret koyacaktım Yağmur’lara inat.
Yok inanmayın nostalji yaptığıma veya “eski” hayalleri kurduğuma. Sadece bazen bozuluyorum. Bundan çok değil; 20 sene evvel Diyarbakır’da 38 sinema varmış. Hemen her şehirde arkadaşınla, eşinle gidip dans edebileceğin lokaller. En tutucu bilinen şehirde bile içkili veya içkisiz lokantalar, çocuklarla gidilen Şehir Klupleri. Benim çocukluğumda evin, dükkanın önünden veya sokakta yürürken yanımdan geçen minicik etekli bayanlar vardı. Apartman topukların üstündeki o ince ekose kumaşlar nasıl süzülürdü. Çok degil 20 yıl önce genç kızlar kendi eteklerini dikmek için kumaşçıdan etek başı genelde 30, en fazla 40 santim kumaş alırdı. Şimdilerde güya ben cesaretliyim ama giydiğim en kısa etek sanırım 50 santim kumaştan çıkar. Ustelik tanımadığımız kadınlar değil bu etekleri diken veya giyen. Yanıbaşımızda çalışan sizden belki bir kaç yaş büyük iş arkadaşlarınız. Bizim kuşak sayılabilir bir nevi.
Bunları düşününce, nostaljk biri olmamama rağmen Nedret Ablamı arıyorum, düşünce ayağa kaldırıp yanağımı okşayan Nigar Ablamı özlüyorum.
Bir süredir “isimler nedir” diye bir düşüncedir aldı beni. Kedilerime isim verirken hep onun beni yönlendirmesini beklemişimdir. Hani, kedilerin kendi isimlerini hakettikleri yönünde bir inanış vardır, onun misali. Aslında bu inanışa kendimi kaptırdığımdan değil, daha çok ne isim vereceğimi bilemediğimden ve gerek karnesine, gerekse seslenip diğer kedilerinden ayırmak için bir isim ihtiyacının doğurduğu ikilemle arada kalmamdan bu bekleyiş. Hep de bir gün kediye bir isimle veya sıfatla seslenmişimdir ve de o bana tepki vermiştir. En son kedime de bir gün, durup dururken, hiç adetim olmamasına rağmen“bebeğim” demem gibi.
Kızılderililer çocuklarına neden isim vermek için onca zaman beklerler peki? Okuduğum, duyduğum açıklamalar bana yeterli gelmeyince, sebebi buna benzese gerek diye düşündüm. Kedilerime isim verme sürecim çok mu farklı oluyor sanki? Ismi haketmek veya kendini tanımlattırmak!
Kimisi dış görünümün, kıyafetin, renklerin kişiliği tanımladığına, gösterdiğine de inanır. Ben bu konuda ne düşüneceğimi pek bilmiyorum. Profesyonel memuriyet hayatımda iş kanunlarına uymam gerekiyordu. Bu limitler içinde kendinize yol bulmanız gerekiyordu fakat bence bir süre sonra bulduğunuz yol da alışkanlık edinmeyi alışkanlık edinen insanoğlunun becerisiyle bir “tarz”a dönüşüyordu. Bu durumda, kendimize ait saatlerde sadece rahat olmayı düşünür olduk, istediğimizi giymek yerine. Yani sonuçta kıyafet sizi tanımlar mı? Veya renkler?
Peki isimler????
İsimler size ait tercihler olmamakla beraber, kedi/köpek sahibi kişilerin hayvanlarının kendilerine benzemesi düşüncesinden yola çıkarsak, kendimize benzeyen kedi köpekleri mi seçeriz? Renk midir eklediğimiz, kıyafet midir giydiğimiz? Bu bağlamda, isimlerin kendimizi ayırt ettirmek dışında bir mistik işlevi de var mıdır hayatımızda?
Size Nigar abla ile ilgili bir öykü yazılsa, okusanız, öykünün içine düşseniz; Nigar Abla’nın ne tür bir kıyafet giydiğini canlandırırdınız hayalinizde? Bu sizin Nigar ismine yakıştırdığınız bir kıyafet türü mü olurdu yoksa öyküdeki detaylardan yola çıkarak kurguladığınız bir kıyafet mi? Öykü veya roman karakterleri sonuçta kişilikle beraber kurgulandığından, yazarı tarafından iki ölçeğin birleşimi ile isim verilir diye düşünüyorum. Peki gerçek hayatta? Ana babamız terbiyesini verecekleri, kişiliğinin çerçevesini oluşturacakları ve genleriyle besledikleri çocuklarına uygun isim mi verirler?
- Çocuğumu terbiyeli, çalışkan, toplum normlarına uygun hareket eden biri olarak yetiştireceğim, o yüzden Kerime diyelim, olur mu karıcığım?
- Olur mu öyle şey kocacım? Kızımız taşın suyunu çıkaran bir kadın olacak. Okuyup kariyer yapacak, kendi ayakları üstünde duracak. Böyle birine Kerime adı yakışır mı hiç, Mine diyelim. Hem en sevdiğim isimdir.
- Peki ya annemin adı Yaşariye’ye ne dersin?
- Ay üstüme iyilik sağlık… Kızımız bir holdingte müdür olduğunda Yaşar / Yaşariye – Müdür / Müdüriye diye dalga mı geçsinler istiyorsun sen? Nen var allasen?
- Peki isimlerimizin ilk hecelerini alıp, ortaya da Türkçede olmayan bir kaynaştırma harfi eklesek? Mesela “h”?
- !!!!
Tabii ki gerçek hayat abarttığım veya kurguladığım gibi değil. Nede olsa buda bir yazı parçası ve gene bir kurgu söz konusu. Ama ama ama… gene de insanın gerçek olsa diyesi geliyor, komik işte…
Kocamla yurtdışında evlenmiştik. Konsoloslukta “bebeğimiz olacak, o yüzden acele ediyoruz” diye yalan bile söylemiştik. Ve kurgu bebeğimizin ismi Nedret’ti. Nedret aşağı, Nedret yukarı.
- Bugün Nedret nasıl şekerim?
- iyidir, ellerinden öper hayatim, teyzesine çok selamı var (nikah şahidim kız arkadaşım da teyzesi oluyor doğal olarak). Ne zaman geleceğini soruyor.
- ….
Piyale Madra Hanım bir karikatür yayınlamış o aralar (sanırım Radikal`de idi). O zaman müstakbel olan kocam benim için saklamış karikatürü. Pek bi beğenmiştim. Hala evdeki sephanın camının altından bana bakacak şekilde, diğer anı malzemeleriyle sırtsırta durur. Ve her sepha başına geçişimde bi anarım o dialogları. Gülümseyişle.
Sağlıcakla kalın efendim.
Şubat 2006



