Benim için yazmak artık kurtlarımı dökmek haline geldi. İçimden gelen, yapmadığımda, yapamadığımda vicdan azabı çektiğim bir yaşam biçimine dönüştü. Aklıma düşen her türlü soruyu veya söylemek, iletmek istediklerimi yazar oldum.
Bugün içimden dökmek istediğim kurt, dayanışma ve sorumluluk alma üstüne düşündüklerim. Ama bu kadar geniş bir konuyu daraltmak lazım; değil mi? Burada sorumluluk derken bireysel anlamda, Ayşe, Fatma, Agop, Mehmet’in kendi adlarına aldıkları veya almadıkları sorumluluk değil; bir toplumun parçası olarak aldığımız ve almadığımız sorumluluklardan bahsetmek istiyorum. Mesela seçimlerde oy kullanmak, veya yanımızda ayağı takılıp düşen birine yardım etmek.
Kendimi biraz fazla vicdan azabı çeken biri olarak tanımlayabilirim ama bu söyleyeceklerim benim bu duygumun ağır basmasının doğurduğu birşey değil. Tam tersine, toplum içinde yaşamanın gerektirdiği kimi görev ve sorumluluklar olduğunu düşünmemden. Bir vatandaşın sorumluluk olarak seçimde oy kullanması gerektiğini, protesto etmek için bile sandığa giderek yapabilecekleri bir yöntem geliştirmeleri gerektiğini düşünürüm. İktidar ve muhalefetin oluşumuna başka türlü katkıda bulunamayız. Katkıda bulunmadığımız birşey için, şikayet etme hakkımız da sınırlıdır. Aynı şekilde, toplumdaki olaylar için de bir duruş, bir tutum belirlemeyiz, diyenlerdenim. Bunun anlamı, sokaklara dökülüp protesto yürüyüşü yapmak da olabilir, oturmak da, bir dilekçe, mektup yazmak da, belli saatlerde ışıkları kapatmak da olabilir. Tabii ki silahı alıp dağlara çıkmak veya karşımızdakini, yanımızdakini coplamak, taşlamak, şiddet uygulamaktan bahsetmiyorum.
İnsan sosyal varlık ve her ihtiyacını maalesef tek başına sağlayamıyor. Fiziksel ihtiyaçlarını, muhtemelen mecbur kalırsa minimum ölçüde de olsa tek başına sağlayabilir. Ama sosyal ihtiyaçlarını, manevi ihtiyaçlarını karşılayamaz. Konuşmak, dinlemek, dinlenmek, kabul edilmek, sevmek, sevilmek, dokunmak, dokunulmak; hepsi yamacımızda başka en az bir insanın varolmasını gerektirir. Yüzyıllardır toplum içinde yaşamamızın sebebi var. Dolayısıyla toplumda yaşamanın komşuna saygı duymak, onu taciz etmemek gibi basit gereklerinin yanında, sorumlulukları da beraberinde geliyor. Bu noktada belki sorumluluk sözcüğünü dayanışma kelimesiyle bir arada kullanmalıyım. Demem o ki; sokakta kavga eden, dayak yiyen birilerini gördüğünde polisi çağır, ayırmak için öncelikle kendini koru ama müdahalede bulun, yaygara koparıp etrafına insan toplayarak durdurmaya çalış vs. Ama dönüp gidiyorsan, korkup susuyorsan, o insanların zarar görmesinden bir birey anlamında sorumlusun diyorum. Evet ben o kavgayı başlatmadım; evet, ben kışkırtmadım; ben zarar da vermedim direkt olarak. Lakin bir birey olarak, dolaylı olarak engellemediğim için sorumluyum diyorum. Uğraşıp engelleyemediğim için değil ama engellemek adına birşey yapmadığım için diyorum. Birgün bana tacizde bulunabileceklere karşı da, birilerinin karşı çıkabileceğini, birilerinin bana yardım edebileceğini umarak, sorumluyum diyorum.
Bu örneği biraz daha genelleyip, biraz daha siyasileştirebiliriz. Polise sığınmasına rağmen ölen kadınlar mesela; bir takım kişilerin sesinden, yazılarından hoşlanmadığı için öldürülenler mesela; dağda öldürülen asker ve karşıtları mesela. Hepsi için de sustuğumuz zaman hem sonuçlarını kabul ediyoruz, hem de ölümlerden sorumluyuz anlamına geliyor. Günay olarak değil ama birey olarak sorumlu hissediyorum kendimi. Bu noktaya, bu yazıya başlamaya beni sevkeden son haftadaki Sırrı Süreyya ile Murat Belge arasında yaşanan tartışma. Murat Belge, “Sırrı Süreyya şunu söylemiş, olmaz” demiş. Diğeri “söylemedim ama sen şöylesin, ben böyleyim” demiş. Bu konunun detaylarına takılmadım, iki arkadaşın medya üstünden tartışmasına da takılmadım; ama sorumluluk kısmına takıldım, kaldım. Söylendiği iddia edilen cümle “anayasa değişikliğine evet ama yetmez diyenler, dağlarda ölenlerden sorumludur”. Burada konu referandumdan bağımsız değerlendirilmeli bence. Referandumda ne oy vermiş olursak olalım, bundan bağımsız, tüm bu olaylar yaşandığı sürece, hatta referandum olmadan önce bile, ses çıkarmayan biz suskun halk, biz korkan veya sinirlenen çoğunluk ölümlerden sorumluyuz. Bence Murat Belge, Sırrı Süreyya gibi yazan, çizen, demokrasi isteyen; en azından bizler adına ses çıkaran insanlar sorumluluklarını yerine getiriyor; ama ben bir TC vatandaşı olarak, susuyorum ve sırf bu yüzden sorumluyum. Çünkü bizler sindirildik, korkutulduk, apolitik olduk, dayak yiyenleri gördük, işkence görenlere tanıklık ettik veya muhatap olduk, birbirimize yabancılaştırıldık. Veya sadece “ben tek başıma ne yapabilirim” sorusuyla yüzyüze kaldık. Ne yapabileceğimizi bilemedik. Ama inanın, istersek bir dilekçe, bir mektup bile bazen bir olaylar zincirinin başlangıcı, bir çözümün kırılım yaratan başlangıcı olabilir. Ben burada yazarak, demokrasi adına yapıldığına inandığım eylemlerin en azından birine, ikisine katılarak, bunu yapmaya, sorumluluğumu yerine getirmeye çalışıyorum. En azından bir gün sokakta trafik kazası geçirirsem, birinin de bana yardım edip hastaneye götüreceğini umut ederek; temel haklarıma bir gün zeval gelmeyeceğine inanarak yapıyorum bunu. Zira artık öğrendim; ağlamayan bebeğe emzik verilmezmiş. Artık ağlamak istiyorum.