Tem 8

- Kurtlarımı dökmek

Posted in Denemeler

Benim için yazmak artık kurtlarımı dökmek haline geldi. İçimden gelen, yapmadığımda, yapamadığımda vicdan azabı çektiğim bir yaşam biçimine dönüştü. Aklıma düşen her türlü soruyu veya söylemek, iletmek istediklerimi yazar oldum.

Bugün içimden dökmek istediğim kurt, dayanışma ve sorumluluk alma üstüne düşündüklerim. Ama bu kadar geniş bir konuyu daraltmak lazım; değil mi? Burada sorumluluk derken bireysel anlamda, Ayşe, Fatma, Agop, Mehmet’in kendi adlarına aldıkları veya almadıkları sorumluluk değil; bir toplumun parçası olarak aldığımız ve almadığımız sorumluluklardan bahsetmek istiyorum. Mesela seçimlerde oy kullanmak, veya yanımızda ayağı takılıp düşen birine yardım etmek.

Kendimi biraz fazla vicdan azabı çeken biri olarak tanımlayabilirim ama bu söyleyeceklerim benim bu duygumun ağır basmasının doğurduğu birşey değil. Tam tersine, toplum içinde yaşamanın gerektirdiği kimi görev ve sorumluluklar olduğunu düşünmemden. Bir vatandaşın sorumluluk olarak seçimde oy kullanması gerektiğini, protesto etmek için bile sandığa giderek yapabilecekleri bir yöntem geliştirmeleri gerektiğini düşünürüm. İktidar ve muhalefetin oluşumuna başka türlü katkıda bulunamayız. Katkıda bulunmadığımız birşey için, şikayet etme hakkımız da sınırlıdır. Aynı şekilde, toplumdaki olaylar için de bir duruş, bir tutum belirlemeyiz, diyenlerdenim. Bunun anlamı, sokaklara dökülüp protesto yürüyüşü yapmak da olabilir, oturmak da, bir dilekçe, mektup yazmak da, belli saatlerde ışıkları kapatmak da olabilir. Tabii ki silahı alıp dağlara çıkmak veya karşımızdakini, yanımızdakini coplamak, taşlamak, şiddet uygulamaktan bahsetmiyorum.

İnsan sosyal varlık ve her ihtiyacını maalesef tek başına sağlayamıyor. Fiziksel ihtiyaçlarını, muhtemelen mecbur kalırsa minimum ölçüde de olsa tek başına sağlayabilir. Ama sosyal ihtiyaçlarını, manevi ihtiyaçlarını karşılayamaz. Konuşmak, dinlemek, dinlenmek, kabul edilmek, sevmek, sevilmek, dokunmak, dokunulmak; hepsi yamacımızda başka en az bir insanın varolmasını gerektirir. Yüzyıllardır toplum içinde yaşamamızın sebebi var. Dolayısıyla toplumda yaşamanın komşuna saygı duymak, onu taciz etmemek gibi basit gereklerinin yanında, sorumlulukları da beraberinde geliyor. Bu noktada belki sorumluluk sözcüğünü dayanışma kelimesiyle bir arada kullanmalıyım. Demem o ki; sokakta kavga eden, dayak yiyen birilerini gördüğünde polisi çağır, ayırmak için öncelikle kendini koru ama müdahalede bulun, yaygara koparıp etrafına insan toplayarak durdurmaya çalış vs. Ama dönüp gidiyorsan, korkup susuyorsan, o insanların zarar görmesinden bir birey anlamında sorumlusun diyorum. Evet ben o kavgayı başlatmadım; evet, ben kışkırtmadım; ben zarar da vermedim direkt olarak. Lakin bir birey olarak, dolaylı olarak engellemediğim için sorumluyum diyorum. Uğraşıp engelleyemediğim için değil ama engellemek adına birşey yapmadığım için diyorum. Birgün bana tacizde bulunabileceklere karşı da, birilerinin karşı çıkabileceğini, birilerinin bana yardım edebileceğini umarak, sorumluyum diyorum.

Bu örneği biraz daha genelleyip, biraz daha siyasileştirebiliriz. Polise sığınmasına rağmen ölen kadınlar mesela; bir takım kişilerin sesinden, yazılarından hoşlanmadığı için öldürülenler mesela; dağda öldürülen asker ve karşıtları mesela. Hepsi için de sustuğumuz zaman hem sonuçlarını kabul ediyoruz, hem de ölümlerden sorumluyuz anlamına geliyor. Günay olarak değil ama birey olarak sorumlu hissediyorum kendimi. Bu noktaya, bu yazıya başlamaya beni sevkeden son haftadaki Sırrı Süreyya ile Murat Belge arasında yaşanan tartışma. Murat Belge, “Sırrı Süreyya şunu söylemiş, olmaz” demiş. Diğeri “söylemedim ama sen şöylesin, ben böyleyim” demiş. Bu konunun detaylarına takılmadım, iki arkadaşın medya üstünden tartışmasına da takılmadım; ama sorumluluk kısmına takıldım, kaldım. Söylendiği iddia edilen cümle “anayasa değişikliğine evet ama yetmez diyenler, dağlarda ölenlerden sorumludur”. Burada konu referandumdan bağımsız değerlendirilmeli bence. Referandumda ne oy vermiş olursak olalım, bundan bağımsız, tüm bu olaylar yaşandığı sürece, hatta referandum olmadan önce bile, ses çıkarmayan biz suskun halk, biz korkan veya sinirlenen çoğunluk ölümlerden sorumluyuz. Bence Murat Belge, Sırrı Süreyya gibi yazan, çizen, demokrasi isteyen; en azından bizler adına ses çıkaran insanlar sorumluluklarını yerine getiriyor; ama ben bir TC vatandaşı olarak, susuyorum ve sırf bu yüzden sorumluyum. Çünkü bizler sindirildik, korkutulduk, apolitik olduk, dayak yiyenleri gördük, işkence görenlere tanıklık ettik veya muhatap olduk, birbirimize yabancılaştırıldık. Veya sadece “ben tek başıma ne yapabilirim” sorusuyla yüzyüze kaldık. Ne yapabileceğimizi bilemedik. Ama inanın, istersek bir dilekçe, bir mektup bile bazen bir olaylar zincirinin başlangıcı, bir çözümün kırılım yaratan başlangıcı olabilir. Ben burada yazarak, demokrasi adına yapıldığına inandığım eylemlerin en azından birine, ikisine katılarak, bunu yapmaya, sorumluluğumu yerine getirmeye çalışıyorum. En azından bir gün sokakta trafik kazası geçirirsem, birinin de bana yardım edip hastaneye götüreceğini umut ederek; temel haklarıma bir gün zeval gelmeyeceğine inanarak yapıyorum bunu. Zira artık öğrendim; ağlamayan bebeğe emzik verilmezmiş. Artık ağlamak istiyorum.

Nis 14

- Hayat daha güzel olacak

Posted in Denemeler

Baharın gelmesini dört gözle beklediğim şu günlerde aklımda hep “daha güzel günler” sloganı döneniyor. Sanki gelmesini gözledikçe havalar benimle alay ediyor. Hep gelmesini beklediğimiz bu güzel günler misali, baharı da bekleyip duruyorum işte. Arada gelen mutlu bir an, yüzümü güldüren bir haber veya eski bir arkadaşla buluşma anı sanki hep baharın flört etmesi. Hani insan kırkına gelince “güzel günler”in daimi olmayacağını zaten öğreniyor, hep arada derede ufak mutlu anlar olacağını idrak ediyor da; bahara bunu yakıştıramıyor. Bahar sadece göz kırpsın istiyorum ama o sürekli bir “istiyorum”, bir “istemiyorum”, bir “yan cebime koy” diyen sevgili adayı misali oynuyor, alay ediyor aşığıyla. Tabii bir de beklenen şu seçimler var. Güzel günler gibi, seçimlerde umutla beklediğim Türkiye hayalimin bir parçası. Ama güzel günler misali bu hayalimin anlık olmamasını diliyorum, istiyorum.

Bir zamanlar Turgut Özal “alışırsınız” diye tişört giyip ortalıkta dolaşırken, biz “çok beklersin” diyorduk ardından ama bakıyorum da seneler geçti üstünden biz hala hep bekliyoruz, hep bekliyoruz. Yoksa alıştık mı nedir? Türkiye daha demokratik olacak, daha tutarlı, insan haklarına saygılı veya hiç olmadı saygı duyacağımız milletvekili adaylarımız olacak, doğru düzgün seçim programları, propagandaları olacak diye bekler dururuz. Ama popüler haberlerde adı geçen popüler aday isimlerine göre gene olmayacak. Popüler diyorum zira, haberlere çıkanlar haricinde tüm adayları bilmiyorum, haberler yüzünden bilmek de istemiyorum. Haklarında soruşturma açılmış, suçsuz bile olsalar henüz adlarındaki şaibe temizlenmemiş kişilerin aday listelerine girmesi sinirimi bozuyor. Hala seçilebilecek yerlerden yüzü bile bulmayan kadın aday sayısına sinir oluyorum. Bağımsız aday olan sanıkları ve sanatçı popülerliğini kullanarak hapisten kurtarma yolları arayan insanlara da sinir oluyorum. Bu bağımsız veya parti bağımlısı sanık adayların gerçek samimiyetlerinden ve suçsuzluklarından şüphe duymaya başladım resmen. Hele aralarından daha önce asla politikaya dokunmamış, hiç politik duruş sergilememiş olanların, durup dururken aday olmaları dokunulmazlık zırhının altına girmekten başka nasıl izah edilebilir ki?

Günlerdir bu yazıyı yazmaya çalışıyorum veya yazmamak içi elimden geleni yapıyorum. Çelişkili duygular içinde olduğumu başka türlü ifade edemem sanırım. Türkiye’de bir çok gelişme oluyor, aynı anda da bir çok gerileme hala göze çarpıyor. Hani mehter takımları bizim tarihimizin bir parçası ya; yaşantımızın da bir parçası olması gerekmiyor ki. Üç ileri, bir geri; üç ileri iki geri derken gelişmesine gelişiyoruz ama arada olan gerilemeler sinirimi bozuyor. “Moda nedir?” soruna bir yerlerden öğrenip, “moda, insanın kendine yakışanı giymesidir” diyen insanlar gibi, politik dünyamızı dolduranlar da kendilerine yakıştığını düşündükleri moda cümleleri sarfediyorlar. O cümlelerin kendi siyasi duruşlarında sakil durduğunu, yakışmadığını farketmedikleri gibi, üstüne üstük bir de muhteşem bir şey yapmış edasıyla süzülüyorlar. Avrupa Birliğinden, medyanın sözü geçen politik köşe yazarlarından veya yaptıkları anketlerden öğrenmişler; parti politikaları tam tersi olsa da, AKP’liler demokrat ve laik, CHP’liler muhafazakar tutum sergileyip, üstüne adayları da aynı şekilde sakil duruşlar benimseyince iyice sinirim tepeme çıkıyor anlayacağınız. Üç ileri, iki geri veya üç geri, iki ileri. Diyorum ya, baharı bekler gibi, güzel günler bekler gibi bekliyorum. Bu seçimlerde de olmayacak o kadarını anladım da; ne zaman olacak?

comments: 0 » tags: , ,
Şub 24

- Biraz da politik mi olmak lazım, nedir?

Posted in Denemeler

Her ne kadar ucundan, kıyısından 1980 öncesini bilsem de, kendimi 80 çocuklarından biri sayarım. Edebi kitaplardan önce Hürriyet gazetesinin Kelebek ekini okumayı, rock müzikten önce pop dinleyip, bağımsız filmlerden önce korku filmi seyretmeyi öğrendim. Türk siyasi tarihinin ne olduğunu, nasıl geliştiğini üniversiteye başlayana dek bilmedim, hatta merak bile etmedim. Ha öğrendim, bildim de ne oldu diye sormayın sakın. Sex and the city ve Yıldız Savaşları izleyip, Paul Auster, Marcel Proust okuyup, Nirvana ve Göksel dinlemek mertebesine eriştim sadece. Filmler sadece olmasa bile çoğunlukla vakit geçirme, eğlencelik; müzikler bir enerji deposu veya sakinleme aracı oldu. Sadece kitaplarda edebiyattan başka birşey az okur hale geldim. Hoş gene de okuduklarım arasında tarih olmakla birlikte, fazla siyasi içeriği olan kitap sayısı bir elin parmaklarıyla sayılır. Kısacası bunca lafı politika skalasının neresinde durduğumun anlaşılması için sarfettim. Bu cetvel üzerinde politiklik 100, apolitiklik 0  ile gösterilse ben üç aşağı, beş yukarı tam ortada, gününe göre 40- 60 arasında dururum.

Ama tek başına memleketimiz diyemiycem, dünyamız benim bu noktada durup dikilmeme izin veriyor mu acaba? Haşa! Yurtdışında yaşadım, o sırada gerçekleşen seçimlerde son yetmiş yılın en tutucu hükümeti başa geçti. Türkiye’de seçim oldu, yüzyılın en muhafazakar partisi geldi. Terörizm yükseliyor, dünyanın öte yerinden ülkeler “demokrasi getireceğiz” diye sömürge ekonomisini 21. yüzyılda tekrar canlandırıyor. Medya güçleniyor, dünyanın  başka başka yerlerindeki insanların nasıl yaşadığı öğreniliyor, diktatörlüklerde bir bir isyanlar ortaya çıkıyor. Sokaklardaki adamlar politik skalada tavan yapıyor, sosyal ağlarda örgütleniyor.

Ne yani bir ben mi bu skalada ilerlemeyeceğim?

Muhafazakar olmadığını iddia eden arkadaşlarım, akrabalarım yanlarında referanduma evet diyen tanıdıklarına kızıp, laf ettiler. Bir televizyon dizisinin, kendi kanlarına dokunduğu için yayından kaldırılmasını istediler. Bir ajanda, bir kitabın kendi doğrularına uymadığı için toplatılmasını, satılmamasını talep etmek bir yana, bunu bir de baskıyla gerçekleştirmeye çalıştılar.

Hani ben edebiyata dalıp gidecek, burada denemeler yazıp iz bırakacaktım?

Hani bir kişinin namusu başkalarının tahakkümünde değildi? Bir kişinin inancı hani sadece o kişiyi ilgilendirirdi? O zaman o kitap veya o ajandada yazanlar niye orada yazanlara inanmayaları ilgilendiriyor? Yok kanımıza dokunduysa, protesto biçimi bu mudur?

Fikir özgürlüğü istiyorsak, herkese ve eşit olarak uygulanan bir özgürlükten bahsediyor ve istiyor olmamız gerekmiyor mu? Töre cinayetlerine tu kaka derken, bu kitabın yazılması, satılması veya okunmasını engellemeye çalışmak, üstelik bunu yaparken başkalarının akıl ve beden sağlığına zarar vermek neden tu kaka olmuyor? Üstelik birinde insan yaşamına müdahale varken, öbüründe sadece okumak eylemi; ne yani öldüren cahil, okuyan kendini sosyal demokrat zannedenler olduğu için mi aynı şekilde karşı çıkılıyor?

Bizi, bize rağmen korumak isteyen eski cumhurbaşkanımıza, askerimize destek vermek, sizde aslında özgür olmadığınız izlenimini yaratmıyor mu? Bir konu suistimal edilince, “biz hakları kullanmasını bilmiyoruz canım; bu kadar özgürlük bize fazla, yasaklayalım” demek, çok mu demokratik bir düşünce şekli?

Belki çok soru sordum ama aklımda hep bu sorular döneniyor. Aslında töre cinayetine karşı olmanın, haklarımızı istemenin, hatta kullanmasını bilmiyorsak bile kullanmasını öğrenmeyi veya düşüncelerimizi özgürce ifade edebilmeyi talep etmenin, birinin diniyle, diliyle, rengiyle ilgili ön yargılarda bulunmamanın aynı kefede değerlendirilmesi gereken konular olduğunu düşünüyorum. Bunlara çok rahatlıkla birbirinden farklı konu muamelesi yapabiliriz. Evet doğrudur; aslında şeklen çok farklıdır. Ama yani özünde?

Özünde mesele bizim doğru bildiklerimiz, doğru olduğunu düşündüğümüz veya inandığımız konularla, başkalarınınkinin kıyaslanmasından başka bir şey değildir. Ve bu şekilde de, özüyle değerlendirilmelidir. Yani o düşüncelerden hoşlanmasak, hatta nefret bile etsek, bizim de başkalarının nefret ettiği doğrularımız veya düşüncelerimiz olduğunu unutmadan tolere etmekten bahsediyorum.

Konuyu bugünlerde popüler olan başka bir tartışma ile de örneklendirebilirim. Üniversite akademisyenlerinden biri kadınların, kıyafetlerini dekolte seçmesi yüzünden erkeklerin yapacağı tacizlerden yarı yarıya mesul olduğunu söylemiş. Çünkü erkekler tahrik olurmuş. Şimdi çoğumuz buna çok kızıyoruz. Peki, Hrant Dink’i öldürdüğü iddia edilen çocuk sanık “söyledikleri kanıma dokundu, vurdum” derken gene kızıyoruz ama burada da tahrikten bahsedilmiyor mu yani? O cümleleri söyleyince insanı tahrik etmiş oluyor yani. Veya o kitapta yazanlardan nefret ediyor ve kitabı basanları, satanları tehdit ediyor, hatta bunu bir adım öteye götürüp daha önce örneklerini gördüğümüz gibi öldürmeye teşebbüs ediyor. Biz buna da kızıyoruz.

Belki de bu noktada konuyu ikiye ayırmak gerekir: o kitaptan nefret etmek ve bu nefretin sonucu tahrik olup zarar vermek. Tamam zarar vermek kısmına çoğumuz kızıyoruz ama kitap satılmasın diye baskı yapmak da başka türlü bir zarar biçimi değil mi? Basılan kitapçıda çalışanlara neden zarar veriyoruz, korkutuyoruz o halde? O kitabı yazanların düşüncelerine saygı göstermemiz gerekmez mi? İşte bundan bahsediyorum. Düşünceler zarar vermez, düşünceler adam öldürmez, düşünceler tahrik etmez. O düşünceler sonucu insan bir takım duygularını büyütür ve bir takım eylemlerde bulunur. Bu eylemlerden de zarar vermeyi seçen gene insandır.

Evet düşünceler adam öldürmez. Öldüren, düşünceleri eyleme geçiren insanoğludur. Özellikle de erkek egemen bir eylem biçimidir. Altında duygu, tahrik, inanç gibi polemiğe açık ve en önemlisi kişiden kişiye değişen kavramlar vardır.

Peki onlar istedikleri gibi özgürce her şeyi düşünecek, yapacaklar da, bizim düşünce özgürlüğümüz ne olacak diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Elbette bizim de özgürlüğümüz olmalı; diğerlerinin olduğu gibi. Ama bunu gösterme biçimlerimiz zarar, ziyan gibi, tehdit gibi şaibeli biçimler olmamalı. O kitabı satın almazsın; o kitabın sana göre neden, nasıl yanlış olduğunu anlatan bir mesaj yazıp yayınevine, yazara gönderebilirsin veya dava açabilirsin. Yapmak istedikten sonra, yapacak iş çok. Önemli olan kolayına kaçıp aklımıza ilk gelebilecek ve zarar, ziyan içermeyen eylemlerde bulunmak. Anlayacağınız, farklı düşünmek hakkımızken, haksız pozisyona düşmemek gibi.

Ben artık politiklik sklasında nerede duruyorum çok emin değilim ama dünya bu şekilde dönmeye devam ederse militan olacağım kesin; demokrasi militanı. Başkasına zarar vermeden nasıl militan olabileceksem artık?

comments: 0 » tags: , ,