Nis 25

- Paul Auster / Timbuktu

İkinci kez okumayı seçtiğim son Paul Auster romanı Timbuktu. Yazar’ın diliyle Timbuktu, ölümden sonra ruhların gittiği yer. Kimileri cennet de diyebilir ama Auster cennet anlamını yaratmamış romanda. Bu anlamda çok hoşuma gitti ama daha da ilgimi çeken yönü fabl özelliğinde yazılmış olması. İçimi acıtan, nerdeyse ağlamama sebep olan bir roman Timbuktu. Can Yayınları kitabı şöyle özetliyor: “Brooklynli evsiz barksız bir şair olan Willy ve onun can yoldaşı, sırdaşı Kemik Bey’le birlikte bir insanlık yolculuğuna çıkarıyor okuru. Auster, bize insanlığımız konusunda öğretecek çok şeyi olan bir köpeğin ağzından, benzersiz bir sevgi öyküsü anlatıyor. İnsanlık durumuna alaycı, hüzünlü, ama bilgece bir bakış getiriyor.”

Kitabın kahramanı Mr Bones (Kemik Bey) isimli bir köpek. Ve roman O’nun ağzından yazılmış. Romanı ikinci kez okumağa başladığmda evdeki kedilerime dönüp, bir ses duymak ister gibi baktım. Hoş, benimkilerde konuşur gibi yaparlar, hatta bazen garip seslerle konuşurlar da, gene de romandan sonra farklı bir gözle bakma ihtiyacı hissettim. Hatta daha da ileri gidip, romanı okurken kendimi Mr Bones’un yerine koydum. Öyle kendimi pek roman kahramanı yerine koyma adetim yoktur ama Mr Bones beni kendine öyle çok çekti. Kendimi söyledikleri insanlarca anlaşılmayan, isteklerini ifade edecek konuşma becerisinden yoksun biri gibi hissettim. Çocukluğumda eli veya bacağı olmayan biri gördüğümde ellerimi saklar veya bacaklarımı kıvırıp yoga pozisyonuna geçip onların neler hissettiklerini, işlerini nasıl yapabildiklerini anlamaya çalışırdım. İlk defa kör birini gördüğümde televizyonda, gözlerimi kapayıp, evi adımlamış, nerde ne olduğunu öğrenmeye çalışmıştım. Gözü kapalı, tuvalete gidip çişimi yapmıştım. Romanı okurken işte kendimi bir anda çocukluğumdaki evde gözü kapalı gezerken etraftaki eşyalara çarptığım ana geri döndüm. Mr Bones içimdeki çocuğu tekrar diriltip, anneme ve babama karşı kendimi savunmalarımın bir işe yaramayıp hep onların dediklerimi yaptığım günlere geri götürdü beni. İçimdeki çaresizliği aynı gerçeklikle hissettim. Mr Bones’un yaşadığı çaresizliği benimmiş gibi hissettim. İşte Auster farkı da burada. Oldukça gerçekçi ve kurgusu sağlam romanlar yazması. Kahramanı bir köpek bile olsa, insana o duygular garip gelmiyor, anlaşılmaz gelmiyor. Salman Rushdie’nin sözleri sanırım bu düşüncemin teyit eder nitelikte : “Pek çok insanın köpek muamelesi gördüğü bu dünyada, Paul Auster bir köpeğin yaşamının öyküsünü anlatmayı seçmiş. Bu kısa ve olağanüstü kitabı okurken, Kemik Bey gibi düşünmemizi, duyumsamamızı, dahası hayal etmemizi sağlamış. Auster, kendi türümüzün dışına çekilerek, kendi kendimize yepyeni bir gözle, evlerimizde yaşayan bu sevecen ve yarı-gizemli hayvanın gözünden bakmamızı olanaklı kılmış.”

 

Mar 28

- Leviathan – Paul Auster

Hayatımın bu döneminde ben ikinci kez Auster kitaplarını okurken, buraya da onlar hakkındaki düşüncelerimi yazma fırsatı buldum. Önce son kitabını okudum, sonra eski kitaplarından başladım. Derken sanki ben, kendim veya Auster için bir sırrı veya ortaya henüz çıkmamış bir gerçeği deşifre edecekmişim gibi bir duyguyla devam ettim. Şimdi elimdeki romanlardan ilgimi çeken sonuncusunu bitirdim. Karanlıktaki Adam romanı benim için çok fazla hüzünlü; çok fazla gerçekçi. Belki Yazı Odasında Yolculuklar ve/veya Timbuktu’yu da okurum tekrar, bilemiyorum ama okumazsam geriye okumak istediğim bir tek biyografik kitabı Art of Hunger – Cebi Delik kalıyor. Buraya kadar gelmek beşden fazla ayımı aldı ama henüz bitiremediğimi keşfetmek bile, o sırra hiçbir zaman vakıf olamayacağım duygusu yaratıyor bende.

Neyse biz gelelim Leviathan’a. Auster’da en ilgimi çeken unsur, her kitabında aklımı uçurtan en az birer tesbitinin olması. Bu kitabında da, semboller ve sembollerin anlamları, sembollerin insanlar üstünde yarattığı inançlarla ilgili söyledikleri. Çok deşeleyip, okumak isterseniz diye keyfinizi kaçırmamak için, sadece bu amaçla Amerikan Özgürlük Abidesi’ni kullandığını belirtebilirim. Roman insanların inançları, tutkuları ile pratik hayatın içinde tutunma yolları bulamadıklarında yapabileceklerine dair insanı ciddi anlamda şaşkınlığa düşüren olasılıklar sunuyor. Tutku insan olarak isteklerimiz, inançlarımız yapabileceklerimiz ise, bu kitap ikisinin arasında durup ikisini birden basit bir dil ve çarpıcı bir gerçeklikle anlatıyor.

Müslümanlık kültüründe semboller, tabudur; totem anlamına gelir. Bizim haç gibi, yıldız gibi inanç bağlamında sembollerimizin olmaması zaten gündelik yaşamımızda da bu tür sembollerin gelişmemesine sebep olmuş diye düşünürüm hep. Dünyada ne olup bittiğini takip eden, az çok fikri olan herkes için Amerika denince akla Özgürlük Abidesi gelir. Aklımıza, gözümüze o kadar kazınmıştır bu sembol. Ama Türkiye denince böyle bir sembol söz konusu değildir. Belki Mısır denince akla piramit gelir; ama bu sadece onlara dair yapılan onca film, yazılan onca kitap vb yüzündendir. Mısırlı Müslümanların kendilerini ifade etmesi için seçtiği bir sembol olmadığı gibi, piramitlerin sembol olmasından hoşlanmayanlar bile olabilir. Belki bu anlamda, bu kitabın bizim için anlatabilecekleri daha azdır. Ama empati kurabilirsek hiç olmazsa tutkuyla, rasyonellik arasındaki ince çizgiyi algılayabilriz diyorum.

Kitabın Türkçe basımında yazılan özetinde şunlar yer alıyor: “Parlak ve yetenekli bir yazar olduğu düşünülen Benjamin Sachs, karlı bir kış günü yol kenarında hazırlamaya çalıştığı bombanın patlamasıyla paramparça olur. Yakın dostu Peter Aaron, Benjamin’in umulmadık ölümünü araştırırken, onunla ilgili akıl almaz bilgiler edinir. Tek amacı, olayı soruşturan yetkililer kendilerince bir “gerçek” uydurmadan, Benjamin’in ölümünün ardındaki gerçeği ortaya çıkarmaktır. Benjamin, bir gizli örgüt üyesi midir? Neden bir başkasının kimliğine bürünmüştür? Leviathan, günümüzün en yaratıcı yazarlarından Paul Auster’ın başyapıtlarından. Kendi tarzını her romanında biraz daha yetkinleştiren Auster, gözüpek bir polisiye öyküyü yazınsal bir ustalıkla anlatırken, günlük yaşama beklenmedik bir biçimde giren şiddeti, kıvrak bir dil ve şaşırtıcı bir kurguyla sorguluyor.Leviathan, derinden etkileyen bir dostluk ve ihanet romanı.”

comments: 0 » tags: , , ,
Şub 3

- Paul Auster romanlarına devam

İkinci defa okuyarak sizlerle paylaştığım Paul Auster kitaplarına bu yazıda toplu bir değerlendirme yapmak istiyorum. Aslında her biri için koca birer yorum yapılabilir ama Paul Auster kitaplarına dair diğer yazılarımla beraber okununca daha net değerlendirilebilir olduğundan, bu şekilde yazmayı tercih ediyorum. Auster hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse, özellikle Fransız şiiri, edebiyatı üzerine uzmanlaşmış bir akademisyen olduğunu belirtmem gerekir. Kimilerinin “en Avrupalı” Çağdaş Amerikan yazarı dediği Auster romanlarının yanısıra özellikle Fransızca’dan yaptığı çevirileriyle bilinir.

Burada şimdilik okuduklarımı yazıyorum; ilerleyen günlerde diğer kitaplarını okudukça eklemeye devam edeceğim.

Music of chance / Şans Müziği - Auster’ın okuduğum kitapları arasında öyküsü gerçek olası ama olasılığı en düşük kurguyu barındıran kitaptır. Kitabın içerdiği hüzün ve çaresizlik duygusu beni unutmaya teşvik etmişti. Kitapta, önceki romanlarında da kullandığı şans ve tesadüfün insan hayatındaki belirleyici yerini sorguyan bir kurgu vardır. Auster’ın düşgücünün muhteşemliği, diğer romanlarının gerçekçiliği yananında burada bence çok iyi görülür.

Öykü için kitabın kapağında şöyle yazar: “Jim Nash, otuzlarında, sorumlu bir baba, insanların hayatını kurtaran Boston’lı bir itfaiyecidir. Küçük bir mirasa konduğunda, “özgür bir yaşam” sürmeye karar verir. Eline geçen parayı tüketmek için ABD’nin dört bir yanını dolaşır durur. Bir süre sonra, Pozzi adında gezgin bir kumarbazla tanışır. Pozzi’yle birlikte pokere oturur, ellerinde kalan son parayı, iskambil kâğıtlarının kaderine bağlarlar.”

Oracle Night / Kehanet Gecesi - Kitap kapağında “Otuz dört yaşındaki romancı Sidney Orr, kendisini ölümün kıyısına götüren ve aylarca süren bir hastalığın ardından yavaş yavaş hayata dönmektedir. 1982′nin bir Eylül günü New York’un Brooklyn semtindeki küçük bir kırtasiyeciden edindiği mavi ciltli bir defter tam dokuz gün boyunca Sidney’i büyüsü altına alacak, genç adam, evliliğini yıkmakla ve gerçeğe duyduğu güveni sarsmakla tehdit eden şaşırtıcı olaylar ve rastlantılarla, ürkütücü önsezilerle dolu bir dünyaya sıkışıp kalacaktır.” diye yazar.

Auster’ın bu romandaki kahramanı olan kişi bir yazar ve kitapta yazarların roman için ilham alma biçimlerini öyle dürüstlük ve basit bir örnekle anlatır ki, o örnekteki kadının kendi karısı, sevginin kendi sevgisi olduğunu düşünür, merak edersiniz. Auster bu romanında, diğer kitaplarında olmayan bir teknik benimsemiş ve bir tarih veya biyografi kitabı gibi romanı dipnotlarla zenginleştirmiştir. Bence romana dipnot koyma bile başlı başına yaratıcılık unsurudur. Roman içinde dipnotlarla açıklama yapıp, biyografi ve gerçeklik duygusunu güçlendirmiştir.

Brooklyn Follies / Brooklyn Çılgınlıkları - Gene kitap kapağından romanın hikayesini okuyalım: “Eski hayat sigortacısı Nathan Glass, yakalandığı hastalıktan ötürü ölüme gün saymaktadır. Karısından boşanmış, emekli olmuş, tek kızından kopmuştur. Bir başına kalmak için, kimsenin kendisini tanımadığı Brooklyn’e gelir. Bir süre sonra nicedir kayıp olan yeğeni Tom Wood’la karşılaşır. Tom’un çalıştığı kitabevinin sahibi Harry Brightman da, kaderin Brooklyn’e sürüklediklerindendir. Tom ve Harry aracılığıyla dünyası genişleyen Nathan yepyeni dostlar edinir. Giderek başkalarının acıları ve yaşam savaşları kendi umarsızlığına ağır basacaktır.”

Bence bu roman Auster’ın yazdığı romanlar içinde en umut dolu öyküyü barındıran kitabı. Gene gerçekliği okura çok hoş şekilde işleyen bir kurgusu var. Gene kurguda kafanızda sorular yaratacak bölümler olsa da, roman o kadar insanı sarıyor ki bunları boşveriyorsunuz. Hayat içinde gelişen günlük sorunlarımız, bu romanda kahramanın başına da geliyor. Ancak, sorunlar bir Hollywood filminde olabilecek şekilde teker teker ve pek fazla da zorlanılmadan çözülüyor. Hani romanın sonunun geçtiği gün “11 eylül” olması bile bu mutlu sonu değiştirmemiş. Sadece insanda “hayat devam ediyor” hissiyatı yaratıyor. Eğer umuda ihtiyaç duyduğunuz bir andaysanız, mutlaka okuyun.

Book of Illusions / Yanılsamalar Kitabı – Romanın öyküsü için, kitap kapağında şöyle yazar: “Karısıyla iki küçük oğlunu bir uçak kazasında yitiren David Zimmer, yaşayan bir ölüye dönüşmüştür, kederini alkole gömerken günlerini kendine acıyarak geçirmeyi sürdürür. Bir gece televizyon izlerken, sessiz film döneminin komedi oyuncularından Hector Mann üzerine bir belgesele rastlayınca hayata bakışı bir anda değişir. Altmış yıl önce ansızın ortadan kaybolan ve o zamandan beri kendisinden haber alınamayan bu gizemli oyuncunun filmlerinin peşine düşen, Avrupa ve Amerika’da dolaşan David, sonunda onun hakkında bir kitap yazar. Kitap yayınlandıktan hemen sonra aldığı, başka bir dünyadan gelmişe benzeyen ilginç bir mektupla hayatı geri dönülmez biçimde değişecektir.”

Yanılsmalar denildiğinde aklıma gelecek imgelerin hiçbiri bu kitapta geçen ve insanda yanılsama olduğu duygusu yaratan olaylar örgüsüyle alakalı değil. Yanılsama denince daha çok kendimi kandırma ile ilgili düşünceler geçer; gerçi bu romanda da kahraman kendini kimi noktalarda kandırdığını, olayları veya sarfedilen sözcükleri, cümleleri görmezden geldiğini itiraf eder ama gene de bana, “ölü bir adamın biyografisi”ni çeviren ve kendini ne canlı ne de ölü sayan biri için bile ilgili olabilir duygusu yaratmıyor. Kitabın ismiyle, kendisi arasında bağlantı kuramadığım ama kitabın ismini bile romantik ve hüzünlü bulduğum başka bir romanı yok Auster’ın. Tesadüfler ve başa gelen olayları seyreder gibi, bir kurban edasıyla yaşayan Auster karakterlerinin içinde çok acı çekenlerden biri David Zimmer. Güçlü ve insana kendisinin başına gelmiş duygusu yaratacak kadar gerçekçi. Kitapta hoşlanmadığım tek şey sonu. Paul Auster’ın mutlu sonlara olan zaafı , gereğinden fazla açıklama ile tam bana hiç hayal edecek bir şey bırakmamış derken, başka bir hayal malzemesi sunması bile bu mutlu sayılabilecek, insanın içini ferahlatan sonun basitliğini değiştirmemiş. Gene de üstünde düşünmeyi bırakın, sadece okuması bile insanı zenginleştirir diye düşünüyorum. En azından empati kurmak, başka pencerelerden bakabileceğini görmek adına.

Invention of Solitude / Yalnızlığın Keşfi - Babasının ölümü ardından biyografik öykü olarak tasarlayıp yazdığı bir kitap bu. Kitap iki kısımdan oluşuyor. İlkinde babasının ölümü ardından, babası hakkında düşünce, duygu ve anılarını anlatmış Auster. İkinci kısım ölüm üstünden bir sene geçtikten sonra yas sürecinde kabullenme evresine gelene dek hissettikleri ve düşündüklerinden ibaret. Daha bir kopuk parçalar halinde yazılmış ancak, kendi içinde gene de bir bütünlüğü var. Roman okumak isteyenlere göre bir kitap değil. Daha çok Auster’ı tanımak, ölüm ardından yaşananlara tanıklık etmek isteyenlere uygun olduğunu düşünüyorum.

Karanlıktaki Adam / Man in the Dark – Kitap tanıtımında, “Uçsuz bucaksız Amerika kırsalının bir beyaz gecesinde daha, dünyayı kafamın içinde döndürerek yeni bir uykusuzluk nöbetiyle boğuşurken karanlıkta tek başınayım… 72 yaşındaki eski kitap eleştirmeni August Brill, geçirdiği bir araba kazasından sonra kızı ve torunuyla birlikte oturmaktadır. Uykusuz bir gecede, anımsamak istemediği düşünceler ve olayları, karısının ölümünü, torununun erkek arkadaşının Irak’ta vahşice öldürülüşünü kafasından kovmak için, kendi kendine öyküler anlatır. ABD’nin Irak’la değil de, kendi kendisiyle savaşta olduğu bir öykü kurar. Bu hayalî ABD’de, ülke kanlı bir iç savaşa sürüklenmiştir. Gece ilerledikçe, Brill’in öyküsü gittikçe yoğunlaşacak, unutmak istedikleri bir bir geri gelecektir…” diye yazar.
Bu kitap için Paul Auster’ın ikinci defa okumaktan ürktüğüm, korktuğum tek kitabı diyebilirim. Hakikaten abartmış olmam sanırım. Zira insanın utancından veya pişmanlıklarından bile olsa kendini yok etme isteği ve bu istekle mücadelesini kitap içten içe çok güzel anlatıyor. Kayıplarımız, üzüntülerimiz ve en etkileyicisi kendi düşüncelerimizle yüzleşmelerimiz… Okurken, ara ara kendi düşüncelerime dalıp gittiğim bile oldu.

Oca 12

- Ay Sarayı (Moon Palace) Paul Auster

Bu aralar geriye dönüp neler kaçırdığımı görme günleri yaşıyorum ve buna da Paul Auster’ın kitaplarını tekrar okumak için kullanıyorum. Bilincimizin nasıl çalıştığını anlamak zor ama her yerde hüzün olan bir kitabı seçmemin de buna ilişkin bir sebebi vardır herhalde diye düşünüyorum. Kitabın her yerinde duygu açlıkları, hırpalanmışlar ve öfkeye eşlik eden korku var.

İlk okuduğumda kitabın şiirselliği, yazarın tesadüflere verdiği ehemmiyetin romantikliği hoşuma gitmişti. Aradan geçen uzun süre sonunda aklımda bu izlenimler ve beni etkileyişi dışında pek birşey kalmamış. Oysa şimdi ikinci kez okuduktan sonra, sanki Paul Auster’ın o dönemde yazdıklarını bütün halinde okuyup, analiz edilmelerinin bu duyguları anlamak için iyi olacağını düşünüyorum. Sanki hepsi başka bir bütünün şifrelenmiş parçalarını taşıyorlar. Bu izlenimimi en çok da kitaplardaki ortak noktalara borçluyum. En başında herhalde parasızlık halini seçen kahramanlar var. Şapka koleksiyonu yapan, dışarıdan sert ve güvenilmez ama tanıdıkça rahat rahat konuşup vakit geçerebileceğin duygusunu yaratan veya tali gözüküp romanın bütünlüğü içinde önemli rol oynayan karakterler. Kaybedilmiş erkek aile üyeleri, anne figürünün eksikliği. Ölmüş veya ortadan kaybolmuş. Parasızlık, açlık ve bunların sistemi bir nevi protesto aracı olarak kullanılması. Minik, satır aralarındaki kelime oyunları. Hatta “Son şeyler ülkesinde” geçen ana karakterden yararlanmak, bahsetmek kadar bu ortaklığı ileri götürmüş Auster.

Ay Sarayı’nda defalarca tekrarlanan iki unsur daha var: Tesadüflere karşı farkındalık, belki de inanç ve Tesla’nın bir cümlesi: “Güneş geçmiş, Dünya şimdi, Ay gelecektir”. Tesadüfler kadar önemli olan şeylerden biri de simgeler, simge ve yaşananlara anlam vermeye çalışmak, soyut kavramlara olan düşkünlük. Tabii bunların hepsi de beraberinde romantikliği getiriyor.

“Mr Vertigo / Yükseklik Korkusu” ve “Music of Chance / Şans Müzüğü” ile nerdeyse aynı mekanlarda geçiyor kitap. Auster’ın o mekanlarda yaşadığını düşündürüyor insana. Sanki o mekanları, o yolculukları yaşamış, tatmış, girdisini çıktısını biliyor. Zaten bir romanı roman yapan güzelliklerden biridir ya bu gerçekçilik; işte Paul Auster bunu iyi biliyor, iyi kullanıyor. Sanki Leviathan’daki karakter ile buradaki ikiz. Zaten romanın geçtiği tarih aralığı da örtüşüyor. Diyorum ya, hepsini bir arada ve öykü yerine cümleleri okuyunca, şifreleri çözüp sanki bambaşka bir öykünün anahtarını size verecekmiş gibi.

Öykü demişken, kitabın öyküsü şöyle: Tüm söylenebilecek aslında üç tane erkek karakter ve onların başlarından geçenler. Üç erkekten en genç olanı, MS kahramanımız. Diğerleri bu genç adamın hayatında gelişen olayların sonucu olarak ortaya çıkıyor ve romanda kendi önemlerini yaratıyorlar.Önce MS’in çocukluğundan bir kesit sunuluyor ve ardından hızlı bir şekilde üniversite yıllarına değiniliyor, sadece belirli önemli olaylar ve duygular üstünde duruluyor. Bu genç adam parasızlıkla mücadele ediyor okulu bitirince; pasif bir mücadele içinde “evsizler” sınıfına katılıyor. Sonrasında yaşadıkları romanlara neden roman denildiğini kanıtlar nitelikte. MS tekerlekli sandalyeye mahkum bir adamın yardımcısı olarak işe başlayıncaya kadar evsizliğin hakkını veriyor. Arkadaşlarınca sokaktan kurtarılınca yaşadıkları insana güven veriyor. “Benim çevremde de bu tür insanlar olabilir; ihtiyacımolursa beni kurtarırlar” düşüncesi biliçaltımda, üstünde dans ediyor. Ardından gelişen olaylar sonucunda üçüncü bir erkek karakteri öykünün içine giriyor. Tesadüfler, olaylar, karakterler hep romantik, hep insanın içini burkarak da olsa ısıtıyor. Arabalar, yollar, çöller…

Kaybedilenler, kaybettiğini düşünürken geri buldukların, yeni elde ettiklerin veya kaybettiğin, kaybettiğini düşünürken geri bulduğun ve yeni elde ettiğin sevgiler günlük hayatın içinde yaşadıklarımızla birleşince neler olur diye merak edersek bu romanı okuyalım derim.

Aklımda kalan en önemli nokta sanırım “tesadüfler” olurdu ama “romantiklik” te az sayılmaz. Ama bir de şu var:

kahramanın parasız kalıp son dokuz dolarının bir kaç on centini soğuk bira içmek ve serin bir ortamda vakit geçirmek için bir bara girer. Televizyonda o sırada aya ayak basan astronotlar gösteriliyordur.

“… and that was how I happened to witness the event. I saw the two padded figures take their first steps in that airless world, bouncing like toys over the landscape, driving a golf cart through the dust, planting a flag in the eye of what had once been the goddess of love and lunacy. Radiant Diana, I thought, image of all that is dark within us. Then the president spoke. In a solemn, a deadpan voice, he declared this to be the greatest event since creation of man. … But for all the absurdity of that remark, there was one thing no one could challenge: since the day he was expelled from paradise, Adam had never been this far from home”…

bunu düşünen adam işte yazar oluyor.

Oca 5

- Duman

Senaryosunu Paul Auster’in yazdığı “smoke / duman” isimli filmi, kitabını okumadan önce seyrettim. Bir sokak köşesinin yıllar boyu fotoğraflanmasıyla tanışmam bu vesileyle oldu. Yıllar sonra kitabını da okudum. Şiir gibi sarmıştı beni. Dumana boğulmuştum sanki.  Lakin, daha önceleri de hissetmeme rağmen, bugünlerde çevremde dolanan insanlar sayesinde algıladıklarımla, film daha bi başka oturdu kafama; algılarıma.

Dükkanın önünde oturuyorum. Burada tanıştıklarım, önceden tanıdıklarım, sonrasında dışardan tanıdıklarım gelip beni ziyaret ediyor; ve aynı hızla gidiyorlar. Hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyorlar. Burası – beni ziyaret ettikleri an, yer – onların hayatı değil demek istemiyorum ama ortak bir hayat o an. Hayatlarımızın kesişimi. Kendi özel hayatları, kapıdan çıkıpda, yüzlerindeki gülümsemeyi silmeleri ve ciddiyet ifadesi –yalnız yürürken kullanılan sokak ifadesi – takınmaları ile tekrar başlıyor diyorum. Veya yanlarında biri varsa, benim dumanımı silkinip yanındakinin dumanına tekrar boğulmaları diyorum.

Bir kişinin dünyanın merkezi olma durumunu genelde, o kişiyi olumsuz anlamda kritize etmek için kullanırız ama kelime anlamı ile olanaksız olsa da aslında mecazen bu merkeziyet duygusunun gerçekliğini ilk kez yakın kız arkadaşlarımdan birinin evlenmesi ile yaşamıştım. Nilgün’ün evlilik arefesinde ve süresinde yaşadıkları, hissettikleri tam olarak “dünyanın merkezi olmak” kavramı üstüne kurulmuştu.  Herkes onların sakin olması, güzel olması, eğlenmeleri, mutlu olmaları vs için elbirliği yapıp çaba sarfediyordu. Kimi geldi, evlilik seremonisine katıldı; kimi onları mobilyacıya götürdü; kimi damadın ıslanıp lekenen kravatını farkedip yedek kravatını uzattı; kimi gelinin sigarasınını yaktı, eteklerini topladı yürürken; kimi gelini kuaföre götürdü…. o günden sonra insanın, herhangi bir insanın gerçekten bir gecede olsa kendini pozitif anlamda dünyanın merkezi gibi görmesinin ancak böyle bir şekilde olabileceğini düşündüm.

Kişi olarak bu tarz merkeziyetçilikten hoşlanmasam da evimin veya mekanımın insanlarla dolmasından oldum olası pek haz etmişimdir. İsterim ki arkadaşlarım, dostlarım gelip gitsinler. Geldiklerinde ben izzet ikramda bulunayım. Eğlenceli veya ciddi farketmez, hoş sohbetler olmasını isterim. Giderlerken damaklarında hoş tatlar kalmasını isterim. Yeter ki gelsinler. Böyle durumlarda tabii ki kendimi dünyanın merkezi gibi hissetmem ama “hayatımdan, günümden bir bilmem kim dalgası geçti; bana geldi” mutluluğu yaşarım.

Mutlu olmak kolay! En azından benim için. Birinin dalgası geçsin, dumanına boğulayım, bir kesişim yaşayayım içten yeter diye düşünürüm.

Bugün dükkanda böyle oldu işte. Arkadaş veya tanıdıklarımın gelişini seyrettim. Gülümsedim. Karşıladım, öptüm onları. Karşıma oturdular. Anlattılar, sordular, dinlediler, paylaştılar ve beni öpüp uzaklaştılar. Gidişlerini seyrettim arkalarından. Kendimi duman filmindeki fotoğrafı çekilen köşe gibi, kare gibi hissettim. Varlığımı fotoğraf karesiyle özdeşleştirmem biraz garip gelebilir ama o insanların penceresinden baksak beraberce; birbirlerini tanıyıp tanımasalarda sonuçta aynı mekan ve kişi ile ilintili kareleri olduğunu görebilir, anlayabiliriz.

Bu kez aynı zaman dilimi söz konusu değil ama aynı dükkan, aynı insan söz konusu, farklı saatler, farklı günler, farklı mevsimlerde. Fotoğraf karelerine bakarsanız hemen aralarındaki farkı anlarsınız. Aralarındaki 7 farkı bulmaya çalışırmışsınız gibi yavaş ilerlemez farklılıklar. Ortak noktayı / noktaları üç – beş fotoğraftan sonra hemen keşfedersiniz. Tıpkı tek kahramanlı bir romanı okumaya benzer, fotoğraflara bakıp, onları okumak, anlamak. Bu fotoğraflarla insan böyle bir romanı anlamak, okumak, yazmak istemezde ne yapar allasen?

İste bugün başka birinin gözünden karelerimi merak ettim, dumanımın nasıl bir tat bıraktığını tahmin etmek istedim. Ben, beni tanımak istedim. Ben, benim romanımı yazmak istedim. Sizin romanınızı yazmak istedim…

Sağlıcakla kalın

Ağustos 2006

comments: 0 » tags: , ,
Ara 21

- Paul Auster “Son şeyler ülkesinde”

Bir kitap düşünün; ilk cümlesi “bunlar son şeylerdi” diye başlasın: Son şeyler ülkesinde / In the country of last things

Auster kitaba Romantiklerden Nathaiel Hawtorne’un bir cümlesiyle açılış yapar*. 1987 senesinde Auster’ın daha zengin yazın dünyasına sahip olduğu bir dönemde yazılmış. Mr Vertigo gibi bu kitabı da kolaylıkla iyi bir roman ve bu romanları yazan Auster’a da “muhteşem bir romancı” diyebiliriz. 2000′li yıllarla gelen Paul Auster ise daha çok, yıllar içinde biriktirdiği bilgisi ve geliştirdiği üslubu kullanarak kurgusu sağlam, konusu ilgi çekici best seller kitaplar yazar.

İlk cümlesi “bunlar son şeylerdi”, son cümlesi ise “sana tekrar yazmaya çalışacağım” olur. Tüm kitap aslında bir mektup. Kimi zaman sana yazıldığı izlenimini veren, kimi zaman kendi kendine konuşur veya kendini aklamaya çalışır gibi, kimi zaman sanki o sırada olan bir olayı anlatır gibi. İlerleyen sayfalarda roman kahramanının, mektubu eski sevgilisine yazan Yahudi genç, çok genç bir kadın olduğunu anlarız. Ama bu sefer insana hakikaten “kahraman” olduğunu hissettirir. Zira kitap / mektup hayatta kalma mücadelesini anlatan bir roman ve kahraman da, mektupta anlatılan süre boyunca hakikaten hayatta kalmayı öyle ya da böyle başaran bir kadın. Ama sonrasının ne olacağı o kadar malum değil, hatta mektubun gönderilip gönderilemeyeceği bile belli değil. Zira, mektup kitabın her köşesinde ölüm gizli; insanın içini sürekli adrenalinle dolduran, kaybetme ve ölüm korkusunun eksik olmadığı cümleler dolusu sayfalar.

Öykünün kurgusu 2000′li yıllarında yazdıkları kadar sağlam değil ama siz bunlara takılmıyorsunuz ki; zira kahraman ile beraber hayatta kalma mücadelesi içindesiniz. Söz konusu o günkü yiyeceğinizi bulmak, yaşamak iken, kim takar kurguyu? O günkü rızkınızı çıkarmışsınız, bu soğuk kış günlerinde başınızı sokacak bir delik bulup sokaklardan kurtulmuşsunuz, yaralarınız iyileşmeye başlamış; kim takar o toplumda bahsi geçen hükümetin nasıl seçildiğini, kim takar uçakların unutulup bilinmediği, posta sistemin çöktüğü bir zamanda sokaklarda dolaşan arabaya saldıranların neden olmadığını veya ayakkabınız çalınacağı için düşmekten korktuğunuz sokakları dolduran insanların bir hayırseverlik evine neden saldırmadıklarını? Öykünün ilgi çekciliğini Auster o kendine özgü, kelime oyunlarıyla süslediği üslubuyla zenginleştirmiş. Ama her ne kadar öykü kurgusunda sıkıntı olduğunu söylesem de, Auster’ın karakter kurgulamaları her zaman çok sağlam ve zengin. Hele bir karakteri anlatamaya başlamasın, sanki cismen karşınızda dikiliyormuş, veya yanıbaşınızda oturuyormuş gibi hissedersiniz.

Yazar öykünün orasına, burasına hepimizin ihtiyaç duyduğu sevgi ve umut gibi duyguları insanı süründürmeyecek kadar az ama öldürmeyecek kadar da çok koymuş. Yani kahramanımız arada tökezlese de hep ileriye bakabiliyor, yaşadıkları şehirde olmasa da bile gittikleri yerde daha umutlu olabileceklerini söyleyebiliyor. Böylece bize okuması zevkli, kahramanın yerine kendimizi veya öykünün geçtiği şehir yerine kendi dünyamızı koyabileceğimiz bir roman sunuyor. Dediğim gibi, Auster’ın eski kitapları kurgusunda ufak tefek sorunlar olsa da, çok daha renkli, çok daha romantik ve okuması da bir o kadar zevkli.

__________________

*”Not a great while ago, passing through the gate of dreams, I visited that region of the earth in which lies the famous City of Destruction / Kısa bir süre önce, rüya kapısından geçerek yeryüzünün ünlü Yıkım Şehrinin yayıldığı o bölgesini ziyaret ettim”.

Ara 14

- Paul Auster vs Mr Vertigo (Yükseklik Korkusu)

Orijinal İngilizce ismiyle Mr. Vertigo, Türkçe basılan adıyla Yükseklik Korkusu 

1994′de ilk basımı gerçekleştirilen bu kitap beni nedense hayli etkilemişti. Geçenlerde ikinci kez okuma lüksünü verdim kendime. Farkettim ki; beni o kadar çok etkilediğini düşündüğüm romanın duygusal olarak hoşuma gitmeyen kısımlarını hafızamdan silmişim veya hiç kaydetmemişim. İyiki de okumuşum; bu sayede hem kendimi, hem de kitabı tekrar analiz etme imkanım oldu. Zira bu kitabın önemli özelliklerinden biri analiz. Bu kitabın bir kısmını çok net hatırlarken, neden bir kısmını hiç okumamış gibi unutmuşum, hatırladıklarımın ve unuttuklarımın önemi ne, bende nasıl bir duygu oluşturmuş, neleri çağrıştırmış diye düşünmemi sağladı. Auster, işte bu şekilde, nerdeyse kahramanın her önemli hareketini bir psikiatrist edasıyla kahramanın kendisine analiz ettirmiş.

Kurgu insanın gerçeklik algısını değiştirebilecek kadar sağlam. Bir gün görüştüğüm bir yazar “romanın güzel ve iyi roman olmasını sağlayan en önemli  özelliğinin, okura kitapta yazanları gerçekmiş gibi hissettirmesi” olduğunu söylemişti. İşte bu roman o gerçeklik algısını muhteşem şekilde hissettiriyor.

Roman kahramanı hikayenin başında 9 yaşında olup, anası, babası ölmüş ve zalim bir dayı elinde sokaklarda dilenerek büyüyen bir çocuk; Walter. Romanın duygusal kahramanı olan Yehudi ise çocuğu Saint Louis sokaklarında bulup, ona kendisiyle gelirse, uçmayı öğretme sözü veren bir Macar sihirbaz. Mekan, 1920′lerin sonundaki Amerika. Amerika diyorum çünkü hikaye hakikaten, biraz abartırsam, Amerika’nın tüm şehirlerinde geçiyor. Kahraman her Auster romanında olduğu gibi bir beyzbol ve şehir fanatiği. Walter’ın uçmayı öğrenme esnasında iki kahramanın birbiriyle ve çevresiyle kurduğu ilişki, kişiliğinin temellerini atıyor. Sevgi ve güven, kaybetme korkusuyla birleşiyor. Walter önce uçmayı öğreniyor, ardından her geçen gün bir bir elindekileri önce kaybediyor, sonra başka değerler kazanıyor. Zaten hikaye eden kişi de, hikayede kitabı yazan da Walter. Sanırsınız Auster  sadece ismini vermiş kitaba. O kadar gerçek anlatmış ki, Walter arada kendini kaybedip hızla ileri tarihlere gidince, kahramanı durdurup “nerde kalmıştık” dedirterek anlattığı güne geri döndürüyor. İç hesaplaşma gibi kendine neyi, nasıl, neden yaptığını sorgulatıyor. Bir çocuğun, bir ergenin, bir kadının, bir erkeğin duygularını olağanüstü bir empatiyle resmediyor. Gören de Auster aynı anda hem bir erkek, hem bir kadın, hem bir çocuk, hem de bir ergen zanneder.

Bence, kesinlikle okunması gereken kitaplardan.

Ara 8

- Son kitabı Sunset Park ve Paul Auster

20. yüzyıl Modern Amerikan edebiyatı çatısı altına alınabilecek Paul Auster, yeni bir kitap daha yazmış: Sunset Park.

Paul Auster, benim kitapların ilk cümlesine ilgi duymamı sağlayan bir yazardır. İnsanın ilk cümleden ilgisini öyle bir çeker ki, insana “acaba aksiyon kitabı bir best seller mı, yoksa edebi bir yapıt mı bu?” diye sordurtur. Sunset Park’da işte öyle bir kitap ve ilginizi hiç eksiltmeden kitabın sonuna kadar da besliyor.

Roman, arka planda son Amerikan ekonomik krizinin insan yaşamlarını nasıl etkilediğini gösterirken, her zaman ki gibi içimizden biri olabilecek bir hayatın kesitini sunuyor. Kişileri tanımlarken seçtiği kelimeler insanı şaşırtıyor, roman örgüsünün ve her zaman ki gibi roman kahramanlarının beyzbol fanatikliği ise aşinalığı ile rahatlatıyor. Anlattıklarının bilindikliği, New York’a gitseniz o restoranı, o evi elinizle koymuş gibi bulabileceğinize dair size güvence veriyor. Aynı zamanda roman ilerledikçe okurları başka kitap, müzik ve filmlere yönlendiriyor.

Roman kahramanımız için Sunset Park üstündeki bir ev veya geçmiş on, onbeş yılını irdelediği Milles Heller diyebiliriz. Seçimi size bırakmış Auster. Ben gayet romantik bir şekilde evi kahraman olarak seçtim. Ev, sahipleri tarafından ekonomik kriz sebebiyle terkedilmiş, belediyeye geçmiş. Romanın örgüsünde geçen kişilerden dördü, belediye onları atana kadar bu evi mesken ediniyor. Kişilerin evi mesken edinmeden önceki hayatlarına dair ipuçlarıyla zengilenleşen roman bazı bazı insana kendi hayatındaki kimi olayları sorgulamasını, kendi hayatına bakmasını sağlıyor. Aslında roman evin mesken edinildiği sürede kişilerin başından geçenleri, geçmişlerini örerek ve diğer insanlarla ilişkilerini, birbirleriyle bağlantılarını kurarak ilerliyor ve bu hayatın sadece bir kısmını bize sunarak, gerisini hayal gücümüze bırakıyor.

Kitaptan aklımda kalan anahtar kelimeler: Sunset Park, ikinci dünya savaşı sonrası çekilen filmlerden “The best years of our lives” (hayatlarımızın en iyi yılları), Green-Wood mezarlığı, Paul Auster klasikleri olan beyzbol ve başka yazar, sanatçı isimleri zikretmesi, bağımsız film şirketleri, bağımsız yayıncılar ve sevgi. Sevgi her zamanki gibi güçlü ve yaşama bağlayan bir duygu iken, aynı zamanda sevdiklerimize karşı da bizim vicdan azabıyla yanma sebebimiz. Korkularımızı besliyor, hayatımızı yönlendiriyor. Auster’da bunları kullanarak bizi okurken kendimiz ve sevdiklerimizden uzaklaştırıyor, sonra da her ikisine birden yakınlaştırıyor…