Oca 28

- Beklenmedik süprizler / Süpriz kent Mardin

Kısa veya uzun süreli yolculuklara çıkarken kocam veya ben birbirimize küçük notlar bırakırız. Bazen evin garip noktalarına, bazen bavul içine, bazen aynanın üstüne, bazen biletin kenarına yazılan küçük bir not olur bunlar. Eskiden böyle değildik pek ikimizde ama yaşlandıkça insanlar romantikleşiyor sanırım bizde de bir birbirine düşkünlüktür gidiyor. Bazen yanyanayken bile minik süprizler yapabiliyoruz birbirimize. Bir cümleyle veya gelen bir çiçek, bayram seyran olmadan alınan bir hediye. Süprizleri seviyoruz işte. Beklenmedik anlarda gelen süprizlere özellikle bayılıyorum. Yani doğumgünlerindeki, bayramlardaki gibi beklenen süprizlerden bahsetmiyorum. Yorgun,  herhangi bir günün ardından kös kös eve giderken yolda karşılaştığın bir insan, evde bekleyen bir demet çiçek, aldığın bir telefon, mektup mesela..

Önceki bayramlardan birinde Mardin’deydim. Beklenmedik bir şehir, süpriz şehir diye tanımlıyorum artık bu kenti. Mardin iki ayrı şehirden oluşuyor aslına bakarsanız. Tepeye kurulmuş “Mardin” denilen eski şehir ve tepenin eteklerine kurulmuş “Yenişehir” denilen yeni bir kent. Mardin’e gidelim denilince tepeye, eski şehire çıkılıyor. Fotoğraflarda, belgesellerde gördüğümüz şehir işte bu şehir. Dört günlük kaçışımızda görmek istediğimiz yerlerden biriydi Mardin. Yanımızda Diyarbakır’da doğmuş büyümüş bir arkadaşımız vardı. Sağolsun hem rehberlerin, hem de yaşayan insanların bildiği yerlere götürmeye çalıştı hep bizi.

Mardin’e bir akşam üstü vardık, Hasankeyf arkasından. O akşam keyifli eski bir binada yemek yedik. Eski kervansarayda kalıyorduk ya, binanın taşı duvarı dışında pek bi eskiliği kalmamışlığından, hoşnut olmamıştım. Ama genede betondan güzeldi işte, insan ve yaşanmışlık kokuyordu. Pimapen tarzı pencereler yoktu ve herşey ahşap veya taş olduğundan duvarlar bile canlı gibi nefes alıyordu.

Neyse efendim, ertesi sabah arkadaşımız bizi bir manastıra götürmek istedi, herkes bayılarak atladı; ben hariç. Ben, tanımadığı bir yere gidince müzelerinden önce sokaklarını dolaşan, sinemasına gidip yerli ahali ile film seyretmekten hoşlanan garip biriyimdir aslında. Yani şehrin normal yaşayışını öğrenmek isteyenlerden. Hani kediniz vardır da evde siz yokken ne yapar diye merak edersiniz ya, işte ona benzer birşey. Ben orada değilken o insanlar ne yapar, nerelere gider, hangi sokaklardan geçip nereden ne alırlar, onu tasavvur etmeyi sevenlerdenim. Oradan dönüş sonrası için aklımda gündelik yaşama dair resimler kalsın isterim. İşte o yüzden kısıtlı zaman içinde manastıra gitmek yerine soğukta, sokaklarda biraz da olsa tek başıma dolaşmak istedim. Hangi ara sokağa girersem ne görürürüm, nereye çıkarım diye öğrenmek istedim. Ara sokak bakkaliyesinden şeker ve su almak, sahibi ile laflamak anlayacağınız.

Kervansarayın önünden arkadaşlarımı yolculadıktan sonra içerdeki yöre çalışanlarıyla sohbet ederek sabah çayımı içtim. Bana hangi sokaktan başlayabileceğimi tarif ettiler. Eski usul fotoğraf makinamı ve gözlüğümü boynuma taktığım gibi daldım ara sokaklara. Önce, Mardin’in ünlü “abbara” denilen tünel sokaklarından yukarılara doğru çıktım.  Boş ve kocaman bir bina gözüme çarptı. Açık kapılarından korka korka, aklıma türlü korku filmi senaryolarından enstantaneler gele gele gezdim binayı. Tepeden aşağıya bakan bir pencerenin içine oturup sigara içtim, dinlendim. Makinamın filmini kontrol edip, aklımın uçmuşluğunu dinginledikten sonra çıktım gene boş sokağa. Kafayı kaldırdığımda bana seslenen yüzler, sesleri duymama olasılığıma karşın sallanan ellerle karşılaştım. Bu sefer aklıma hiç bir korku duygusu düşmeden sallanan ellere doğru gittim. Sokaktan bir kat yukarıda, balkon gibi bir yerdeydiler. Yaşlısı, genci vardı aralarında. Derisi büzüşmüş veya gergin eller, gülümseyen yüzler. Mardin’de bazen bina girişlerini bulmak zor oluyor. Bizim gibi yeni şehirlere alışık insanlar binanın girişinin yan bina ile aralarında bulunan dükkanın köşesinden olabileceğini aklına getiremiyor sanırım. Yukarıdan seslenen insanların talimatlarına rağmen, kelimenin tam anlamıyla birbuçuk dakikada bulduğum girişten geçip, arkadan yukarıya açık havada çıkan merdivenleri tırmanırken modernliğime birsürü söylendiğimi çok net hatırlıyorum. Meğer bina yaşlılar yurdu imiş ve bayram günü insanlar yakınlarını bekliyormuş. Bana seslenmelerinin sebebinide, Mardin sokalarında daha sonra ilerleyen saatlerde dolaşırken anlayacaktım. Burası gerçekten eski bir şehir ve Hindistan’lı Anna’nın kapısını kapatmamaktan hoşlandığı gibi insanların birbirine güven ve sevgi duyduğu, tanımasa da birbirleriyle konuşup, tokalaştığı bir kent.

Yaşlılar evinde ikram edilen çayı içerken beylerle sohbet ettik. Kendileri ayakta durdular karşımda ama beni oturtular. Sigara ikram ettim, beraberce içtik, kendilerinden ve Mardin’den konuştuk. Arkadaşlarım dönmeden, ben daha sokaklarda burnumun doğrultusunda dolaşmak istediğimden ve azalan vaktimin dürteklemesiyle onları bırakıp sokaklara döndüm. Bulduğum bir bakkaldan bisküvi ve su alacaktım ki karşıma O çıktı; Tuncay. O gün bugündür aklımdan eksik edemediğim bu çocuk-delikanlı beni çok etkiledi. Benimle arkadaşlarım geldikten sonrada dahil olmak üzere tüm gün sokaklarda dolaştı. Önceleri beni takip eden bayram çocuklarından biri sandım O’nu. Sonra anladım ki öyle değil, benim gibi… Ailesine benimle beraber olduğunu ve kendisini merak etmemelerini haber vermesini istedim. Çünkü hayatımda ilk defa başıma buyruk dolaşırken bir yol arkadaşım olsun istemiştim. Sağolsun kırmadı beni. O’da benim kadar keyf aldı sanırım yol arkadaşlığımızdan.

Önce beni gerçek bir eski kervansaraya götürdü. ‘Gir içeri bizim komşumuz onlar, gezdirirler sana içeriyi. merak etme rahatsız etmezsin sen bizi’ diye beni teşvik eden Tuncay olmasaydı böyle biryeri hayatta göremezdim. Arkadaşlarımın hiçbiri de göremediler maalesef.

İçinde bir koca aile – kızları, damatları, oğul ve gelinleriyle, torunlarla – içiçe yaşıyordu. Hepsi bir göz odada değil tabii ki. Kervansaray bu; adı üstünde çeşit, çeşit odası olan koca bir bahçenin içinde ve çevresinde. Ev ahalisinin içinde, babaların en yaşlısı olan baba, birkaç zaman önce bahçenin bir kısmının çökmesiyle kervansarayın altında koca bir sarnıç-su deposu olduğunu keşfetmiş. Allahtan içine düşmüş ama kendisine birşey olmamış. Beni, sarayı dolaşırken o tür tehlikeli yerlerden uzak tuttu. Eskiden atları katırları bağladıkları alanları bozmadan ama kendilerine uygun bir stil ile depo alanı olarak kullanmaya başlamışlar. Gezdim. Gördüm. Eskiden yemek yenilen, bizim kaldığımız eskimsi ama yenilenmiş kervansaryada lobi olarak kullanılan alan, onların salonlarıydı. Misafirlerini orada ağırlıyorlardı. Nişlerdeki süslemeleri, bezemeleri çok bozulmasın diye perdelerle kapamışlar. Açtılar, gösterdiler. Mest oldum. Tuncay dışarda bekliyordu. Söyledim, ayıpladılar beni, gidip çocuk-delikanlımı getirdiler içeri. Beraberce oturduk, arada kimseye çaktırmadan birbirimize attığımız gülücük ve mimiklerle bir süre sonra şekerimizi yemiş, çayımızı içmiş ve aynı anda ayağa kalkmıştık. O kalkma anında gözüm karardı, başım döndü, beynimin salgıladığı mutluluk hormonu fazla gelmişti anladığım kadarıyla. O kadar mutlu, o kadar keyifliydim. Kendimi sultanlardan farklı görmedim o gün hiç. Sanki dünyanın merkezi bendim ve burada bunu hiç çekinmeden herkes bana yaşatmaya çalışıyordu.

O gün içimdeki duygular o kadar yoğundu ki, size bunları yazabilmek için üstünden üç bayram geçmesi gerekti. Anca kendimi toparlayıp bu şehre layık olabilecek bir giriş yapabileceğimi hissettim. Bunun için de bir başka bayram geçip, annemin yanına gidip, gene kendimi o merkeziyette bulmam gerekti.

Eski kervansaraydan çıktığımızda makinamı Tuncay’a verdim. İlk defa eline bir fotoğraf makinası alıyormuş Tuncay. Bilebildiğim kadarıyla, ne zaman ne yapması gerektiğini kısa kısa öğrettim ve ona bıraktım kendi görüş açımı. Ben ‘bu binayı şu açıdan çeker misin canım’ dedikçe ayarları yaptı ve bastı deklanşöre Tuncay. Istanbul’a, eve dönene kadar bastırmadım fotoğrafları. Tuncay kadar süpriz olsun istedim Tuncay’ın fotoğraflarının. Ve burada basılan fotoğrafların bir kısmı benim bakış açım ve O’nun emeği, bir kısmı da sadece O’na ait.

Arkadaşlarımla buluşana kadar gezdik Tuncay’la bir başımıza. Sonra aramıza arkadaşlarım katıldılar. Evet bir araya gelmedik, bize katıldı arkadaşlarım. Sanki onlarda Tuncay’ın büyüsüne, Mardin’in süprizli sokaklarının verdiği hastalığa yakalanmış gibi. Ama akşam üstüne doğru gerçekten yakalandılar bu hastalığa. Gözlerinde gördüm. Kanıma karıştığını bildiğim gibi, onlarında bakışlarında hissettim bunu.

Hep bereber sokaklarda dolaşırken, kalenin eteklerinde bulduk önce kendimizi. Hayran olduk, bakakaldık bozkıra, manzaraya, kaleye. Fıkrada, önündeki hangi yemeği yiyeceğine karar veremeyip açlıktan ölen eşek misali, başımı hangi yöne çevireceğimi bilemedim. Aptallaştım. Bir dağa, bir doğuya, bir bozkıra, bir eski bir yeni şehre, bir batıya bakar buldum kendimi, başım döndü gene. Şehirdeki camiler, medrese ve eski taş binalar aklımı başımdan aldı. Hele, aşağı doğru yola çıkıp gene ara sokaklara daldığımızda bizi evlerine bayramlaşmaya çağıran birkaç kadını görünce hepten gözlerim karardı. Evlerinin önünde oturup kaldım önce. Sonra kocam kaldırdı beni ve hep beraber içeri girdik. Tuncay’la gizli gizli fısıldaşıp fotoğraflarını çektik ev sahiplerimizin. Tuncay’a kola, bizlere kahve ikram ettiler; büyük büyük ev sahibesinin koynundan çıkardığı anahtarla kapısını açtıkları dolaptan alınmış şeker tuttular. Gene bakıştık Tuncay ile. Yanıma bağdaş kurup oturmuş büyük büyük ev sahibesinin dizlerine başımı dayayınca diğer yol arkadaşlarımın şaşkın bakışlarına aldırmadan, kocam da dayanamadı bir fotoğrafta o çekti. Nede olsa alışık karısının ortama ayak uydurmasına, deliliklerine.  Ve ben mutluluk ile keyften kendimi boğuluyormuş gibi hissettim.

Sonra telkari yapımını seyrettik az biraz Mardin’in küçük kuyumcularında. Tuncay’ın ara sokkalardan birinde kalmış bakır işi yapan amcasından hediyelik aldık. Rehber olmayan rehber arkadaşımızın götürdüğü ahbabından eskiler aldık. Bize hediye edilen parçalara sevindik, mutlu olduk. Tuncay makinaya yeni film aldı, filmi içine takmasına izin vermeyen fotoğrafçıya kızdık. Sokaklarda kaybolduk. Esnaf lokantalarından birinde yemek yedik, açık havadaki aile çay bahçelerinde dinlendik, çay içtik. Tuncay’la geleceğe dair sohbet ettik. Sevdik O’nu, kendimizi sevdirdik, konuştuk O’nunla. Dösim’e girdik, çalışanları seyre daldık, zamanı unuttuk. Akşamın oluşuna, zamanın bu hızda akışına hayret ettik.

Ve süprizlere aşık ben, bu süpriz kente aşık oldum. Tuncay’ı aklımdan çıkarmadım. Bu satırları yazabilmek için, bu şehri içine sindirebilmeyi bekledim. Daha da çok iyi sindirebilmiş değilim ama genede annemin yanına yaptığım bir yolculuk yazabilmemi sağladı. Biliyorum kendime süpriz yapmak istediğim bir başka zaman gene Mardin’e gideceğim ve sindirmeye çalışacağım bu kenti içime. Bu görgüsüzlüğüm, bu merkeziyetçiliğim geçecek o zaman, anlayacağım ki bu kent herkese bunu hissettiriyor, kendisi süpriz kent; hangi duyguyu istiyorsanız o duyguyu size açıyor, sunuyor. Ana kucağı gibi…

Sağlıcakla kalın….

Ocak 2007

comments: 0 » tags: , , ,
Oca 6

- Genç bir erkek bana durup dururken pembe gül verdi

Daha önce duymuştum İtalya’ya giden arkadaşlarımdan veya görmüştüm filmlerde. Ama hepsi de Frasa veya İtalya hakkındaydı ve O erkeklerin ne kadar flörte meraklı olduğuyla ilgiliydi. Ama ister inanın ister inanmayın ben buna Turkiye’de, hem de Diyarbakır’da tanık oldum. Bizzat başıma geldi ve çantamdaki defterin arasinda o pembe gülü hala sakladığım için kocam kızar gibi yapar hala bana.

Diyarbakır’a giderken, arkadaşlarım (sağolsunlar ama) kendimi, tam da Türkiye’ye ilk defa gelen bir Avrupalı gibi hissettirdiler. Korktuğundan bahsedenler, son günlerdeki terör olaylarından dem vuranlar, kapkaç ve yobazlık konusunu işleyenler yani aklınıza ne gelirse söylediler. Bu noktada, böyle düşünen insanlara ve arkadaşlarıma şunu söylemek istiyorum. Ben Istanbul’un göbeği Taksim’de sürdüyorum yaşamımı. Kapkaç deseniz burada (ki son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre Istanbul sokak çoçukları özellikle kapkaç konusunda Diyarbakır ile aynı oranlara sahipmiş), ne zaman bir gösteri olsa, birileri birşeye kızıp protesto etmek veya sesini duyurmak istese gene burada. Yobazlık mı dediniz? Taksi şöförü Kasımpaşa’daki evi görmeye gittiğimde beni evin sahibiyle yalnız bırakmıyor, “ne olur, ne olmaz abla” diyor. Sanır mısınız ki ben çok rahatım Istiklal caddesinde yürürken askılı bluzum ve kısa pantolonumla veya tavuk pazarında dökümhanelere girerken beni kabul ettiklerini, benimle yüzüme bakarak konuştuklarını mı sanıyorsunuz?

Bizler belli bir zümrede yaşayan insanlarız. Avrupadakiler gibi. Çevremizde bizim gibi insanlar var. Entellektüelsek, akademisyensek, yamacımızda entellektüeller var, akademisyenler var. Ama dünyamızı hafif çaplı da olsa geliştirebiliriz sanırım. Mesela, üniversite mezunu bir resim hocasının, ilkokul mezunu heykeltraş bir kocası var. Avukat kız arkadaşımızın bir lise mezunu, 20’li yaşlarının sonuna gelmesine rağmen henüz kolunda bileziği olmayan bir kocası var veya Kapalıçarşı’da dükkan sahibi lise mezunu bir arkadaşım bana okumam için Osmanlının bilinmeyen tarihine dair bir kitap ödünç verebiliyor. Benimle Ermeni sorununu tartışabiliyor.  Cervantes romanında, Don Kişot’a “bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” dedirtmiş. O ki yeldeğirmenlerine savaş açtırmış ama yol arkadaşı olarak O’nun hizmetkarını seçmiş.

Neyse efendim, Diyarbakır’da geçirdiğim ilk gün başıma bir olay geldi. Sokakta yürüyordum. Diyarbakır’da! Genç bir erkek (aslında çocuk desek daha doğru olur) bir taraftan arkadaşını taşıdığı el arabasını iterken, bir taraftan bana pembe bir gül verdi. Yürürken elimi uzattım, yürürken gülü aldim ve yürürken gülü koklayıp gülümsedim. Sonra filmlerdeki gibi yürürken döndüm baktım, O’da arabayı iterken dönüp bana bakıp gülümsüyordu ve “çok güzelsiniz” dedi, teşekkür ettim. Ben bu sahneyi sadece deodorant reklamlarında veya filmlerde görmüştüm. Muhtemelen beni hatırlamıyordur bile, hatta birine gül verdiğini ve onun yaşamında bir iz yarattığının da farkında değildir. Halbuki Diyarbakır’lı ve elinde bahçeden koparılmış mis kokulu pembe gül, ayağında plastik terlik ile o yaz akşamüstü benim gönlümü çaldı da haberi yok. Aslında böyle bir cümle kurarak bile, benim dahi önyargılarım olduğunu gösterir. O yüzdendir ki, o gülü hala defterimin arasından çıkarıp kokluyorum arada. Çok da güzel kokuyor mendebur, uzun suredir böyle bir gül koklamamıştım. Hep gülümseme yayılıyor yüzüme.

Kısa bir yolculuk yaptım Diyarbakır’a. Bana kendimi Avrupalı hissettiren arkadaşlarımın dediklerinin tersine olaylar yaşadım, tam tersi hissettim. Eğitim veya ekonomik sınıflara bağlı ilişkilerin kurulmadığını gördüm, genç bir erkekten gül aldım, insanlarla sohbet ederken yaşadığımı, nefes aldığımı farkettim. Tıpkı Avrupalı arkadaşlarımdan Türkiye’ye ilk geldiklerinde düşündükleri gibi. Hayatımda bir kırılım oluştu, bir iz kaldı. Değerlerime yeni güzellikler katıldı.

Efendim, Diyarbakır hakkında kitap, broşür veya internet sitelerinde bulunabilecek gezi yerlerini değil, bana yaşadığımı hissettiren yerleri ve olayları anlatmak istiyorum. Yoksa çok yer var ama siz onları zaten görürsünüz, öğrenirsiniz.  Mesela beni çarpan yerlerden biri surlar oldu.  Istanbul gibi, Brugge gibi Diyarbakır’ın da sur içinde kalan ve sur dışında kalan yerleşim alanları var; lakin surlar Istanbul’un tersine şehrin ilk yerleşim biriminin tamamını çevreliyor, yani yıkılmamış ve ayakta. Hatta sur kulelerinden kimisi sanat galerisi, atelyeleri olarak kullanılmak üzere restore bile edilmiş. Ve surlar çok değişik taşlardan yapılmış. Zaten Diyarbakır’ın eski isimlerinden biri Kara Amid. Taşlardan geliyormuş. Sordum bana iki tür taş kullanıldığını söylediler. Diyarbakırlılar bu taşlara dişi ve erkek taş diyorlar. Güneydoğuya mahsus özel taşlar. Yer gök o taşlarla dolu. Dişi taşların anladığım kadarıyla yüzeyleri düz ve granite benzer bir dokusu var. Erkek taşlar ise daha pürüzlü yüzeylere sahip. Ama ne olursa olsun, taşlar insana görkem ve azamet duygusunu yaşatıyor. İnsanın, Tanrıları kızdıran Babil’in ünlü kulesinin bile bu taşlardan yapıldığını düşünesi geliyor.

Sonra en “kötü” değil ama “kötü” mahallelerinden birine girdim. Daracık ara sokaklar, arnavut kaldırımı yollar, taş evler ve evlerin arasında birdenbire karşına çıkan 13 – 14. yüzyıldan kalma bir Kilise… Aynı taştan ve Zaza, Türk, Kürt, Ermenilerle beraber yaşadıkları sokakta Kaldani Katolik Kilisesi. Süryani görmeyi bekliyordum ama adını bile ilk defa duyduğum bir gruba ait bu kiliseyi, hem işler durumda hem de öyle bir mahallede görmeyi beklemiyordum. Kilise gayet iyi durumda ve Diyarbakır’daki Süryani Kilisesinin rahibi, ayda bir kere bu kilisenin cemaatine ayin yapıyormuş. Çok az kişi kalmış Kaldani Katoliklerinden ama hala calışıyor kilise. Sadece eskiden kiliseye ait bir köşk varmış bahçesinde, artık o çok virane durumda. Ne hoş ki, bu aralar arkeologlar ölçüm yapıyorlar orada, Papa’ya restorasyon projesini götüreceklermiş; ki bütçesi onaylanırsa o köşkde yaşayamaya tekrar başlayabilsin. Kapıyı çalıyoruz, kilisenin görevlisi bizi gezdirdi, hatta gezdirmekle kalmayıp bize kilisenin, buradaki Hristiyanların ve Diyarbakır’ın kısa bir tarihçesini bile anlattı. Çok kibar ve bizden biriydi Zeki Bey. İnançların insan ilişkilerinde belirleyici olmadığı ama saygının önemli olduğunu düşündürten bir anlayışla, bizden belimizi kapamamızı, sesimizi yükseltmememizi isteyen Zeki Bey bir Keldani imiş. Orada yaşayan arkadaşlarımdan biri “Zeki Abi” diyor kendisine. O da okulunun nasıl gittiğini soruyor, espirileriyle beni gülümsetiyor. Konuşması bitip, izin verdiğinde fotoğraf makinama sarılıyorum.

Bir de sokaklarda dolaştım. Sobacıları, yerel kıyafet, eşya satan turistik olan ve olmayan dükkanları dolaştım. Mahalle içinden peynir aldım. Elinde mendil, okul gereci, gerekli, gereksiz malzemeler satan çocukları gördüm. Sokak aralarında elinde bir torba sebze, meyve olan okul çocuklarını gördüm. Hepsinde aynı bakış ve ısrar var.  Bense bu bakış ve ısrarı biliyorum, çok aşinayım. Hergün hayatımı yaşadığım şehirde görüyorum, konuşuyorum onlarla; diyorum ki hiç olmazsa bunlar içki veya uyuşturucu almak için sokakta değiller. Gerçi genede sokaklara bırakılmasına mazaret olmasa da, dilenmek yerine satarak para kazanmaya calışmaları veya bu paranın uyuşturucuya gitmeyecek olması beni biraz daha anlayışlı kılıyor.

Sonra, pazarda eyer ve eyer üstüne kilim kaplayan yaşlı ve genç ustalarla tanıştım. İşlerine gösterdikleri saygıyı görünce, Istanbul’da tamir ettirmeye calıştığım ama aslında yeni olan çantamı yapan usta aklıma geldi. Diyarbakır’da tüm bu tarz el emeği ile para kazanan dükkanlar aralara sıkışmamış henüz, aradığın zaman bir turist bile olsan bulunabilir lokasyondalar. İnanmazsınız, sokakta dolaşan tekerlekli, seyyar lunapark bile vardı. Sizler hatırlarmısınız bilmiyorum ama benim çocukluğuma ait anılardan biridir bu seyyar lunaparklar. Sizi döndürür, sallar, güldürür ve eğlendirir. Gerçi binemedim lakin beni genede güldürdü, içimi ısıttı.

Gittiğim her yerde bana nereli olduğumu sordular. Başımda yerel başörtüsü ile “Diyarbakırlıyım” dediğimde ise, iddiayi kazandıklarını öğrendiğim yaşlı beyler oldu. Ama gençler inanmamıştı. Ki en çok onların inanması gerekirdi, çünkü orada da vücudunda bir sürü dövme ile, saçlarını beyaza, sarıya, kırmızıya boyatan genç kadınları, genç erkekleri görmüştüm. Nedense yaşlılar her zamanki ve her yerdeki gibi daha esnekler. Herhalde onların değişimi görmesi ve gençlerden daha fazla sevgi dolu olması bu esnekliği sağlıyor.  Bunu Amsterdam’da da görmüştüm. Bu bakış, bu anlayış, bu samimiligi. İzmir’de, Paris’te, Ankara’da da görmüştüm ve hepside yaşlı yetişkinlerdi.

Bir de eskiciler ve antikacılar var  bahsetmek istediğim. Ve Diyarbakır’lı diğer arkadaşımın bana anlattıkları. Burada, sur içinde, eskiden değil, çok kısa zaman öncesine kadar neredeyse her evin el işi yapımı ahşap kapı ve pencereleri varmış. Plastik pencereler şu an her yerde ama en kötüsü kapılara olmuş. Eskici ve antikacılar o kapıları satın almışlar. Eskiden sabah kalktıklarında, herkes kendi kapısının önünü önce süpürür ve yıkarmış. Sonra o temiz kapının önüne oturur, komşuları ve esnafla sohbet eder, çay içerlermiş. Fakat, artık bu bölgede el işi ve ahşap sadece bir kapı kalmış. Ve orada yalnız bir yaşlı kadın yaşıyormuş. O, kapısını ölene kadar satmamakta kararlıymış ve hala sabahları kapısının önünü temizleyip, esnafla sohbet ediyormuş. Evi ve kapıyı gördüm ama kendisiyle maalesef tanışamadım.

Ben Diyarbakır’da kayboldum; ağladım, mutlu oldum, genç bir erkekten gül aldım, hikayeler dinledim, güldüm. Bugüne dek bulunduğum çoğu şehirde bu büyüyle karşılaşmamıştım. Dünyanın en romatik şehri olduğu iddia edilen Paris’de bile bu şekilde hissetmemiştim; farklıydı; daha hayal gibiydi. Diyarbakır’da ise bir büyü var. Yaşayan bir büyü ve şehri gördüğünüzde, dinlediğinizde duyulabiliyor. En çok da duruşu olan yetişkinleri ve çocukları tanımaktan mutlu oldum. Yetişkinler neysede, çocuklar beni büyüledi. Bir çocuğun duruşu olması belki de hayatla çok içiçe olması, hayat mücadelesinin ne olduğunu öğrenmesi ve belki de ailesinin duruşudur.

Bu yazımı duruşu olan çocuklara, sevgi dolu ve anlayışlı yetişkinlere, en çokda bana gül veren genç erkeğe adıyorum.

Ekim 2005

comments: 0 » tags: , , , ,
Ara 29

- Ege

Plajda, Statü Endişesi’ni okumaya baslamıştım ki aklıma geldi: Statü, insanı toplum içinde yücelten veya yerin dibine sokan bir kavram. Aslında 20.yy veya modernitenin geliştirdiği bir kavram diyesim geldi ama itiraf etmeli ve yalan söylememeliyim; bilmiyorum eskiden de varmıydı.  Muhtemel vardır. İnsanın öğrendiği ve sanırım yerleşik düzene geçipte paranın kullanılmaya başlanmasıyla gelişmiştir herhalde. 

Plajda okuyorum demiştim ya, on gün önce tatile çıktık. Bizim için tatil ruh dilencesi ve sefahat! Keyif düşkünlüğü. Statükonun içinde bu da dahilmidir bilmem ama, tatil eşittir deniz ve güneş diyen herkesin bileceği Marmaris’e giderken Gökçe’yi geçince bir tabela gördük:

Müze

Museum

Devletin değil, özel bir müze. Daha açılmamış, etnografya bölümü daha yeni döşenmeye başlanmış. Iki katlı birkaç binadan oluşuyor. Halı, arkeoloji ve etnografya bölümleri olacakmış. Müzedeki eserlerin kopyalarının veya minyatürlerinin satılacağı bir dükkan, kafeterya, dinleme alanı, yeşillik ve yapay kanallarda akan sularla zenginleştirilmiş yan elementler.

Sahibi Denizlili; yüksek öğretim görenlerin “eğitimsiz” diye tanımladığı insanlardan. Sahip olduğu statü para gibi gözüküyor. Ama bakıyorsun, gözlerinin içinden gelen bir ışıkla bana nereden geldiğini bilen, alçakgönüllü, bembeyaz saçlı bir adam olduğunu söyledi. 2005 olmasa bile 2004 model bir Mercedes’e biniyor. Yanında calışanlar kendisine ‘Ahmet abi’ diye sesleniyor. Elimizi sıkarken hafif eğiliyor ve diyor ki “bunca senedir biriktirdim, ölürsem bizim çocuklar atar, satar ne yapacakları belli olmaz, müze olur da buraya koyarsam ama kalır sonrakilere”.

Ahmet Abi, Ege ve daha çok Muğla yöresinden bulduğu eski olan ve/veya yokolacağını düşündüğü yaşama dair herşeyi toplamış. Bir zamanlar inanmazsınız kolleksiyonermiş hatta. En çokda halı toplamış, çünkü kendisi aslen halı tüccarı; gerçi şu an kendisi ve çocukları otelcilikle iştigal ediyor ya, gönlü orada kalmış, öyle diyor.  Müzede eski evlerden kapılar, pencereler, mobilyalar, duvar veya ev süslemeleri, gramafon, radyo, tüfek, bıçak, sini, tabak, çanak, resim çerçevesi, ayna, envai çeşit halı ve kilim veya rahatlıkla yerel yaşama ilişkin ne ararsanız var diyebilirim. Hatta eskiden çerçevelenmiş bir eski halı parçasıyla, 1772 model Paris’de üretilme bir araba bile gördük. Marangozunun uyumasından şikayetçi, velakin adamı seviyor, işini beğeniyor ve kimileri gibi “mesai saatinde uyunur mu” deyip kovmuyor Egeli Ahmet abi.

Ben de Egeliyim. E, doğal olarak Ege insanını, kültürünü çok severim. Ege’nin tıpkı Mısır gibi dünya tarihi , sosyolojisi, ekonomisi, mutfağı, kültürü vesairesinde çok önemli bir yeri olduğuna, gelişmede mihenktaşı olduğuna inanırım. Konum olarak yani mecburiyetten. Bizim dönemlerde ilkokulda, yerleşik yaşamın ilk başladığı yer olarak Mezopotamya, geliştiği yer olarak da Ege’yi öğretirlerdi öğrencilere. İklimin, toprağın verimininin, kara ve deniz ticaretine elverişliliğinden bahsediyorum. Herşeyin çokluğundan bahsediyorum. Hatta biraz ama birazcık abartırsam, “bence, din kitapları cennet diye Ege’yi anlatmışlar” bile diyebilirim.

Ege köyleri ve insanı yerel ufak farklılıklar göstermekle beraber, birbirine benzer. Kayrak taşı veya benzeri taştan sokaklar küçücük vadi şeklinde yapılır ki, kışın çok yağan yağmurlarda su akıp gitsin, evlere girmeye teşebbüs etmesin. Teşebbüs eden suları da evin önündeki müsait olan yerlerde bir metrelik, diğerlerinde beş – on santimlik mesafede hafif yüksek eşikler bekler. Genelde bir basamak merdiven veya direk kaldırımdan evlere, kocaman ahşap bir kapıdan girersiniz. Çember şeklinde bir tokmağı ve bir tanede ipi vardir. İp, eve kendi eviymis gibi girmek isteyen konu komsunun kapıyı, başkasının açmasını beklemeden kendi açması içindir. O delikten içeriye girer ve  kapı kilidine bağlanır. Bazı evlerde kapıya bağlı bir çan da olabilir ama bu pek yaygın değildir.

Bir kere Ege evine girdiğim zaman, artık kurtuluşum yoktur. Kaybolurum bu dünyada. Kapının hemen üstünde yağmurdan korumalık çatımsı bir şey vardır ama aldanmamak lazım, kapı aslinda yaşam yeri de denilen bir avluya, nam-ı diğer bir bahçeye açılır. Evin kendisi bahçenin daha içerlekçe bir noktasındadır.

Bahçede, mutlaka koca bir ağaç, bir kenarda sade veya lavabolu bir ceşme, milyon tane çiçek, taşlarla kaplı olan ve her yaz akşam üstü çiçeklerle beraber sulanan bir alan mutlaka vardır. Yaşayanına bağlı olarak ise, bahçesinde kuyusu, ocağı, ağıl veya ahırı olan evlerde var tabii ki. Ben bu evlere, biraz önce bahsettiğim gibi dünya diyorum. Çünkü içindekiler farklı, yaşanmışlıklar farklı, büyüklerden kalan eşyalar, eşyacıklar farklı, pencereleri örten dantel perdelerin desenleri farklıdır. Ama hep bi de kedi vardır. Herhalde o yüzden kedilere düşkünüm.

Neyse, pencere demişken; bu dünyaların en sevdiğim objelerindendir o pencereler. Benim için dünyalara açılan noktalar olarak kapıdan daha özel bir yerleri vardır. Çünkü alçaktır, neredeyse bahçe taşına değer ve kış hariç hemen her daim açıktır, camında sinek için teli yoktur ama dantelden perdeleri ve her pervazda mutlaka en az bir saksı çiçeği vardır. Nasıl severim, nasıl içimi huzura sürükler, hani becerebilsem oturup şiir yazasım gelir. Bir rüya gibi, bak şuan denize bakıp bu yazıyı yazarken bile ruhum uctu da, oralara gitti de takıldı bile. Ağa takılan balık gibi hissediyorum. Suratıma bir gülümseme yayıldı ve saat akşam sekiz olmasına rağmen kalkıp otelime gitmek zul gibi geliyor. Bu yazıyla uğraşmalıyım, bu duygumu anlatmalıyım; size olmasa bile kendime.

Bu dünyalarda peki, en cok hoşuma ne gider bilir misiniz? Orada yaşayan tek kisi bile olsa, yalnız bile yaşasa, ki bu ender bir durumdur, mutlaka evinde iki- üç çeşit önünüze koyacağı bir yemeği, çayı veya ayranı, soğuk komposto veya şurubu vardır. Bahçesinin bir köşesinde şalvarıyla oturan kadın ise dünyanın en muhtesem yaratığıdır. Beni ağırlar, benimle konuşur; meraklıdır, milyon soru sorar, bazen içimi bunaltsa da annemin ne durumda olduğumu, neler yaşadığımı öğrenmek için yaptığı sorgulamalar gibi germez beni. Benimle konuşurken arada bir tülbentini düzeltir, dikkatimi o bez parçasındaki işlemeler, renklere çeker, ne diyeceğimi, nasıl cevaplayacağımı şaşırtır bana. Ege’de buna tülbent denir, yaşmak veya örtü değil. Bende bile enaz yirmi tane tülbent var; kimi anneannem, babaannemden kalma, kimini annem verdi, kimini ben aldım. Başımı kapayan veya “eğitimsiz”statusünde biri değilim ama her zaman tülbentlerimden birini kullanmak icin bir amacım vardır. Yok yemeğin içine saçım düşmesin, yok efendim güneşten, terden korusun veya banyodan sonra enseme, elbiseme su inmesin diye….. Su anda da mesela, denizden ıslanan saçımdan akan tuzlu su bilgisayara gelmesin diye takıyorum.

Neyse efendim, henüz doğuyu ve kuzeyi görmedim Türkiye’de ama gene de içimde bir türkü bana en çok Ege der. Ben her Ege köyünde bir zeytin ağacı görürüm; beni  kardeşi, çocuğu, akrabası, veya komşusu gibi karşılayan bir insanla buluşurum; “aman bazen kimileri gelir, ne bulursa şu eski püskü, harap evin fotoğrafını çeker gider” zihniyetini yaşarım. Ama hep severim, kızamam. Sadece bazen içim burkulur, “neden, neden?” diye sorarım  kendime. “Biz neden kadir kiymet bilmeyiz, bu insanları, bu yaşamı yoketmeye ve hakir görmeye calışırız?” diye. sanmayin ki Türklere mahsus bu “biz”; bence insana mahsus. Türkiye’de köylümüzü ve yaşamını, kültürünü, dayanışmasını hakir gören; Avrupa’da Rönesansını unutan, şatosunu yıkıp ekili arazisine fabrika diken insana mahsus; bu “biz” dediğim.

İnsan iste hep statü, hep statüko. Eskiyi hep yoketmişiz, statümüzü korumak adına. Kimi Hristiyanlığı yaymak için Knidosun tapınağını, dağını, taşını yoketmiş, kimi Müslümanlık için heykellerin cinsel organlarını kırmış ama durum hep aynı. Hep birşeyler adına; hep gelişmek, gelir elde etmek, zengin olduğunu göstermek için tahtayı yakıp yıkarak mermer koyarak yoketmişiz.

Güya bu zamanlar biz artık tarihi, geçmişin ehemmiyetini, kültürün zenginliğini ve ekonomik getirisini biliyoruz ama globalizm adına hergün diller yokoluyor, kültürler karışıyor. Osmanlıca öğrenmek istiyorum, çünkü belki bende ölmeden birine öğretirim, bizi biz yapan dillerimizden birinin yokolmaması için küçük bir emek harcamış olurum. Aslında bileni bulsam Hititçeyi öğrenmek de isterim efendim veya yapmak istediklerimin arasında vakit bulabilirsem, becerebilirsem eski Yunancayı, Dorce’yi.

Neyse, StatüüEndişesi’ni okuyorum demiştim ya efendim, aslen amacım Ahmet Abi’yi anlatmaktı. O güzelim insani. Yolunuz tekrar veya ilk kez, o Atatürk’ün diktirdigi okaliptus ağaçlarıyla çevrili yola düşerse hani, Gökova’dan sonra Gökçe’yi geçince solda kalan bu müzeyi gezin, bir şeyler alın. O tarih yaşasın, kendi çocuğunun aklının çalışma şeklini bilen ve bunu dürüstçe kabul eden adamın emeğine katkıda bulunun… Efendim, ismi bilmem ne müzesi değil, sadece ‘Müze’ veya nam-ı diğer ‘Museum’!

Ağustos 2005