Kısa veya uzun süreli yolculuklara çıkarken kocam veya ben birbirimize küçük notlar bırakırız. Bazen evin garip noktalarına, bazen bavul içine, bazen aynanın üstüne, bazen biletin kenarına yazılan küçük bir not olur bunlar. Eskiden böyle değildik pek ikimizde ama yaşlandıkça insanlar romantikleşiyor sanırım bizde de bir birbirine düşkünlüktür gidiyor. Bazen yanyanayken bile minik süprizler yapabiliyoruz birbirimize. Bir cümleyle veya gelen bir çiçek, bayram seyran olmadan alınan bir hediye. Süprizleri seviyoruz işte. Beklenmedik anlarda gelen süprizlere özellikle bayılıyorum. Yani doğumgünlerindeki, bayramlardaki gibi beklenen süprizlerden bahsetmiyorum. Yorgun, herhangi bir günün ardından kös kös eve giderken yolda karşılaştığın bir insan, evde bekleyen bir demet çiçek, aldığın bir telefon, mektup mesela..
Önceki bayramlardan birinde Mardin’deydim. Beklenmedik bir şehir, süpriz şehir diye tanımlıyorum artık bu kenti. Mardin iki ayrı şehirden oluşuyor aslına bakarsanız. Tepeye kurulmuş “Mardin” denilen eski şehir ve tepenin eteklerine kurulmuş “Yenişehir” denilen yeni bir kent. Mardin’e gidelim denilince tepeye, eski şehire çıkılıyor. Fotoğraflarda, belgesellerde gördüğümüz şehir işte bu şehir. Dört günlük kaçışımızda görmek istediğimiz yerlerden biriydi Mardin. Yanımızda Diyarbakır’da doğmuş büyümüş bir arkadaşımız vardı. Sağolsun hem rehberlerin, hem de yaşayan insanların bildiği yerlere götürmeye çalıştı hep bizi.
Mardin’e bir akşam üstü vardık, Hasankeyf arkasından. O akşam keyifli eski bir binada yemek yedik. Eski kervansarayda kalıyorduk ya, binanın taşı duvarı dışında pek bi eskiliği kalmamışlığından, hoşnut olmamıştım. Ama genede betondan güzeldi işte, insan ve yaşanmışlık kokuyordu. Pimapen tarzı pencereler yoktu ve herşey ahşap veya taş olduğundan duvarlar bile canlı gibi nefes alıyordu.
Neyse efendim, ertesi sabah arkadaşımız bizi bir manastıra götürmek istedi, herkes bayılarak atladı; ben hariç. Ben, tanımadığı bir yere gidince müzelerinden önce sokaklarını dolaşan, sinemasına gidip yerli ahali ile film seyretmekten hoşlanan garip biriyimdir aslında. Yani şehrin normal yaşayışını öğrenmek isteyenlerden. Hani kediniz vardır da evde siz yokken ne yapar diye merak edersiniz ya, işte ona benzer birşey. Ben orada değilken o insanlar ne yapar, nerelere gider, hangi sokaklardan geçip nereden ne alırlar, onu tasavvur etmeyi sevenlerdenim. Oradan dönüş sonrası için aklımda gündelik yaşama dair resimler kalsın isterim. İşte o yüzden kısıtlı zaman içinde manastıra gitmek yerine soğukta, sokaklarda biraz da olsa tek başıma dolaşmak istedim. Hangi ara sokağa girersem ne görürürüm, nereye çıkarım diye öğrenmek istedim. Ara sokak bakkaliyesinden şeker ve su almak, sahibi ile laflamak anlayacağınız.
Kervansarayın önünden arkadaşlarımı yolculadıktan sonra içerdeki yöre çalışanlarıyla sohbet ederek sabah çayımı içtim. Bana hangi sokaktan başlayabileceğimi tarif ettiler. Eski usul fotoğraf makinamı ve gözlüğümü boynuma taktığım gibi daldım ara
sokaklara. Önce, Mardin’in ünlü “abbara” denilen tünel sokaklarından yukarılara doğru çıktım. Boş ve kocaman bir bina gözüme çarptı. Açık kapılarından korka korka, aklıma türlü korku filmi senaryolarından enstantaneler gele gele gezdim binayı. Tepeden aşağıya bakan bir pencerenin içine oturup sigara içtim, dinlendim. Makinamın filmini kontrol edip, aklımın uçmuşluğunu dinginledikten sonra çıktım gene boş sokağa. Kafayı kaldırdığımda bana seslenen yüzler, sesleri duymama olasılığıma karşın sallanan ellerle karşılaştım. Bu sefer aklıma hiç bir korku duygusu düşmeden sallanan ellere doğru gittim. Sokaktan bir kat yukarıda, balkon gibi bir yerdeydiler. Yaşlısı, genci vardı aralarında. Derisi büzüşmüş veya gergin eller, gülümseyen yüzler. Mardin’de bazen bina girişlerini bulmak zor oluyor. Bizim gibi yeni şehirlere alışık insanlar binanın girişinin yan bina ile aralarında bulunan dükkanın köşesinden olabileceğini aklına getiremiyor sanırım. Yukarıdan seslenen insanların talimatlarına rağmen, kelimenin tam anlamıyla birbuçuk dakikada bulduğum girişten geçip, arkadan yukarıya açık havada çıkan merdivenleri tırmanırken modernliğime birsürü söylendiğimi çok net hatırlıyorum. Meğer bina yaşlılar yurdu imiş ve bayram günü insanlar yakınlarını bekliyormuş. Bana seslenmelerinin sebebinide, Mardin sokalarında daha sonra ilerleyen saatlerde dolaşırken anlayacaktım. Burası gerçekten eski bir şehir ve Hindistan’lı Anna’nın kapısını kapatmamaktan hoşlandığı gibi insanların birbirine güven ve sevgi duyduğu, tanımasa da birbirleriyle konuşup, tokalaştığı bir kent.
Yaşlılar evinde ikram edilen çayı içerken beylerle sohbet ettik. Kendileri ayakta durdular karşımda ama beni oturtular. Sigara ikram ettim, beraberce içtik, kendilerinden ve Mardin’den konuştuk. Arkadaşlarım dönmeden, ben daha sokaklarda burnumun doğrultusunda dolaşmak istediğimden ve azalan vaktimin dürteklemesiyle onları bırakıp sokaklara döndüm. Bulduğum bir bakkaldan bisküvi ve su alacaktım ki karşıma O çıktı; Tuncay. O gün bugündür aklımdan eksik edemediğim bu çocuk-delikanlı
beni çok etkiledi. Benimle arkadaşlarım geldikten sonrada dahil olmak üzere tüm gün sokaklarda dolaştı. Önceleri beni takip eden bayram çocuklarından biri sandım O’nu. Sonra anladım ki öyle değil, benim gibi… Ailesine benimle beraber olduğunu ve kendisini merak etmemelerini haber vermesini istedim. Çünkü hayatımda ilk defa başıma buyruk dolaşırken bir yol arkadaşım olsun istemiştim. Sağolsun kırmadı beni. O’da benim kadar keyf aldı sanırım yol arkadaşlığımızdan.
Önce beni gerçek bir eski kervansaraya götürdü. ‘Gir içeri bizim komşumuz onlar, gezdirirler sana içeriyi. merak etme rahatsız etmezsin sen bizi’ diye beni teşvik eden Tuncay olmasaydı böyle biryeri hayatta göremezdim. Arkadaşlarımın hiçbiri de göremediler maalesef.
İçinde bir koca aile – kızları, damatları, oğul ve gelinleriyle, torunlarla – içiçe yaşıyordu. Hepsi bir göz odada değil tabii ki. Kervansaray bu; adı üstünde çeşit, çeşit odası olan koca bir bahçenin içinde ve çevresinde. Ev ahalisinin içinde, babaların en yaşlısı olan baba, birkaç zaman önce bahçenin bir kısmının çökmesiyle kervansarayın altında koca bir sarnıç-su deposu olduğunu keşfetmiş. Allahtan içine düşmüş ama kendisine birşey olmamış. Beni, sarayı dolaşırken o tür tehlikeli yerlerden uzak tuttu. Eskiden atları katırları bağladıkları alanları bozmadan ama kendilerine uygun bir stil ile depo alanı olarak kullanmaya başlamışlar. Gezdim. Gördüm. Eskiden yemek yenilen, bizim kaldığımız eskimsi ama yenilenmiş kervansaryada lobi olarak kullanılan alan, onların salonlarıydı. Misafirlerini orada ağırlıyorlardı. Nişlerdeki süslemeleri, bezemeleri çok bozulmasın diye perdelerle kapamışlar. Açtılar, gösterdiler. Mest oldum. Tuncay dışarda bekliyordu. Söyledim, ayıpladılar beni, gidip çocuk-delikanlımı getirdiler içeri. Beraberce oturduk, arada kimseye çaktırmadan birbirimize attığımız gülücük ve mimiklerle bir süre sonra şekerimizi yemiş, çayımızı içmiş ve aynı anda ayağa kalkmıştık. O kalkma anında gözüm karardı, başım döndü, beynimin salgıladığı mutluluk hormonu fazla gelmişti anladığım kadarıyla. O kadar mutlu, o kadar keyifliydim. Kendimi sultanlardan farklı görmedim o gün hiç. Sanki dünyanın merkezi bendim ve burada bunu hiç çekinmeden herkes bana yaşatmaya çalışıyordu.
O gün içimdeki duygular o kadar yoğundu ki, size bunları yazabilmek için üstünden üç bayram geçmesi gerekti. Anca kendimi toparlayıp bu şehre layık olabilecek bir giriş yapabileceğimi hissettim. Bunun için de bir başka bayram geçip, annemin yanına gidip, gene kendimi o merkeziyette bulmam gerekti.
Eski kervansaraydan çıktığımızda makinamı Tuncay’a verdim. İlk defa eline bir fotoğraf makinası alıyormuş Tuncay. Bilebildiğim kadarıyla, ne zaman ne yapması gerektiğini kısa kısa öğrettim ve ona bıraktım kendi görüş açımı. Ben ‘bu binayı şu açıdan çeker misin canım’ dedikçe ayarları yaptı ve bastı deklanşöre Tuncay. Istanbul’a, eve dönene kadar bastırmadım fotoğrafları. Tuncay kadar süpriz olsun istedim Tuncay’ın fotoğraflarının. Ve burada basılan fotoğrafların bir kısmı benim bakış açım ve O’nun emeği, bir kısmı da sadece O’na ait.
Arkadaşlarımla buluşana kadar gezdik Tuncay’la bir başımıza. Sonra aramıza arkadaşlarım katıldılar. Evet bir araya gelmedik, bize katıldı arkadaşlarım. Sanki onlarda Tuncay’ın büyüsüne, Mardin’in süprizli sokaklarının verdiği hastalığa yakalanmış gibi. Ama akşam üstüne doğru gerçekten yakalandılar bu hastalığa. Gözlerinde gördüm. Kanıma karıştığını bildiğim gibi, onlarında bakışlarında hissettim bunu.
Hep bereber sokaklarda dolaşırken, kalenin eteklerinde bulduk önce kendimizi. Hayran olduk, bakakaldık bozkıra, manzaraya, kaleye. Fıkrada, önündeki hangi yemeği yiyeceğine karar veremeyip açlıktan ölen eşek misali, başımı hangi yöne çevireceğimi bilemedim. Aptallaştım. Bir dağa, bir doğuya, bir bozkıra, bir eski bir yeni şehre, bir batıya bakar buldum kendimi, başım döndü gene. Şehirdeki camiler, medrese ve eski taş binalar aklımı başımdan aldı. Hele, aşağı doğru yola çıkıp gene ara sokaklara daldığımızda bizi evlerine bayramlaşmaya çağıran birkaç kadını görünce hepten gözlerim karardı. Evlerinin önünde oturup kaldım önce. Sonra kocam kaldırdı beni ve hep beraber içeri girdik. Tuncay’la gizli gizli fısıldaşıp fotoğraflarını çektik ev sahiplerimizin. Tuncay’a kola, bizlere kahve ikram ettiler; büyük büyük ev sahibesinin koynundan çıkardığı anahtarla kapısını açtıkları dolaptan alınmış şeker tuttular. Gene bakıştık Tuncay ile. Yanıma bağdaş kurup oturmuş büyük büyük ev sahibesinin dizlerine başımı dayayınca diğer yol arkadaşlarımın şaşkın bakışlarına aldırmadan, kocam da dayanamadı bir fotoğrafta o çekti. Nede olsa alışık karısının ortama ayak uydurmasına, deliliklerine. Ve ben mutluluk ile keyften kendimi boğuluyormuş gibi hissettim.
Sonra telkari yapımını seyrettik az biraz Mardin’in küçük kuyumcularında. Tuncay’ın ara sokkalardan birinde kalmış bakır işi yapan amcasından hediyelik aldık. Rehber olmayan rehber arkadaşımızın götürdüğü ahbabından eskiler aldık. Bize hediye edilen parçalara sevindik, mutlu olduk. Tuncay makinaya yeni film aldı, filmi içine takmasına izin vermeyen fotoğrafçıya kızdık. Sokaklarda kaybolduk. Esnaf lokantalarından birinde yemek yedik, açık havadaki aile çay bahçelerinde dinlendik, çay içtik. Tuncay’la geleceğe dair sohbet ettik. Sevdik O’nu, kendimizi sevdirdik, konuştuk O’nunla. Dösim’e girdik, çalışanları seyre daldık, zamanı unuttuk. Akşamın oluşuna, zamanın bu hızda akışına hayret ettik.
Ve süprizlere aşık ben, bu süpriz kente aşık oldum. Tuncay’ı aklımdan çıkarmadım. Bu satırları yazabilmek için, bu şehri içine sindirebilmeyi bekledim. Daha da çok iyi sindirebilmiş değilim ama genede annemin yanına yaptığım bir yolculuk yazabilmemi sağladı. Biliyorum kendime süpriz yapmak istediğim bir başka zaman gene Mardin’e gideceğim ve sindirmeye çalışacağım bu kenti içime. Bu görgüsüzlüğüm, bu merkeziyetçiliğim geçecek o zaman, anlayacağım ki bu kent herkese bunu hissettiriyor, kendisi süpriz kent; hangi duyguyu istiyorsanız o duyguyu size açıyor, sunuyor. Ana kucağı gibi…
Sağlıcakla kalın….
Ocak 2007



