Mar 14

- Zihni sinir tespitler

Posted in Denemeler

Kedilerle çocuklar arasındaki farkları hiç düşündünüz mü? Hatta kedilerle çocukları sempati sözcükleri dışında aynı cümle içinde kullanmak hiç aklınıza geldi mi? Biliyorum, çocukla bir kediyi kıyaslamak biraz acayip bir şey ama zihni sinir işte..

Sizi bilemiyorum ama ben ve birkaç arkadaşım bu konu hakkında bir ara düşünmüştük. Burada anlattıklarım işte bu beyin fırtınasının sonuçlarının üstüne düşündüklerim. Mesela insanlar, bebek, çocuk, ergen vs diye evrelerden geçerek büyürler. Bizim için her zaman çocuk olarak kalmalarına rağmen, çocukkenki o komiklikleri ve şirinlikleri zaman içinde azalarak kaybolur. Hatta bebeklerimiz büyüdükçe, sorunlarının da büyüdüğü ve “keşke hep bebek kalsalar” gibi yorum yapanların olduğunu duymuşusuzdur. İnsanlar gibi, kediler de bu evrelerden geçerler, geçmesine ama, her zaman komik ve şiirindir; çocukluklarından hiç bir şey kaybetmezler. Çocuk kalmanın duygusal anlamını kastetmediğimi anlamışsınızdır. Gerçekten kelime anlamıyla çocukluklarından birşey kaybetmezler zira, zeka yaşı, duygusal yaş benzeri ayrımları kediler için kullanamayız. Çünkü onlar her daim çocuk aklına sahiptir.

Bir kıyaslama noktası da, hem çocukların, hem de kedilerin evin bilumum köşelerinde yerlerde yuvarlanmaları, debelenmeleridir. Hani biraz abartsak, nerdeyse ellerine veya ayaklarına bez bağlasanız yerleri temizleyecek dereceye ulaşabileceklerini her ikisi içinde söyleyebiliriz.

Aklıma gelip de düşündüğüm en hoş kıyaslama hususu ise, ikisinin de şımarıklıkları, dünyanın kendi merkezlerinde döndüğünü düşünürcesine hareket etmeleridir. O sırada ilgileri kimin üstündeyse, o kişiye istedikleri gibi muamele ederler. Mesela annesi, babasıyla birşeyler konuşuyor ama çocuk bir soru sormak isterse o sırada onu durdurabilecek birşey yoktur. Anne araba kullanıyormuş, babayla konuşuyormuş hiç farketmez. O sorusunu soracak, annesinin ilgisine mazhar olana dek te annesini rahat bırakmayacaktır. Aynı şekilde kediler de bencileyin ve şımarıktır. Sabah sabah siz yatağınızda mışıl mışıl uyurken, kedinizin canı sıkılırsa, ilgi göstermeniz veya oynamanız için sizi uyandırmaktan hiç imtina etmeyecektir. Herhalde kedi sahiplerinin en mutsuz olduğu konulardan biri de budur.

Aynı şeyi yemek konusunda da söylenebilir. Hem kedilere, hem de çocuklara istemedikleri bir yemeği yedirmekte ciddi ciddi zorlanırsınız. Her ikisi de hiç beklemediğiniz anda kusabilirler veya tam tuvalet eğitimini tamamladığını düşündüğünüz anda ortalıkta bir kaka parçası bulabilirsiniz.

Hele “aaaa, şuna bak! Neler de yapıyor yumurcak?” cümlesine her çocuklu ailenin evinde duymayanınız kalmış mıdır acaba? Peki ya, kedili evlerde? Çocuklardan veya kedilerden beklemediğimiz bir hareketi görmek aslında rutindir. Kapıyı açan bir kedi veya bilgisayarda bir iş yapan çocuk örneğini çevrenizde birilerinden duymuş veya bizzat tanık olmuşsunuzdur.

Bu örnekler saymakla bitmez, burada anlatmakla tükenmez. Ama benim aklıma gelen tespitler şimdilik bu kadar. Sizin de bu tarz anılarınız varsa, ekleyin.

Mar 11

- “Arkadaşlarımız biz miyiz?” sorusuna psikoanalitik bakış

Posted in Denemeler

En son “bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” cümlesinin üstünde düşüneli epey zaman oldu. Dedim ya, bu konu çok ilgimi çeken bir konu. Sürekli üstünde düşünüyorum. Hatta, http://herhangibisey.com/index.php/2011/02/09/arkadaslarimiz-biz-miyiz/ adresinde yazmıştım.

Bugün, dışarda hoş bir kar yağıyor, evdeki elektrik sorununu çözüp, ısınmaya yeni yeni başlamışken hazır, geçenlerde yaşadığım bir olay sonucunda aklıma gelen, farklı bir bakış açısını aktarayım istedim: Arkadaşlarımız bizi biz yapan unsurlardan biriyse, arkadaşlarımızla ilişkilerimiz de bizim karakter yapımızı belirler mi?

Nerede tam hatırlamıyorum ama bir ara “ilişkiler insanı iyileştirir” diye bir önerme duydum. Bunun bir parça doğru olabileceğini düşünmekle beraber, aslında üstünde pek düşünmemiştim. Dedim ya; geçenlerde başımdan geçen bir olay bana bu cümleyi hatırlattı. Ve bu sefer duyduklarımın doğru olduğunu farkettim. Bir ilişki sayesinde, eski acılarımın artık canımı yakmadığını, kendime daha müsamahalı davrabildiğimi farkettim. Sanki geçmişim bana tekrar hediye edilmişti. Meğerse bu ilişki acılarımı sağaltmış. Nasıl olur demeyin, okuyun.

Bu önerme temelini, iyi bir ilişkinin, ciddi anlamda insanı farklılaştırdığı tezine dayanıyor. “İyi” derken, ahlaki anlamda iyilik veya kötülükten bahsetmiyorum. Bizim için önemli, ciddi, güven dolu bir ilişkiden bahsediyorum. Ama burada ilişki dediğimiz kavramın niteliğinin, ilişkiyi kurduğumuz kişi ile belirlendiğini belirtmek lazım. Bunu zaten biliyoruz tabii ki ama bazen unutuyoruz; fark etmek lazım diyorum. Zira ilişkinin iyileştirme gücü, ilişkinin kurulduğu kişi ve ilişkinin kurulma biçiminden geliyor.

İlşkiyi kurduğumuz kişi sonuçta arkadaşımız, dostumuz dediğimiz insan. Yani bir şekilde yaşamın içinde paylaştığımız az yada çok bir şeylerimiz olduğuna göre, değer verdiğimiz, önemsediğimiz biri demektir. Yaşadıklarımızı paylaşırız, derdimizi anlatırız, geyik yaparız, akıl danışırız. En önemlisi de duygularımızı konuşuruz. Hatırlayanlar bilir; son Marmara depreminde nerdeyse hergün televizyonda psikologlar, psikiyatristler depremi yaşayan insanların başından geçenleri ve hissettiklerini tekrar tekrar anlatmalarını, paylaşmalarını; yakınlarına ve arkadaşlarına da onları dinlemelerini tavsiye etmişlerdi. Zira konuşmak, paylaşmak, anlayış ve destek almak ve onaylanmak, insanın yavaş yavaş iyileşmesine psikoanalitik açıdan yardımcı olan unsurlar. İşte ilişkinin iyileştiricilik gücü de buradan geliyor. Yani sizi destekleyen, dinleyip, onaylayan insan ile sizin bunları almanızı veya paylaşmanızı kolaylaştıran ilişki biçimi iyileşme sürecinin kelime anlamıyla temeli.

Bu anlamda baktığımız zaman, psikolog veya doktorlar dışında, sevgili, karı veya koca ilişkisi, en önemli iyileştiricilerimizden biridir. Mesela, 42 ülkede mutluluğun temellerini bulmak için yapılan bir araştırmada, tüm ülkelerde birinci sırada sağlıklı aile ilişkilerinin olduğu ortaya konmuş. Bunun dışında, iş, arkadaş ve dostlarımızla kurduğumuz ilişkiler de belirleyicidir. Hepsi de pratik hayatın içindeki gündelik paylaşımlarımız dışında, bizi duygusal veya fiziksel etkileyen olayların üstesinden gelmemizi sağlar. Bizi sağaltır; bizi iyileştirir. Belki de bu yüzden büyüklerimiz “bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” demiştir. Ne de olsa, iyileşmiş insan davranışları ile, tepkisel davranışlar arasındaki fark, arkadaşlarımızın bize iyi gelip gelmediğini, bizi yukarı mı, aşağı mı çektiğini söyler; değil mi? Belki de büyüklerimiz “bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” değil de; “bana ilişkini anlat, sana kim kim olduğunu söyleyeyim” demek istemişlerdir. Ne dersiniz?

 

comments: 1 » tags: , , ,
Mar 9

- Canım istedi, sokağa çıktım

Posted in Denemeler

Kar yağıyor, hava soğuk. İstanbul Taksim’deyim. Bilenler bilir, meydanın her daim esen, hem de sert esen bir rüzgarı vardır. Havanın soğukluğu, altmış km hızla esen poyrazla daha da sertleşmiş. Lapa lapa değil ama küçükken oynadığımız strafor köpüklerin taneciklerine benzer yağan kar, beni giderek romantikleştiriyor. Zaten varlığımla ilgili sorunları düşünürken bile kendimi romantik bulurum. Havaya flu bir görüntü veren, taktığınız gözlüğün camları buğulanmış gibi gösteren kar beni daha bi romantikleştiriyor.

Dün kar yoktu; ama çok soğuktu. Canım hiç istemedi; popomu kırıp evde oturdum. Yürüme bandında televizyonun saçmasapan programlarına bakarak yürüdüm, bilgisayar ilintili işlerimi yaptım, kahvemi içtim, bir sigara tellendirdim. Ama canım istemedi, hiç dışarı çıkmadım, müzik de dinlemedim.

Oysa bugün öyle mi? Kar yağıyor. Soğuğu hafifde olsa kırmış. Kimi an lapa lapa, daha çok ince ince fakat sürekli yağıyor. Evde bozulan sigorta yüzünden elektrik yok. Ev soğuk, yazarken parmaklarımın, dolaptaki bir et parçası misali kırıldı kırılacak bir soğukluğa ulaşmasına az kalıyor. Nihayet tesisatçı gelip gideriyor sorunu. Ellerimin ılınması, evin ısınması için epey zaman gerekiyor. Ama ben bir kahve fincan alıp, bir sigara tellendiriyorum. Can bu ya; gene bir şey istiyor. Lakin bu sefer öyle evde oturup, bir malak misali miskinleşmek değil de; eski zamanlardaki gibi sokaklara atılmak. Genç kızlığımdaki gibi, kat kat giyinmek, atkının, berenin altında boğulacak gibi yürümek sokaklarda. Soğuğu hissetmek, etrafa bakacağım derken gözüme kar suyu kaçırmak, berenin içinde terleyen kafamı bir dükkana veya pasaja girip sakinleştirmek, açıkta kalan yanaklarımı, burnumun kanatlarını, çenemi bu sefer kedime değil de, rüzgara yalatmak istiyorum. Soğuktan sefil olmak, insanlarla sohbet etmek, kar altında sokaklarda çay ve sigara içmek istiyorum. Biliyorum belki yüzüm genç kız edasıyla kıpkırmızı kesilecek ama can bu ya, istiyor işte.

9-6 çalışırkenki zamanlara inat, her zaman hepsini yapamasam da, artık canımın isteklerini dinliyorum. Ve kat kat giyinip, kendimi robot gibi hissettiren kıyafet parçaları altında kara gidiyorum, sokağa çıkıp İstiklal Caddesine doğru yola çıkıyorum. Yokuştan çıkarken başım önümde, şapkamla rüzgardan korunurken sadece atacağım bir sonraki adımın yerini görüyorum. Hiç hoş değil doğrusu. Ben kar görmek istiyorum. Yokuşun sonuna doğru başımı kaldırıp meydana ilerlerken, göreceğim manzarayı tahmin etmeye çalışıyorum.

Televizyonlarda veya bir iki yurt dışı seyahatinde karşılaştığım koca meydanlar gibi değil bizim Taksim meydanı. Ama bana hep görkemli, hep canlı gelir. Sabaha karşı dörtte bile yaşar bizim meydan. İnsanlar, sokak hayvanları, uçuşan gazeteler, köşelerde unutulmuş çiçekler hep yaşamı anlatır bana. Bu çiçeği mesela bir hatun kişi almış, başkaları üstüne düşünsün veya içinden birini alıp yakasına taksın, başkasına versin diye atmış. Nerden mi biliyorum? Ben bıraktım çünkü.

Kırmızı rengini severim, hele yağan kar altında siyahtan bile daha güzel durur bence. Bir kadın görüyorum kırmızı bir palto giymiş. Bir erkek kırmızı bir bere takmış. Bir anne, çocuğuna kırmızı atkı bağlarken, kendi eşarbına uydurmuş rengi. Meydan çok güzel. Kurduğum hayalden bile güzel. Kelimelerimin, üslubumun inşa etmeğe çalıştığı romantiklikten bile daha akıcı ve romantik.

İstiklal Caddesine giriyorum. Tempolu bir yürüyüş tutturup, ıslık çalıyorum. Vitrinlerin camlarından yansıyanlara, yürüyenlerin renklerine bakıyorum. Kararlıyım, sonuna kadar, Tünel’e doğru uzanacağım. Almam gereken malzemeler var ama hep sonraya bırakıyorum. “Dönerken alırım canım, ne farkeder” diyorum içimden. Etrafımı seyrediyorum; gözümün kapaklarını bile soğutan rüzgarın yüzüme çarptığı kar taneleri yanaklarımda ısınıp eriyor. Ben mutluyum; şarkı söylüyorum baya baya. Öyle içimden falan değil.

Tünelde daimi müşterisi olduğum dükkandan istediğim Fransız şarkılarını soruyorum ama yokmuş. Başka iki albüm alıp, dönüş yoluna koyuluyorum. Duraklara bölüyorum bu kez yolumu. Bir kafeden çay alıyorum elime. Yavaş yavaş yudumluyorum yürürken. Kar bu sefer çayın konulduğu karton bardağa değer değmez eriyor. Erimesini gözümle takip bile edemiyorum. Yazık! Halbuki eriyişi öyle görkemli ki! Yürüyüşümün temposu bozuluyor. Hafif salınır pozisyonda dönüyorum. Yol bitmesin, eve varacağım saati öteleyeyim derdindeyim. Çaydan sonra bir aktara uğruyorum. Alacakları paketlerken, çayımın yanına bir sigara ekliyorum içmek için. Bir kitapçıdan istediğim kitabın siparişini veriyorum. İçim kıpır kıpır. Çeşit çeşit şarkılar kulağımda; müzik mağazasında dinlediklerim dilimde. Bir gümüşçüde sohbet ederken gördüğüm tamamı taştan bir yüzüğü alıp devam ediyorum macerama. Zaten alışveriş yapacaktım ama sitrin taş hesapta yoktu; şımardım ya hep bu yüzden oldu biliyorum. İndirim zamanına bıraktığım kotumu alıyorum bu sefer. Ama sandığımın tersine dükkan boş değilmiş. Denemek için kabin sırası bekliyorum. Ben boş durabilir miyim bu sırada? Tabii ki laf atıyorum hem çalışanlara, hem müstakbel müşterilere. Beğendiğim kotumu alıp ödemesini yaparken bile laf atacak bir çift buluyorum ama zamanı kısa süreliğine de olsa yavaşatacak bir yol bulamıyorum. Neyseki kocamın iş çıkışına az kaldı. Eli kulağında; nerdeyse beni arar ve “ben spora gidiyorum” der. Ben de ona “dur; bekle beni meydanda; bir yüzünü göreyim öyle gidersin” derim.

Kar yağıyor, hava soğuk. Taksim’deyim. Havanın soğukluğu, altmış km hızla esen poyrazla daha da sertleşmiş, eksi beş derece hissedilir olmuş. Hava kararmış. Lapa lapa değil ama strafor köpüklerinden taneciklere benzer yağan kar, beni giderek romantikleştiriyor.

comments: 0 » tags: , , ,
Mar 1

- Çizgilerimiz

Posted in Denemeler

Hepimizin söyleyebileceği bir cümle vardır: “Aaa, işte o kadarı olmaz!” Konumuz neyse, işte bu noktada çizgimizi çekeriz. O kadarı olmaz! Öyle yalan söylemeyiz, o kadar abartılı giyinmeyiz, onu seyretmeyiz, bu kadarını yapmayız. Burada “herkesin bir fiyatı veya bir tahammül noktası vardır” gibi konulara girip bu çizgilerimizin ne kadar geçilip, ne kadar geçilmediğini tartışacak değilim. Tabii ki herkesin bir tahammülünün elbet bir sınırı vardır ama burada sadece çizgilerimizi belirlemek, çizgilerimiz hakkında yazmak istiyorum. Hatta daha da belirleyici olmak adına, sebep olmak ile izin vermek arasındaki çizgi hususunu deşelemek istiyorum.

Amin Maalouf’un “Baldassare’nin Yolculuğu” isimli kitabında okuduğumda üstünde hayli düşündüğüm bir konu olmuştu bu. Roman hakkında düşüncelerimi Kitap / Yazar Yorumları köşemde bilahare yazmak isterim ama burada aklımı çelen şu cümlesine değinmek istiyorum: “….Başkasının birşeyi düşünmesine izin vermekle, onların böyle düşünmesine sebep olmak arasındaki görünmeyen çizgiyi geçtim. Ve bu hususta daha çok kendimi suçlu hissediyorum.”

Kişiliklerimizin detaylarını nasıl giydiğimiz renkler, kullandığımız eşyalar veya seçtiğimiz arkadaşlıklarla deşifre ediyorsak, aynı şekilde sarfettiğimiz sözcükler, kurduğumuz cümlelerle de karşımızdakilere açık ederiz. Hatta bazen kendimiz bile farkına varmadan. Mesela, bir arkadaşımız aradı ve sağlığımızı sordu. Örnek bu ya, o sırada hastayız ve evde kös kös tek başımıza mutsuz şekilde yatıyoruz diyelim. Eğer o sırada ilgi görmek istiyorsak ama bunuda gururumuz yediremiyor veya arkadaşımızı rahatsız etmek istemiyorsak, “kimse yok ama iyiyim ben, merak etme sakın” diyebiliriz. Şimdi “Merak etme” kesinlikle bir sorun var demektir. Karşımızdakini hemen alarma geçirir. “Yanında kimse var mı” diye bize sorulmadan söylenen “Kimse yok” ise, aslında yalnız olmak istemediğimizi karşı tarafa anlatma biçimimizdir. Babası tatılden eve dönmek üzere yolculuğa çıkacak çocuğuna sormuş: “Paran var mı güzelim?” Çocuk cevaplıyor “20 liram var baba, yeter bana!” Birincisi “var baba, sağol” demek yerine, cebindeki paranın tutarını söylemek, yetmeyeceğini bile bile var diye söylemek, “bana biraz para gönderirsen iyi olur babacım. Tatilde aşırıya kaçıp tüm paramı bitirdim” demenin bir başka şekli; ikincisi “ben sana bunu söyleyemiyorum ama artık sen anlar bana para gönderirsin, değil mi?” sorusu bu cümlenin içine saklı değil mi? Bu durumda, başkasının düşünmesine izin vermek, aslında yalnız olmak istemediğimizi veya babadan para istediğimizi söylemek; başkasının düşünmesine sebep olmak ise, işte bu örneklerde yaptığımız gibi gizli kapaklı söylemek veya sözcük anlamıyla ima etmektir. Bu tarz söylemleri çoğu zaman bilinçli bile yapmayız, hatta yaptığımızın bile çok farkına varmayız. Bu bazen sadece farketmek işimize gelmediğinden, bazen sadece anı idrak ederek yaşamadığımız, bilinçle seçerek söylemek istemediğimizden olabilir. Biliçli de olsa, farketmeden otomatik olarak yapsakta, babasından ekstra harçlık isteyen evlat gibi kendimizi suçlu hissettiğimiz anlarda olur.

İşte söylediklerimiz gibi yaptıklarımızın da aynı tür etkileri olduğunu farkettim geçenlerde. Yabancı bir kadınla konuştuğunu gördüğü sevgilisinin ceketindeki olmayan kepeği silkeyen kadın misali, bazen hareketlerimizle dahi ima eder, direkt olarak söyleyemediklerimizin karşımızdaki kişi tarafından algılanmasına sebep oluruz veya öyle algılamasını isteriz. Amin Maalouf kitabında işin esas bu yönünden bahsediyordu ama ben sözcüklerle anlatmasının daha kolay olduğunu düşünürüm çoğu kez. O yüzden işe size empati kurdurtup, o cümleleri söylettim. Yoksa bu yazının bir kıssadan hisse vermek gibi bir hevesi hiç olmadı.

 

Şub 25

- Klişeler

Posted in Denemeler

Herkesin kendine özgü normal anlayışı olduğu gibi, klişe anlayışlarımız da birbirimizden farklılık gösterir. İşte bugünlerde gene kafamı kurcalayan, benim klişe anlayışımdan örnekler:

Mesela

- Hayvan sahibi “büyüklerin”, kuyruğunu çektiği köpeği elinden kurtarmak istediği “küçüğe” her zaman “senin kuyruğunu çekseler iyi mi olurdu?” demesi;
- Kendisine uluorta, sinir bozucu laf atılan kadının, laf atan adama dönüp, canını yakacak kelimeleri tek tek seçerek (anne yerine ana gibi) “senin anana, bacına laf atılsa hoşuna gider miydi?” demesi;
gibi zorla empati kurdurtmaya yönelik çalışmalar var. Sanki empati kurulursa karşıdaki “küçük” veya laf atan “arsız” bir daha bu hareketi yapmayacakmış gibi. Oysa empati kurmayı aklından geçirebilse veya becerebilse arsız hiç arsız olur mu? Öğretmen edasıyla karışan bir öfke içinde, aslında çaresizliğini kapatmaya çalıştığı durumu, bu cümleleriyle kendine kabullendirebilecekmiş gibi.

Mesela

ünlü markaların çanta, pantolon, cüzdan veya takılarına sahip olmaya çalışan insanlar var. Bazen gerçeğine, bazen sahtesine sahip de oluyorlar hani. İşte böyle bir bayanın geçenlerde yanındaki başka bir kadına anlattıklarına tanık olunca gene içimden “yuh” demek geçti. Çocuğu özel ana okuluna başlayan anne bayan, ufaklığın ona kadar ingilizce sayı sayabildiğini farkeden öğretmenle birlik olup, çocuğun eğitiminde ingilizceye ağırlık vermeye karar veriyor. Üstelik bunu da elinden tuttuğu çocuğu göstererek gururla anlatıyor. Hay allah, aklıma gene çantasını koluna takıp gösteren kadın ile cins kedisini veterinere götürüp “bizimki şu cins, sizinki?” diye soran adam geldi. Acaba hangisinin çişi daha uzağa gider dersiniz?

Mesela

“Hep pozitif düşüneceksin şekerim. Negatif, negatifi çeker” diyen kadının, akşam üstü aldığı, arkadaşının hastaneye yattığı haberiyle dünyası yıkılıp, “ya bana da olursa” diye düşünmesi gibi. “Günü yaşayalım arkadaşlar. Bırakın şimdi yarın ne olacağını” diyen gencin sınav sonuçlarını öğrendiğinde kara kara yaptığı planları tutmadığı için ne yapacağını günlerce düşünmesi, kimseyle görüşmemesi gibi iğneyi kendine batırmadan başkasını çuvaldızlamasından hiç hoşlanmıyorum.

Bunları anlatıyorum ama geçenlerde kendimi de böyle bir durumda yakalayınca “hay bin kunudz! Bunu hemen yazayım bari” dedim. İyi seyirler…

 

comments: 0 » tags: , , ,
Şub 16

- O da ne demek oluyor şimdi?

Posted in Denemeler

Bazen “hayatta sosyolojik araştırmalar yapan biri olsaydım keşke” der bulurum kendimi. Kelimelere takıldığım kadar, insanlara da takılıyorum. Öyle durup dururken değil, bazen bir hareket, bazen otomatik olarak söylenmiş bir cümle ile ilgimi çeker insanlar. İşte bu tarz bir nedenledir ki; toplumu inceleyebilsem, sosyolojik grupları tesbit edebilsem ve onlar nerede bulunur, nasıl bulunur, hangi özelliklerinden ayırdedilir, ne dersen ne tepki verir, nelerden hoşlanır, nelerden nefret eder vesairesini bilebilsem derim…

Şimde sosyopatın kelime anlamını unutun ve varsayın:

mesela insan bağımlısı, analiz bağımlısı;

mesela nedenini, nasılını bulmadan içi rahat etmez, hatta bunlara takıntılı;

mesela nelerden gelmişler, nasıl gelmişler, nasıl bu seviyeye gelmişler;

mesela başkalarını nasıl görür, hangi çerçeveden bakarak öyle algılarlar….

diye merak eden insana sosyopat denilse.. kendimi sosyopat sınıfına sokar mıydım? Sanırım bu soruların yüzde seksenine “evet” cevabını verir, “ evet, evet ben sanırım bir sosyopatım” derdim.

Bir yerde oturup keyif yaparken, birşeyler içip, etrafı seyerederken bir bakarım ki bir grup insan! Sen, ben gibi. Veya görüntüde birbirimizden farkımız yok. Ama fark yaratan birşeyler var. Tamam haklısınız, herkes birbirinden farklıdır tabii ki. Ama bir sakillik görürüm o elegan görüntünün altında. O kadar estetik objenin içinde bir kiçlik, onca aydınca cümlede bir arabesklik… Aklıma takılır gene sosyolojik gruplar, insanlardaki güdüler, motivasyonlar, nedenler, nasıllar.

İşte “empati” denilen kavram benim bu noktada ortaya çıkar. Empati denilen şey aslında, insanın kendini bir başkasının yerine koyarak onların duygu ve düşüncelerini anlayabilme becerisi, hem de kendinin deneyimlemesine gerek kalmadan. Bu noktada “kendi deneyimlememesi” anahtar kelime. Mesela yakınlarından birinin vefatına tanıklık etmiş birini anlayabilmek için, sadece kendi bir yakınımızı kaybetmemiz değil, kaybetmiş gibi düşünüp neler hissedebileceğini bulmak sözkonusu. Aslında empati kurabilmek bu tarz üzüntülü ve duygusal konular için çok kolaydır. Zira içimizde bizi engelleyen bir savunma duvarı yoktur. O insana sinirli değil, acıma ve üzülme duygusu içindeyizdir. Halbuki sinirlendiğimiz, bizi küçümsediğini düşündüğümüz birine karşı empati kurmak ne kadar zordur değil mi?

Siz paşa paşa arabanızla bir şeridi tutturup trafiğin akış hızında gidiyorsunuz diyelim, yan şeritten bir araba önünüze atlıyor ve sizin hem ani fren yapıp ona çarpmamanız, hem de aynı anda arkanızdaki arabanın size çarpmasını engeleyecek kadar kontrollü fren yapmanız gerekti. Bu durumda aklımız hemen varsayımlar üzerinde çalışır ve önümüze atlayan arabanın şöförünün neler olabileceğine dair sayarız: “eşşeğlueşşekkkkkk, ne yaptığını sanıyorsun sen; bak sen şu manyağa, almış altına performansı yüksek araba trafiği mahvediyor, ….” Ama şöförün aklında o sırada belki de başka düşünceler dolaşıyor. Mesela hastaneye veya sizinde geçen gün yaptığınız gibi toplantıya yetişmeye çalışıyor. Olamaz mı? Üzüldüğümüz birinin yaptığı hırçınca şeylere anlayış gösterebiliyorken, bizi sinirlendiren birinin bunu neden ve daha da önemlisi hangi koşullarda, nasıl yaptığını bilmeden, herşeyin normal olduğu varsayımında bulunarak hırçınlığına anlayış göstermememiz affedilebilir mi? Bizim yaptığımız da bir başka hırçınlık olayı değil mi? Tabii bizim o şöförle empati kurup kurmamamız aslında olayın yanlışlığını, şöförün hatalı olduğu sonucunu değiştirmez. Ama gene de bizim küfretmemiz, hatta çok sinirlenip arkasından hızlanıp arabaya yetişmeye çalışırken başka şöförleri beraber taciz etmemizi de haklı çıkarmaz, değil mi?

Empati kurmak anlayış göstermemiz demek olabilir ama karşı kişiye hak verdiğimiz anlamına gelmez. İşte bizim esas yanılgıya düştüğümüz de sanırım tam olarak bu. Birine anlayış gösterdiğimiz zaman, onu anladığımız zaman, o kişinin yaptıklarını doğru düşüneceğimizi veya yaptıklarının yanına kalacağını varsayırız. Ama bu doğru değildir. Aslında sadece kendi duygularımızın kontrolünde oluruz demektir. Boşu boşuna sinirlenip, belki de kendimizi tehlikeye atmamak demektir. Varsaymamak kadar önemli sanırım. Bize söylenen bir cümleden, otomatikman kendi süzgecimizden geçirip, varsayarak çıkardığımız bir sonuç, aslında söyleyen kişi için bambaşka anlamlar ifade ediyorsa, belki de karşımızdaki insanı çıkardığımız sonuçla kırmamak demek.

Bu tarz beceriler genelde zamanla ortaya çıkar; hayatın içinde yaşadığımız olay dizilerini geldiği gibi yaşayıp gitmiyorsak, sıcak sütü üflemeden içmemeyi öğrenmek gibi kendimiz için dersler çıkarabiliyorsak, bunlar biriktikçe daha fazla empati kurabilir ve daha az varsayabilir hale geliyoruz. Alışkanlık veya farkındalıklarla çıkarılan bu dersler, bir sonraki bilmediğimiz yada daha önce karşılaşmadığımız olaya kadar bizi idare eder. O bir sonraki olayda yeni bir deneyim bizi, süzgecimizi daha da zenginleştirir. Ben kendi süzgecimizi zenginleştirmenin insanı da büyüttüğünü düşünürüm. Ama empati kurmak nasıl karşıdaki yanlışı düzeltmiyorsa, bu bilgi de benim merak etmemi engellemiyor sanırım.

comments: 0 » tags: , , ,
Şub 11

- Hrant ölünce

Ben amerikan eğitimi veren bir üniversite mezunuyum. Ve yurtdışında dört sene yaşarken, istatistiklere uygun olarak o topluma uyum sağlayamayıp, gizli bir yabancı düşmanı olarak ülkeme geri döndüm. Gizli diyorum çünkü bunu kendime bile doğru düzgün itiraf edemiyordum. Ve kendi düşüncelerim beni ilgilendirdiği için, etkilenebileceğini düşündüğüm insanların yanında özellikle sert ifadeler kullanmamaya dikkat etmekle beraber, sadece eşimle veya arkadaşlarım ile beraberken kendimi koyveriyordum. Arada kaçırdığımda olmuyor değildi tabii ama sayılıdır bu durumlar.

Bir de son yıllarda Kürt ve Ermeni insanlarla tanıştım. İş gereği, tesadüfen, bir dükkanda, bir söyleşide vs vs.  Ben Türküm. Bunların pek ne olduğunu da bilmeden yetiştim ne yazık ki. Sadece birer sıfattı benim için. Onları da ben gibi bilirdim, bizden gibi bilirdim çünkü. Çocukken ev sahibimiz Ermeniydi. Komşumuz Rum. Okuldan eve Havra’nın bahçesinden geçerek, gider gelirdik de annem insanları rahatsız ettiğimiz için kızardı bize. Orası ibadet yeri derdi, saygısızlık etmeyin. Halbuki mermer merdivenleri çok hoştu ve şapkalı adam (adının haham olduğunu sonradan öğrendim) bize bazen kızar, bazen su, bazen şeker verirdi. Ben Türk olduğumu sonradan öğrendim. Türklük meğer eziyet çekmemekmiş, azınlık olmamak, engelli olmamak gibi güdüleri olmamakmış meğer. Bunları hep sonradan öğrendim. Özellikle son zamanlarda. Kitaplarda “Ne mutlu Türküm diyene” denirdi ama bunlar benim için ezberlenen şeylerdi işte. Herkes ezberler sanırdım. Meğer başkaymış. Meğer Kürtleri ve Alevileri biz engelli yapmışız, güdülerini yükseltmişiz. Ermenileri sindirip, kendilerine güvenlerini yıkmışız; isimlerini saklamışlar bizim yüzümüzden, tanıdığım Kenan Abi meğer Kirkor Abi, Yusuf aslında Josef imiş.

Ben ‘Ali topu at, Ayşe topu tut’ diye cümle duyduğumda bunu hep okuma yazma öğrenirken seçilen en kolay, en beylik özel isimler olarak normal saydım, burada neden hiç Agop yok diye sormak aklıma bile gelmedi. Hatta bu sorgulamayı bile yapmak, Hrant Dink öldürülüp’de insanların konuşmasına, benim kendime dönmemle ancak mümkün oldu. Bu sorgulama gökten zembille inmedi, ne yazık bunun için bir insanın ölmesi gerekti. Kendimden çok ama pek çok utanıyorum; üzgünüm.

Yurtdışında yaşarken hafifçaplı da olsa yabancı düşmanı gibi, yada milliyetçi gibi olup döndüğüm (hala bu oluşumumu hem kendi gözümde, hem herkesin gözünde nasılda küçültmeye çalışıyorum) ve Avrupalılara kızdığım için, buradakileri görmeme engel olan güdüleri kendimde oluşturduğum ve oluşmasına izin verdiğim ve hatta yansıttığım için üzgünüm.

Yurtdışında yaşarken gördüğüm ve bende derin iz bırakan kavram kendimizi nerede eleştirip, nerede eleştirmeyeceğimiz idi. İstanbul’daki gibi orada da sağanak halinde yağmur yağdı mesela kaç defalar. Yollarda göller oluştu, kanalizasyondan kaka parçaları dışarı çıktı vs. Ama gazeteler başlık attı: Çocuklar Eğlendi….  Bizde aynısı oluyor, gazeteler başlık atıyor: Istanbul sınavı geçemedi, 21. yy eşiğinde Türkiye’den manzaralar, AB’ye böyle mi gireceğiz? Vs vs  Özellikle Ertuğrul Özkök Hürriyet’i Avrupa bizim hakkımızda ne düşünür pek bi merak ediyor her daim. Hrant Dink ölmüş, NTV’de programda konuşuyor dört koca gazeteci, Ertuğrul Bey telefonla bağlanıyor. Avrupa da Avrupa. Orada bir insan ölmüş, adam bunu bırakmış imaj peşinde. Yani ben adam olmadıktan sonra Avrupa iyi düşünse hakkımda ne olur, düşünmese ne olur sanki?

Ama Türkiye hala askeri darbelerini konuşamıyor, araştıramıyor, yargılayamıyor ve kendini yargılayamıyor; ve bunlardan bahsedemiyor. Daha doğrusu sadece bahsedilebiliniyor. Ben bir Paşa’nın suçlu veya güçlü olduğunu ima dahi etmiyorum ve bunu korkumdan da söylemiyorum. Çünkü her kafadan bir ses çıkıyor, suçlu olduklarına dair imalar dolaşıyor ortalıkta, ve aklamaları, veya bunların araştırılıp soruşturulup kafalardaki soru işaretlerinin giderilmesi gerekmez mi diyorum. Ve suçlu oldukları ispatlanmadığı için suçsuzdur diyorum. Zaten tanımam etmem; kişiliklerine bi lafım dahi olamaz ama o dönemler her ülkede şefaflaştı. Nazi Almanyası, Mussolini İtalyası, Cunta Yunanistanı, İspanya… Hepsinde demokrasi gereği olaylar hakkında yazıldı çizildi, neden bizim ülkemizde bunlar yapılmıyor, neden geçmişimizle yüzleşip, şaibeleri ortadan kaldırıp, özür dilenecek birşey yaptıysak özür dileyip gönül alıp kaldığımız yerden geleceğe daha emin, daha temiz, daha demokrat devam etmiyoruz da sadece Belediye’nin karla mücadelesiyle mücadele ediyoruz diyorum?

Veya, veya neden saygıdeğer cumhurbaşkanımız, bizim irademizle oluşan meclisden çıkacak yeni cumhurbaşkanına karşı çıkıyor? Bizi, bize rağmen nasıl koruyacağını umuyor? Kendisi hiç çocuk olmamış mı? Annesinin yapma dediğini, onu korumaya çalışmasına rağmen hiç mi yapmaya çalışmamış? Hatalı olduğunu bilmeden.. veya bazen bile bile. Toplumlar da insanlar gibi büyümezler mi? 80 yıl önce Türkiye Cumhuriyetinin Meclisinde elektrik yoktu. Okur yazar oranı %10’un çok altındayken, bugün okumaz yazmaz oranı bile anca o sayı. Hatta insanlar sadece okuyup yazabildikleri için bile devlet memuru yapılmış o dönemde. Artık okumayan çocuk sayısını 70 küsur milyonun içinde gazeteler 2548 gibisinden net rakamlarla verebiliyorlar. Gönül bunlarında olmamasını istiyor ama artık bunlar istisna, genel değil. Biz büyüyoruz. Töre cinayet sayısı bile azalıyor, gün gelecek medya ve devlet ve okumak sayesinde, tabii ki demokrasi ve ekonomi de izin verirse, hiç kalmayacak. Bize güvenin artık Sayın Büyüklerimiz, bize güvenin. Bizimle de mücadele etmeyin; mücadele edilecek demokrasi, ekonomi, töre, kimlik, avrupa birliği, kıbrıs, ırak gibi acil ve gerçek sorunlar var.

Sonuç olarak

İktisat Mezunuyum ve Tarih okumaktan keyf alırım. İkisi konusunda da uzman değilim ama bugüne kadar okuyup anladıklarımdan, dinleyip düşündüklerimden, Türkiye ile Avrupa arasında iki fark olduğu sonucunu çıkardım:

  1. Bu ülkede ne zaman ekonomi kötü gitse vergi artırımı ve/veya mal varlığına el koyma ile Avrupayı bugün Avrupa yapan sermaye birikimi devletçe farkında olarak veya olmadan engellenmiş.
    Kurtuluş Savaşını bugün kazanmamızı sağlayan mal varlığına el koyma bile bunun bir parçası. O zaman bunlar geri ödenmiş peyderpeyh. Ama ödenmediği zamanlar olmuş. Maliye kötü duruma düştüğünde Osmanlı Sultanlarının kiminin mal varlığına el koymuş. Mesela 1648 yılında boğdurulan Sultan İbrahim’in yerine altı yaşındaki IV. Mehmet geçer ama hazinede yeniçerelere culus bahşişi ödeyecek para bile yok. Padişah bile olmak için, padişah anası Kösem Sultan, Cinci Hoca diye adlandırılan Hüseyin Efendi gibi zamanın eski padişah üstünde etkili kişilerinin mal varlıklarına el konarak hazine culus bahşişi ödeyecek bolluğa kavuşturulur. Kırk yıl sonra Venediklilerin açtıkları savaşa karşı çıkacak güç yoktur hazinede. İmda-i Seferiye adı altında bu sefer de sultan ve imparatorluk üyelerinin her birinin mal varlıklarının gelirlerine büyük vergiler getirilir. Sebep savaşın lojistik mali yükünü karşılamak. Anlık ihtiyaçları anlık çözümlerle karşılamak eskiden kalma bir alışkanlığımız anlayacağınız.
    Zaten son 50-60 yıl dahil olmak üzere hala gelir artırımı için yapılan en yaygın uygulama vergi artırımı ve özelleştirme. Zira yatırım azda olsa olmakla beraber, hayli uzun sürede tamamlanıyor ve getirisi ondan da uzun sürelerde oluyor ki,o da yönetim ve denetimden kaynaklanan sebeplerle verimli olamadığından veya nam-ı diğer karlı olamayıp gene özelleştirildiğinden, ne gerek var biz hemen vergi artırıp sonuç alalım, değil mi?
    Sermaye birikimi olmadığında ise, en önemlisi işinizin, ekonomik varlığınızın devamlılığının bir güvencesi yoktur demektir. Yani ticaret kötü gittiğinde, işçi çıkarırsınız, veya sigortanızı ödemezsiniz, iyisinden vergi ödemez, borçlu durumuna düşersiniz. Olmadı, iflas ilan eder, kapatırsınız. Bu dükkan bir bakkaliye olabilir, 90’larda olduğu gibi bir banka olabilir; sermaye birikimi olmadıktan sonra hiç farketmez ismi, cismi.
    Ama sermaye birkiminiz olsa, kötü zamanlarda şirketi devam ettirebilme gücünüz olsa, arta kalan parayla yatırım yapar işi büyütürsünüz. Onu bile yapmasanız, yeni ev alır kendinize yatırım yaparsınız ki bu bile makro anlamda ekonomiye katkı demektir, inşaat sektörü ki ekonominin motorudur. Vergi borcu, sigorta borcu olmadığı gibi, ekonomiye katkıda bulunmuş olur ve uzun süreli olmadığı takdirde ekonomik iniş çıkışlardan ciddi olarak etkilenmez. 3 kişilik bakkaliyenizde 2 kişiyle ve borçsuz harçsız çalışmaya devam edersiniz. Ama mal varlığı elinden alınan adam ile sermaye birikimi olmayan adam bırakın 1 kişiyi, kendi başına bile bu döngüyü sürdürmekten aciz olabilir. Tabii bunlar basit genellemeler ama bu doğruluğunu değiştirmiyor.
  2. Hatalarımız hakkında karşılıklı konuşup birbirimizden özür dilemiyoruz. Kendimizi eleştirsek, insan mükemmel değildir, çiğ süt emmiştir, hatasız kul olmaz desek bir… Ah bir desek…  Enver Paşa’nın zamanında yaptığından bize ne? Yapmışlar mı onu bile bilmiyoruz ki! Bırakın araştırsın bu işi yapabilenler. Olmuşssa böyle bir olay, tartışılsın, konuşulsun, bir ortak sonuca bağlansın. Gerçekten bebek öldürmüşşse bir Kürt PKK adına, yargılansın, kendi ahalisinden de, benden de özür dilesin. Gerçekten bir asker sebep olmuşsa kötü bir olaya yargılansın, Askeriye özür dilesin hepimizden. Başka birşey istemiyoruz ki. Özür dilendi diye, hata yapıldı diye itibar beş paralık olmaz, aksine hepimiz insanınız, hepimiz hata yaparız, esas insanı yücelten özür dileyebilmektir.
    Hayal kuruyorum ya nasılsa, aynı okula kürt arkadaşımda, bende gidiyorum diye varsayıyorum; ortak ve yasal dilimiz Türkçe, hepimiz öğreniyoruz ama ek dil dersimiz var; mesela ben Osmanlıca, diğerleri Kürtçe, Ermenice öğreniyorlar diyelim. İrlandalılar yapmış bunu. Resmi dil ingilizce öğrenirken, mecburi ikinci dil olarak kaybolmasın diye İrlandacayı öğreniyor. Hayal kuruyorum ya, tarih dersinde padişahların Viyana kapısına gitmelerini değil de, hem Osmanlı Hukuk Sistemini, hem de Süryani Tarihini öğrenelim mesela. Dünya üstünde 700 küsur yıla yakın ve üç kıtada hüküm süren başkaca bir imparatorluk olmadığına göre onlardan öğrenilebilecek Viyana kapısı dışında başka şeylerimiz de olmalı.
    Okuduğum bir kitapta diyor ki Atatürk Kürt Liderler olmasaydı Kurtuluş Savaşını kazanamazdı, diğerinde diyor onları kullandı, bir başkasında bu konunun esemesi bile yok. Ama eminim belgeler açılsa, sadece Türkiye değil, İngiliz, İtalyan, Fransız, Amerikan ve diğer belgeler de açılsa, bu işin erbabları incelemelerini, araştırmalarını yapsalar mesela, düzgün tarih kitaplarımız olacak ve aman öyle miydi, böyle miydi diye aman da şöyle de deniyor, böyle de deniyor, hangisine inansak acaba demek yerine, yorum katıp duygularımıza sarılmak yerine, hepimiz gerçeği görüp, gerçeğe sarılabileceğiz. Eğer kapağında bir generalimizin resmi olan Time dergisinin Türkiye’ye girişi yasaklanıyorsa, ‘acaba bunun altında birşey mi var’ diye düşünmez miyim ben? Belkide aslında altında hiç bir şey yok. Ama yasaklanınca kim düşünmez ki? Herhangi bir insan olarak? Ama ben artık öyle düşünüyorum. Çünkü BEN BİLMİYORUM, CAHİLİM BU KONULARDA. Ben halktan biriyim.

Ama bunları kendimizi, ve başkalarını ne överek, ne yererek, ne de yokmuş gibi varsayarak yapabiliriz. Sol meleğin kullandığı günahlardan biri gurursa, diğeri kibir, bir başkası cehalet… Bilmediğimiz birşey hakkında daha fazla hatalı görüş üretme ihtimalimiz var. Özellikle bu bilmediğimiz konular vatan, millet gibi duygusal konulara hitap ediyorsa bu ihtimal daha da artıyor. Hele hele ekonomimiz nazikse, bu ihtimal bir eşitliğe, bir gerçekliğe dönüşüyor maalesef. Üretimde bulunan, karnı tok, sırtı pek adam, hele hele demokratik ortamdaysa neden öteki denilMEyeni, durup dururken kanına dokunup vursun ki?

Ocak 2007

comments: 0 » tags: ,
Şub 9

- Arkadaşlarımız biz miyiz?

Posted in Denemeler

Arkadaşlarımız biz miyiz?

Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu mu söyleyeyim?

Nedir?

 

“Bizi biz yapan özelliklerden biri arkadaşlarımız” ise, ortak düşünce veya az çok belli bir hayat tarzını da paylaşmamız gerekmez mi diye her zaman merak etmişimdir. Ama bu soru en çokda referandum sürecinde aklımı kurcalamanın şahikasına çıktı.

Benimle aynı şeyleri konuşup, kafamdakileri paylaşabildiğim arkadaşlarımla her zaman aynı tarz politik fikirleri paylaşmam gerekir mi acaba? Yani aslında “Arkadaşlar aynı hayat tarzına mı sahip olurlar? İki farklı, hatta birbirinden tamamen farklı hayat tarzı olan iki insan sıkı fıkı arkadaş olabilir mi?” diye de sormuyorum. Ben politik derken siyasi parti seçmekten bile bahsetmiyorum. Referandum veya politik fikir dediğimde akla ne gelirse ondan bahsediyorum.

Aslında farklı hayat tarzlarını benimsemiş, farklı kitapları okuyan, hatta biri okuyan, biri okumayan arkadaşlar olabilir. Bunu kendi yaşantılarımızdan hepimiz biliriz. Çocukluğumuzu paylaştığımız, beraber büyüdüğümüz bir arkadaşımız olabilir. Farklı okullar veya farklı yaşamlar seçmiş olabiliriz. Tüm yaşamımız boyunca ayrılmamış, veya arada bir kopukluk yaşamış olabiliriz. Ama bu süre zarfında okuduğumuz, çalıştığımız, gittiğimiz bir yerde başka arkadaşlar edinmişizdir. Ve eski arkadaşımızdan tamamen farklıdır. Onlar siz olmazsanız birbirleriyle anlaşabilirler mi bilinmez ama siz ortak noktasınızdır. Bazen  bu durumu farkeder, kendinize şaşırıp, “ne alaka” dersiniz. Ama olur işte. Her biriyle farklı yönlerinizi paylaştığınız, hayatın değişik noktalarından keyif aldığınız farklı farklı arkadaşlarınız olmuştur. Ve bunu yaparken biriniz milliyetçi, öbürünüz muhafazakar olabilir. Ama biri sosyalist iken, diğerinin şeriatçi olması mümkün müdür sizce? Veya sorgulayan, kendi sorumluluğunu alan birinin karşısında, yüzeysel yaşayan, hiçbir derinliği olmayan biri arkadaş sıfatını taşır mı? Arkadaşlık ne zaman başlar, nasıl gelişir?

“Arkadaş” kelimesinin TDK sözlüğündeki karşılığı için şunlar yazıyor:
” 1. Birbirlerine karşı sevgi ve anlayış gösteren kimselerden her biri, yâren. 2. Bir ortamda birlikte bulunanlardan her biri, hempa, refik: “Nedret’in arkadaşları bizi nezaketen davet ettiler.” -M. Yesari. 3. Bir ortamda birlikte bulunanlardan her biri.”

“Dost” kelimesinin karşılığı ise şöyle:
” 1. Sevilen, güvenilen, yakın arkadaş, gönüldaş, iyi görüşülen kimse, düşman karşıtı: “Dostlar beni hatırlasın.” -Âşık Veysel. 2. Erkek veya kadının evlilik dışı ilişki kurduğu kimse, zamazingo: “Bir dostu vardı, belalı, çapkın bir delikanlı.” -H. R. Gürpınar. 3. Sahibine sevgi gösteren hayvan: Köpek insan dostudur. 4. Bir şeye aşırı ilgi duyan, koruyan kimse: Kitap dostu. 5. sf. İyi geçinen, aralarında iyi ilişki bulunan: “Yüzleri tatlı, dilleri tatlı, dost insanlardı bunlar.” -T. Buğra.”

“Tanıdık” sözcüğünün anlamı da şu şekilde:
” . Tanışılıp konuşulan (kimse), bildik, tanış: “Mart başlayalı kırkını geçmiş nice tanıdıklarım hastalandı.” -A. Haşim. 2. Daha önceden bilinen, görülen, aşina: “Küçük kız, bir tanıdık edasıyla konuşan bu esrarlı adamı yadırgamadı.” -N. F. Kısakürek.”

Şimdi bu anlamları irdeleyerek, aklınızda canlandırarak okumaya çalışın. Şimdi, bana “Sevgi ve anlayış gösterdiğim” kişiyi söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim cümlesi ne kadar anlam ifade ediyor?

Sonuçta duruşunu, karakterini beğenmesem de herkese anlayış ve saygı görmek ve göstermek demokrasi gibi hepimizin hakkı değil mi? O zaman nasıl oluyor da, bu anlayış gösterdiğim kişilerden birine arkadaşım derken, öbürüne “dost”, bir başkasına “tanıdık” diyebiliyorum?

Bir arkadaşım referanduma “evet ama yetmez” diyecekmiş, bir başkası “hayır”, üçüncüsü ise oy bile vermeyecekmiş. Şimdi hangisi beni temsil ediyor acaba? Aynı fikirde olduğum kişi mi, evet veren mi, yoksa oy vermeyecek olan mı? Halbuki TDK sözlüğünün tanımına göre üçüne de hem “arkadaş”, hem “dost” sıfatlarını yakıştırabilirim. Üçüne de güvenirim, üçünü de severim; anlayışı söylemiyorum bile. Ama bildiğim bir şey var; o da üçünden sadece birini bırakın, hepsine birden topluca bakan bir kişinin bile benim hakkımda söyleyebilecek cümlelerinin doğruluğu konusunda emin olamam. Zaten üçünün bir noktasını bile bulabileceğinden emin değilim. Zaten “biriyle arkadaş olmak için acaba ortak noktalara ihtiyacımız var mıdır?” sorusu da kafamı da kurcalar.

Dedim ya, çok uzun süredir bu konuyu düşünüyorum. Bırakın bir sonuca varabilmeyi, aklıma buralara bile sığdıramadığım yüzlerce soru daha geliyor. Şu an sadece yorum yapabiliyorum.

Genelde atasözlerinin bir doğruluğu tesbit ettiğine inansam bile, “bana arkadaşlarını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” cümlesinin sadece ana babalar tarafından, çocuklarının “kötü” arkadaş edinmemesi için ortaya çıkardıkları bir deyiş olduğunu düşünüyorum. Yoksa hem “iti an, çomağı hazırla”, hem de “iyi insan lafının üstüne gelir” deyişlerinin ikisinin birden doğru olması için, iyi veya kötü andığın her kişinin gelmesi gerekmez mi? Belki de gelir ama bence biraz mizahi yön katarak, daha çok duruma uygun bir söz etmiş olmak için söylenilmiş şeylerdir.

Sonuçta bana kalırsa, vakit geçirmekten keyif almak, yaşanmışlıkların olması, sohbeti, aklı, bilgisi veya anaçlığı gibi belirli bir veya birden fazla özelliğini sevmek belki “arkadaşlık” olabilirken; dayanışma içinde olmak, güvenmek, ipiyle kuyuya inebilmek “dostluk” tanımıma girebilir. Sanırım sadece “tanıdık” sözcüğü için TDK sözlüğünün verdiği anlamı kabul edebiliyorum.

———-

Aynı konuda başka bir yazı için tıklayın.

comments: 1 » tags: , , ,
Şub 5

- Semboller, anlamlar, tesadüfler

Posted in Denemeler

Semboller hayatımızın her döneminde yanımızda olan soyut veya somut olgulardır. Bazen bir evlilik yüzüğü, bazen bir maaş bordrosu, bazen bir şarkı.. Etraf sembol dolu ama o sembollere anlam yükleyen bizleriz. O nikah yüzüğü size ancak sevdiceğiniz tarafından verildiğinde anlamlı olur. O maaş bordrosu, iş hayatınızda alacağınız yüzlerce bordronun ilki veya sonu ise önemli olur. O şarkı, ilk aşkınızın size yaptığı kasetin önemli bir parçasıysa manidar olur.

Anlam yüklemek veya anlam aramak bizim hayatımızın önemli bir parçasıdır. Hayatımızın anlamını bulmaya çalışırız, yüzüğümüze anlam yükleriz, başımıza gelen tesadüf veya olayları anlamlandırmaya çalışırız.

O köşeden geçen araba olmasa, önünüzdeki kadın yere düşmeyecek, sizde yardım etmeye çalışırken O’nunla karşılaşmayacaktınız. Şimdi bundan güzel bir hikaye olur mu? “Herşeyde bir hayır vardır” diyen atasözüne göre bu olayın bir anlamı olması gerektiğini ve O’nun sizin için özel biri olduğunu düşünebilirsiniz. Öyle ya, bu olayların gerçekleşme ihtimali nedir ki? Üstelik tanışmanızı sağlayan olaylar da az buz değildi. Başka bir adresi ararken sizin kapınıza gelmesi özel bir tesadüf değilde nedir? Üstelik üç dakika önce evden çıkmanız gerekirken, son anda gelen o telefona cevap vermeseydiniz, tanışamayacaktınız bile. Demek ki, O’nunla birlikte olmanız sizin alınyazınız.

Üzgünüm, benden duymuş gibi olmayın ama tesadüfler, anlam yüklemeler bir ilişkinin sürmesi için yeterli değildir. Bunu hala öğrenemediyseniz şimdi söyleyeceklerimi dinleyin bari.

Bizim tesadüf dediğimiz olaylar aslında, hayatın akışı içinde hem başkalarının, hem de bizim verdiğimiz kararlar ve tercihler sonucu oluşan olaylardır. Yani bir nevi etkiye gösterilen tepki. Her gün, hatta her an bir karar veririz ama bunun çok da farkında olmayız. Karşıdan karşıya geçerken yeşili beklemeden attığınız bir adım, düşen birine yardım etmeniz, otobüsün dolu gelmesi üzerine, ikincisini beklemeniz. Bunların hepsi, o sırada verdiğimiz kararlar. Yani siz kırmızı ışıkta geçerken araba size çarpmıyor, siz arabanın size çarpmasına sebep olan olaylar zincirini başlatıyorsunuz. Ancak, siz yeşil ışıkta geçerken, ışık ona kırmızıya dönmeden geçmek için süratlenmeye karar veren şöför size çarpabilir. Ama o sırada karşıya geçmek yerine, yanınızda düşen kadına yardım etmeye karar verirseniz, belki de şu önünüzde duran adama bile çarpmayacak o şöför. Çünkü adam, şöförün hızlandığını farkedip beklemeye karar vermiş olmalı.

Herneyse! İlişkilerde bu tesadüflere benzer. Her an verdiğiniz kararlar rahatlıkla ilişkinizin gidişatını etkileyebilir. Önce başka bir adresi ararken kapınıza gelmiş, sonra yolda siz düşen kadına yardım ederken karşılaşmış ve ilişkiyi sürdürmüş olabilirsiniz. Ama sizinle filört etmeye çalışan birini, tesadüfen sizi almaya gelince gören sevgiliniz kıskançlık krizine girmeseydi eğer, O’nunla neredeyse evlenecektiniz, değil mi? O zaman farkettiniz; meğerse hafiften fazla ama aşırıdan az bir agresyonu varmış. Hatta sizin görmemek için gözünüzü kapadığınız arada geçen geçimsizlik olaylarını da böylece idrak ediyor ve ilişkiyi bitirmeye karar veriyor olabilirsiniz. Aslında bu noktadaki önemli ayırım herhalde, anlam “aramak” yerine anlam “yaratmak” ikilemine verdiğimiz tepki. Sonuçta, aşk tesadüfleri değil ama, insanlar tesadüfleri sever; çok romantiktir. En temel ihtiyaçlarımızdan biri olan kendimizi özel hissetmemizi sağlar.

Aslında, yazmaya başlarken tesadüfler ve ilişkiler üstünde konuşmayı planlamamıştım. Sembollerdi ilgimi çeken. Ama laf lafı açtı, bu noktaya geldim. Oysa hayatın anlamını aramak gibi, hayatımızın içindeki obje veya olaylara da anlam aradığımızı, anlam vermeye, katmağa çalıştığımızı yazacaktım.

Tesadüf işte!

comments: 0 » tags: , , ,
Şub 2

- Bilinen ve bilinmeyen tanımlarıyla Miliyetçilik

Türk Dil Kurumu, internet sitesindeki sözlüğünde milliyetçiliği ‘‘maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı’’ olarak tanımlar.  Günümüzde devam eden tartışmalarda yeraldığı gibi negatif veya pozitif bir tarafı yoktur milliyetçiliğin. Her inanç gibi, milliyetçilik dahi, tanım olarak iyilik veya kötülük içermez, negatif veya pozitif olmaya çalışmaz lakin, hemen hemen her inanç gibi iyi veya kötü tarafa çekilebilir, negatif veya pozitif amaçlar uğruna kullanılabilir. Yani, her inanç gibi insanın yorumu devreye girer, polemiğe açık hale gelir.

İnanç diyorum, çünkü tanımından da anlaşılacağı gibi bir anlayış, bir düşünce şekli, bir kalp, bir yorum işidir. Bir özgür düşüncenin ürünüdür milliyetçilik de aslında.

Şimdi ‘’Negatif milliyetçilik’’ diye adlandırılan kavram için bildiğimiz ve bugüne kadar söylenen tanımları unutsak ve Türkçemizi kullanarak, yeniden anlamını bulmaya çalışsak burada diyorum.  Madem milliyetçilik millet ve ülkenin çıkarlarını her şeyin üstünde tutmak, negatif milliyetçilik o zaman, negatif kelimesinin anlamından yola çıkılınca,

-       milliyetçilik anlayışının kendisinde bir negatiflik olması durumundan,

-       veya milliyetçilik anlayışının sonucunda ortaya çıkan durumun negatif olmasından,

-       veya başlangıçta negatif olan bir duygu/durumun sonucunda ortaya çıkan milliyetçilik durumundan

bahsediyor olmalı. İlk seçeneğimiz olan, anlayışın kendisinde negatiflik durumunu, tanım olarak incelememiz gerekse de, şuan bir kenara bırakıyorum çünkü bu polemik bile olamayacak kadar büyük bir hakaret, suçlama, kötü niyet besleyebilecek bir düşünce şekli içerdiği düşünülebilir kimi okuyucularca. Üstelik böyle bir tanımlama doğru olursa, milliyetçilik kavramının kendisi negatif demektir ve bu durumda pozitif bir anlayıştan da doğal olarak söz edilemeyeceğinden, diğer seçenekleri düşünelim ve hangisinin doğru olduğunu bulmaya çalışalım.

Milliyetçilik anlayışının sonucunda negatiflik ortaya çıkmışsa:  Sonuç negatif olursa, yani Hrant Dink’in öldürülmesi gibi yurt içi ve yurt dışında etkisi olumsuz olan bir olay gerçekleşirse, aslında maddi ve manevi açılardan her şeyden üstün tuttuğumuz millet ve ülke çıkarlarımız zarar görmüş olacağından, milliyetçiliğin tanımına ters düşen bir durum söz konusu oluyor demektir. Ki bunu hiçbir milliyetçinin istemeyeceğini düşünerek, ve örnekleri çoğaltarak bu sonuca tekrar tekrar ulaşabileceğimize rağmen, bu tek örnek ile negatif milliyetçiliğinin tanımının basit mantıkla ‘’sonucun negatif olması durumunu’’ olmadığı sonucunu çıkarıyorum.

Başlangıcın negatif olması durumunda ortaya çıkan milliyetçilik: Bu durumda da, bir düşman, bir ego sorunu ile ortaya çıkan bir milliyetçilik söz konusu demektir. Aklıma ilk, TDK’nın tanımında kullanılan Yakup Kadri’den alınma örnek cümle “Bu şüphe, bu hayal sukutu beni çok geçmeden sert ve mutaassıp bir milliyetçiliğe atacaktı.” geliyor. Yani bir düşman, bir hayal kırıklığı, bir ego, kısacası negatif bir duygu, karşısında ortaya çıkan bir milliyetçilik söz konusu. Tam da Hrant Dink’in yazısında bahsettiği, Ermeni Diaspora’sının, Ermeni milliyetçiliği için yıllarca arkasına sığındığı Türk Düşmanlığı gibi bir negatif durum anlayacağınız. Daha başka deyişle, Ogün Samast’ın ‘‘dedikleri kanıma dokundu abi, vurdum’’ demesi gibi bir durum.  Negatif bir duygudan, bir düşmandan, kötü bir düşünceden beslenen bir milliyetçilikten bahsediyoruz yani.

Gene aynı basit mantık* kurgulaması ile, rahatlıkla; negatif milliyetçilik aslında ‘‘negatif (savaş, düşman, soykırım, aşağılama, hayal kırıklığı vb) bir sebep, veya duygu sonucu ortaya çıkan; maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı’’ olarak tanımlanabilir diye bir tez üretebilirim.

Peki, bu mantıkla baktığımız zaman, negatifin karşıtı pozitif olduğuna göre, öyleyse pozitif milliyetçilikte,  ‘‘pozitif (ne sorusundan önce nasıl sorusuna cevap bularak yapılan vatanseverlik, erdemlilik, örneğin iğneyi kendine çuvaldızı başkasına batırmak, vb) bir sebep, durum veya duygu sonucu ortaya çıkan; maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı’’ olarak tanımlanabilir diye başka bir tez üretemez miyim?

İşte bir gazete yazarının, Türkiye Milli Futbol Takımı Dünya üçüncüsü olunca kim sevinmedi ki sorusuyla desteklediği ama ‘‘başarısızlıklarından ders çıkaran, başarılarıyla övünen, dünyayla yarışan, kendisini muasır medeniyetlerle kıyaslayan …’’ diye muğlak bir tanımla ortaya koymaya çalıştığı pozitif milliyetçiliğin aslında bu olduğunu düşünüyorum. Ama muğlak derken kasdettiğim tam da tanıma eklediğim tek kelime. Ne kelimesinden önce, nasıl kelimesine cevap bularak yapılan milliyetçilik inanışı.

Nasıl kelimesi, kendini çok net ifade eden bir kelimedir aslında.  Bir örnekle açıklarsam; ‘ne söylediğin değil, nasıl söylediğin önemlidir’ der büyüklerimiz bize. Karşımızdaki insanın kalbini kırmadan ama kendi dürüstlüğümüzden de fedakarlık etmeden, düşücelerini gayet güzel ifade edebileceğinin gerçekliğini anlatır sana bu nasıl kelimesi. Tam da bu noktada aslında Milli Futbol Takımımız bize çok güzel örnek olabilir, pozitif milliyetçilik anlayışı için. O futbolcular yaşamlarını transfer paraları ile idame ettiriyorlar, Dünya Kupası maçlarında sakat kalıp bir daha onca transfer parası alamayabilirlerdi. Hala milli maçlar tartışılır durur uluslararası futbol camiasında. Ama bizimkiler milli çıkarları, kendi maddi çıkarlarına yeğ tutup bunu gerçekleştirdiler ve üçüncülük kupasını aldılar. İşte bu pozitif milliyetçiliktir diyoruz buna. Pozitif, kimseye zarar vermeden, kimsenin canını yakmadan, hatta bırakın fiziksel olarak canını yakmayı, kalbini kırmadan yapabildiğin birşey olmalıdır.  Tıpkı demokrasi gibi. Tıpkı düşünce özgürlüğü gibi olmalı diye düşünüyoruz değil mi? Çünkü adı pozitiftir.

Bu noktada, şu ana kadar yaptığım tanımlamalar çerçevesinde ve bugünkü gündemimizde, ‘‘doğurdukları sonuçlar itibariyle negatif veya pozitif milliyetçilik arasında herhangi bir farklılık var mıdır’’ diye bir soru takılıyor aklıma.

Aslında, negatif milliyetçilik konusunda, çok düşünüp tartışmaya sanırım gerek yok. Adı üstünde, kelimenin anlamıyla negatif.  Negatif duygu, negatif sonucu doğurur. Bunu günlük yaşantımızda bile yaşıyoruzdur. Huysuzluğumuz üstümüzdeyken bindiğimiz otobüste biri ayağımıza bastığında söyleniriz. Ama huysuz değilken, aynı olay başımıza gelirse anlayış gösteririz çünkü otobüs kalabalıktır ve karşımızdaki ile empati kurabilecek kadar sakinizdir o sırada. Bu aynı olaya gösterilen farklı tepkiler bile bize, kökendeki duygu farklılığının sonucu nasıl etkilediğine dair güzel bir örnek sunar. Kanına dokunduğu için adam öldüren bir insan örneği ise, kafamızdaki sorulara netlik kazandıracaktır. Evet, negatif milliyetçilik, negatif sonuçlar doğurur; kötü bir şeydir. Yani, Tü, kaka!

İşin esas çetrefilli ve zor kısmı ise pozitif milliyetçiliği değerlendirmek. İsmi, cismi ve sıfatı pozitif! Anlamı pozitif! Çok olumlu bir kelime. Çok olumlu duygular uyandırıyor insanın içinde. İnsana psikolojik olarak olumlu sonuçlar doğurması gerektiği, olumlu birşey olması gerektiğine dair önyargı besletiyor doğal olarak. Peki gerçekten pozitif sıfatını taşıyan milliyetçilik her zaman pozitif sonuçlar doğurur mu? İsmi gibi kendi de pozitif olabilir mi?

Ben gene bu noktada bir kelime oyunu, dolayısıyla bir duygu/durum oyunu oynamak istiyorum. Tanımda kullandığım NASIL kelimesinin burada da geçerliliğini sürdürdüğünü düşünüyorum.

Bu ‘nasıl’ kelimesi çok sihirli bir kelimedir aslında. Hayatınızda deneyebilirsiniz. Mesela politikacılar seçim öncesi mitinglerde, kendi inandıkları görüşleri çerçevesinde herşeyi güllük gülistanlık yapacaklarını vaad ederler. Ama nasılını söylemezler. İyi ama nasıl şekerim? Nasıl her mahallede bir milyoner olacak? Enflasyonu yüzde yüz yaparak mı? Nasıl pembe panjurlu bir evimiz olacak? Nasıl saçını süpürge ettin bana?

İşte aynı kelimeyi pozitif milliyetçilik için kullanırsam; Nasıl pozitif milliyetçi olunur? Ne yapar bu milliyetçi pozitif olmak için? Sonuçta herkes müzisyen, sporcu, alim, yazar olup, ülkesini uluslarası arenada tanıtamaz. Peki sokaktaki adam nasıl ifade eder kendini pozitif milliyetçilik inancında? Yani milli çıkarı, pozitif duygu/durum sonucu, kendi çıkarının üstünde nasıl tutarsın? Hadi tuttun, bunu nasıl ifade eder, ve nasıl sonucunun da pozitif olmasını sağlarsın sokaktaki Ali ve Agop ve Musa Efendiler olarak?

Milli takım üçüncü oldu. Sen iş yerindesin. Ama patron seni işten kovacak umrun değil, vatan millet sağolsun, kutlamalara katıl….. Evet, tabii ki saçmaladım…

Milli takım üçüncü oldu, kutlamalara katıldın, adamlar kurşun attı balkondan, sen öldün…. Bu da mı gerçek değil, hiç mi olmadı? Düğünde, dernekte, futbol maçında?

Milli takım üçüncü oldu, kutlamalar katıldın, hiçbirşey olmadı, eğlendin evine döndün.. EEEEEEEEEEEEEEEE, bunun milliyetçilik neresinde? Kurşunun neresinde? Kutlamanın neresinde, sevincin neresinde milliyetçilik?  Sevinç ne zamandan beri bir milliyetçilik?

Sevinmek milliyetçilik demek değildir kanımca. Adı üstünde işte sevinmek o. Hatta milliyetçi olmadığın için, adamlar üçüncü olunca ‘ne kötü, adamlar üçüncü oldu’ da demezsin. Çünkü bu da başka bir uçtur. Anti-milliyetçiliktir ve bundan da kaçınmak gerekir kanımca. Ve bence, milletin yerine vatan evladını, ulusunu sevebilirsin. Milliyetçi olmadığın için, illa anti-milliyetçi olman gerekmez. Ama bu da başka bir yazı konusu olabilir ancak.

Konumuza dönersek, ben, sokaktaki herhangi biri olarak kökeni ve sonucu pozitif olacak bir milliyetçi olabilir miyim? Bence, milliyetçilik de, diğer tüm inançlar gibi, sadece inançta kalıp, eyleme dökülmediğinde – ki eylem derken başkalarını fikir olarak bile etkilememekden bahsediyorum – ancak negatiflik içermez.

İnanç, polemiğe açıktır. Bana bu yazıyı yazdırtır. İnanç, yoruma açıktır, herkesin bir fikri, bir düşüncesi vardır. İnanç, duygulara hitap eder, duygular sömürülebilir, deşilebilir, kandırılabilir; gün be gün, an be an oynanabilir ve en, ama en önemlisi bırakın dışsal koşulları, insanının kendi bilinç altı insanın kendi duygularıyla oynar da insan bunun farkına bile varmaz. Yani demem o ki; milliyetçiliğin negatifi pozitifi olur mu?

Şubat 2007


* Felsefe/Mantık/Sosyoloji alanlarında bilgi dağarcığımın çok geniş olmamasından dolayı özellikle ‘basit mantık’ diyorum. Bu konuda daha geniş çözümlemeler yapılabileceğinin farkında olmakla beraber, hem konumun dışına çıkmak, hem de bilmediğim bir alanda aşık atmak istemiyorum.

comments: 0 » tags: