Kar yağıyor, hava soğuk. İstanbul Taksim’deyim. Havanın soğukluğu, altmış km hızla esen poyrazla daha da sertleşmiş. Lapa lapa değil ama küçükken oynadığımız strafor köpüklerin taneciklerine benzer yağan kar, beni giderek romantikleştiriyor. Zaten varlığımla ilgili sorunları düşünürken bile kendimi romantik bulurum. Birde taktığım gözlüğün camları buğulanmış gibi gösteren kar, beni daha bi romantikleştiriyor.
Kar yağıyor. Soğuğu hafifcecik kırmış. Kimi an lapa lapa, daha çok ince ince fakat sürekli yağıyor. Canım evde oturup, bir malak misali miskinleşmek değil de; eski zamanlardaki gibi sokaklara atılmak istiyor. Genç kızlığımdaki, hatta çocukluğumdaki gibi, kat kat giyinmek, atkının, berenin altında boğulacak gibi yürümek sokaklarda, pantolonumun altına giydiğim çorabımın kaşındırmasını hissetmek, soğuğu hissetmek, etrafa bakacağım derken gözüme kar suyu kaçırmak, berenin içinde terleyen kafamı bir dükkana veya pasaja girip sakinleştirmek, açıkta kalan yanaklarımı, burnumun kanatlarını, çenemi bu sefer kedime değil de, rüzgara yalatmak istiyorum. Soğuktan sefil olmak, karın emerek sessizleştirdiği havayı koklamak, kara atıp gövdemi kelebek yapmak istiyorum.
Kış çocuğu olduğum için midir bilemiyorum ama ben kışı çok severim, hele karda yürümeye bayılırım. Çocukluğumdan ilk hatırladığım bile yokuş olan sokağımızın kar kaplanmış halinde babamla oynaşmamızdı. Ne yaptığımızı, nasıl oynadığımızı veya birbirimize nasıl seslendiğimizi hatırlamıyorum doğrusu. Ya da annemin o sırada nerede olduğunu. Sadece o fotoğraf var aklımda. O fotoğrafı yaşamak istermiş gibi, çocukluğumun arabalardan ari sokaklarını tekrar bulacakmışım gibi etrafıma bakınıyorum parka girince. Aklıma babamın “hanım İstanbul’un nüfusu bir buçuk milyon olmuş” deyişi geliyor. Daha sayı bile sayamadığım dönemden kalma bu rakamında nasıl hafızamda yerettiğine dair hiçbir fikrim yok. Ama biliyorum ki şimdi kalabalık, şimdi gürültülü, şimdi babamla oynayamıyorum. Şimdi, hepsi bir anıdan ibaret.
Oysa hatırlıyorum da; bir zamanlar bir ülkenin büyük bi şehrinin, büyük bi semtindeki, küçük bir yokuşunun ortasına konuşlandırılmış minik bi ev varmış. Bu ev tren holü gibi arkaya uzayan, cephesi dar ama ikinci katta cumbasıyla renkli, sevimli bir evmiş. Kahramanımız dünyaya gözünü ilk orada açmamış ama kendine dair ilk hatıraları o evde oluşmuş. Doğduğu eve ait hiç anısı, bilgisi yokmuş; sadece annesinden duyduğu üç cümle. Oysa hafızasındaki bu evde bir küçük basamakla inilen mutfak, mutfakta tel dolap ve ahşap masanın yanından kıvrılarak çıkılan bahçe, bahçede çok güzel çocukluk anıları varmış. Karlar, ağaçlar, korktuğu örümcekler, oyuncak niyetiyle oynadığı böcekler, otlar, toprak… hepsi minik bahçenin her bir köşesine yayılmış, rüya mı, gerçek mi ayıramadığı güzelliğin bir parçasını oluştururmuş. Sanır ki bir filmde seyretmiş veya biri anlatmış, bir rüyada görmüş veya uydurduğu masallardan biriymiş… Ama en çok kar varmış aklında. Bir de Citroen marka araba. Siyah! Simsiyah. Kocaman gözlü! Kapılarından biri ters yönden açılan ve kendi cüssesine göre dev gibi görünen bir araba… Yokuşun ortasında dururken lastiklerinin ikisinin altına taş konulan, kapıları kendisinin iki katı, kocaman gözlü araba. Kahramanımız babasının takdirini kazanmak için ne zaman taş koymaya calışsa, o sırada arabanın hareket edeceğinden korkarmış; ama ölmek değil, ölmenin ne olduğunu bilmezmiş daha, sadece arabanın altında kalıp, yokolmaktan, onu kimsenin bulamamasından korkarmış.
Oysa hatılıyorum da; çocukluk denince istekler değil, sadece o kar; kar denince o yokuş; o yokuş denince aklına kocaman gözlü araba gelirmiş. Ama o övündüğü hafıza fotoğraflarında başka bir resim yokmuş. Bugün arabaya dair birsürü hikaye uydurmak istermiş. Bugün kitaplardan öğrendiği veya çevresinden dinlediği gibi kendisi hikayeler uydurmak, olmayan oyun arkadaşlarına kahramanlık biçmek istermiş. Biliyorum. İçimdeki çocuk bana anlatmıştı bir gün. Ama o arabayı kar altında görüp görmediğini bilmiyor kahramanımız. Anlatsa hikayelerinden birini belki öğreneceğiz fakat anlatmıyor işte. Sanki kendine saklamak veya kimseyle paylaşmamak yahut tanrının elinin o kocaman gözlü arabaya değmemesini istiyor.
O karlı günlerden birinde, Murat’la sokaklarda gezerken, içinde minyatür arabaların satıldığı bir mekana girmiştik. Belki soğuktan korunmaktı amacımız, belki bir şey arıyorduk; eski zaman pek hatırlamıyorum. Sanırım o, ne yaptığınızdan çok, nasıl vakit geçirdiğinizin önemli olduğu günlerdendi ve ben ne yaptığımızı aklıma kaydetme gereği duymamıştım. Ta ki, onunla gözgöze gelene dek. Beni o ana getirenin ne olduğunu çok net biliyorum. Aslında onu bir nevi tekrar bulmak istemiştim ama bir taraftan da sadece aklımda kalmasını istiyordum. Epey zamandır evde biriktirdiğim araba koleksiyonum vardı. Sanki kendim için aldığımı söylesem büyüsünü bozacakmışım gibi, “Murat, bak sana ne aldım” diye eline yeni bir minyatür araba koymayalı çok olmuştu. Belki de o yüzden o dükkana girmiştim bilmiyorum. Bugün hangi dükkan, neresiydi onu bile hatırlamıyorum. Ama bunu unutmak için, bir daha bulmamak için, o dükkana geri dönmemek için kaydetmediğimi biliyorum.
Hayatım boyunca, hep geçmişten taşıyabildiğim bir objemin olmamasından serzenirim. Hayattaki değerlerimin azlığını, objelerle tamamlamak misali, annemin veya babamın veya bir aile büyüğünün bana verdiği yahut benim saklayabildiğim bir obje, belki bir oyuncak, belki bir yüzük veya pabuç. Zaten hiç insan da taşıyamadım bugüne. Ne bir çocukluk arkadaşı, ne lise, ne üniversite. Sanki geçmişim hiç yokmuş gibi, okuduğum okullardan kalma bir fotoğrafım bile yok. Belki o yüzdendir bir obje ihtiyacım. Sanki “benim de geçmişim var” demek istiyorum dünyaya. Ama o arabayı gördüğüm gün, içimde birşeyler koptu diyebilirim. Aslında kopan birşey yoktu ama başka bir sözcükle ifade edemem olanı. Onunla gözgöze geldiğimizde otuz sene sonra ilkokulumun bahçesini gördüğümde yaşadığım hayalkırıklığını hatırladım gene. İşte belki de o yüzden bulduğum arabaya önce tezahürat yapıp, “Murat bak işte kocaman gözlü araba buydu” demiş, sonra ne arabayı almış, ne de onu eve getirmiştim. Sadece kapıdan çıkmadan önce bir “acaba” soru işareti vardı cebimde. Uydurabileceğim hikayelerin olması belki de bana daha cazip gelmişti. Ne de olsa geçmişimi bugüne taşıyamayışım, benim geçmişe de bağlı kalmamamı sağlamıyor mu? Özgür değil miyim istediğimi uydurmakta, neyi istersem onu anlatmakta?