Mar 15

- Canım istedi, sokağa çıktım -2

Posted in Denemeler

Kar yağıyor, hava soğuk. İstanbul Taksim’deyim. Havanın soğukluğu, altmış km hızla esen poyrazla daha da sertleşmiş. Lapa lapa değil ama küçükken oynadığımız strafor köpüklerin taneciklerine benzer yağan kar, beni giderek romantikleştiriyor. Zaten varlığımla ilgili sorunları düşünürken bile kendimi romantik bulurum. Birde taktığım gözlüğün camları buğulanmış gibi gösteren kar, beni daha bi romantikleştiriyor.

Kar yağıyor. Soğuğu hafifcecik kırmış. Kimi an lapa lapa, daha çok ince ince fakat sürekli yağıyor. Canım evde oturup, bir malak misali miskinleşmek değil de; eski zamanlardaki gibi sokaklara atılmak istiyor. Genç kızlığımdaki, hatta çocukluğumdaki gibi, kat kat giyinmek, atkının, berenin altında boğulacak gibi yürümek sokaklarda, pantolonumun altına giydiğim çorabımın kaşındırmasını hissetmek, soğuğu hissetmek, etrafa bakacağım derken gözüme kar suyu kaçırmak, berenin içinde terleyen kafamı bir dükkana veya pasaja girip sakinleştirmek, açıkta kalan yanaklarımı, burnumun kanatlarını, çenemi bu sefer kedime değil de, rüzgara yalatmak istiyorum. Soğuktan sefil olmak, karın emerek sessizleştirdiği havayı koklamak, kara atıp gövdemi kelebek yapmak istiyorum.

Kış çocuğu olduğum için midir bilemiyorum ama ben kışı çok severim, hele karda yürümeye bayılırım. Çocukluğumdan ilk hatırladığım bile yokuş olan sokağımızın kar kaplanmış halinde babamla oynaşmamızdı. Ne yaptığımızı, nasıl oynadığımızı veya birbirimize nasıl seslendiğimizi hatırlamıyorum doğrusu. Ya da annemin o sırada nerede olduğunu. Sadece o fotoğraf var aklımda. O fotoğrafı yaşamak istermiş gibi, çocukluğumun arabalardan ari sokaklarını tekrar bulacakmışım gibi etrafıma bakınıyorum parka girince. Aklıma babamın “hanım İstanbul’un nüfusu bir buçuk milyon olmuş” deyişi geliyor. Daha sayı bile sayamadığım dönemden kalma bu rakamında nasıl hafızamda yerettiğine dair hiçbir fikrim yok. Ama biliyorum ki şimdi kalabalık, şimdi gürültülü, şimdi babamla oynayamıyorum. Şimdi, hepsi bir anıdan ibaret.

Oysa hatırlıyorum da; bir zamanlar bir ülkenin büyük bi şehrinin, büyük bi semtindeki, küçük bir yokuşunun ortasına konuşlandırılmış minik bi ev varmış. Bu ev tren holü gibi arkaya uzayan, cephesi dar ama ikinci katta cumbasıyla renkli, sevimli bir evmiş. Kahramanımız dünyaya gözünü ilk orada açmamış ama kendine dair ilk hatıraları o evde oluşmuş. Doğduğu eve ait hiç anısı, bilgisi yokmuş; sadece annesinden duyduğu üç cümle.  Oysa hafızasındaki bu evde bir küçük basamakla inilen mutfak,  mutfakta tel dolap ve ahşap masanın yanından kıvrılarak çıkılan bahçe, bahçede çok güzel çocukluk anıları varmış. Karlar, ağaçlar, korktuğu örümcekler, oyuncak niyetiyle oynadığı böcekler, otlar, toprak… hepsi minik bahçenin her bir köşesine yayılmış, rüya mı, gerçek mi ayıramadığı güzelliğin bir parçasını oluştururmuş.  Sanır ki bir filmde seyretmiş veya biri anlatmış, bir rüyada görmüş veya uydurduğu masallardan biriymiş… Ama en çok kar varmış aklında. Bir de Citroen marka araba. Siyah! Simsiyah. Kocaman gözlü! Kapılarından biri ters yönden açılan ve kendi cüssesine göre dev gibi görünen bir araba… Yokuşun ortasında dururken lastiklerinin ikisinin altına taş konulan, kapıları kendisinin iki katı, kocaman gözlü araba. Kahramanımız babasının takdirini kazanmak için ne zaman taş koymaya calışsa, o sırada arabanın hareket edeceğinden korkarmış; ama ölmek değil, ölmenin ne olduğunu bilmezmiş daha, sadece arabanın altında kalıp, yokolmaktan, onu kimsenin bulamamasından korkarmış.

Oysa hatılıyorum da; çocukluk denince istekler değil, sadece o kar; kar denince o yokuş; o yokuş denince aklına kocaman gözlü araba gelirmiş. Ama o övündüğü hafıza fotoğraflarında başka bir resim yokmuş. Bugün arabaya dair birsürü hikaye uydurmak istermiş. Bugün kitaplardan öğrendiği veya çevresinden dinlediği gibi kendisi hikayeler uydurmak, olmayan oyun arkadaşlarına kahramanlık biçmek istermiş. Biliyorum. İçimdeki çocuk bana anlatmıştı bir gün. Ama o arabayı kar altında görüp görmediğini bilmiyor kahramanımız. Anlatsa hikayelerinden birini belki öğreneceğiz fakat anlatmıyor işte. Sanki kendine saklamak veya kimseyle paylaşmamak yahut tanrının elinin o kocaman gözlü arabaya değmemesini istiyor.

O karlı günlerden birinde, Murat’la sokaklarda gezerken, içinde minyatür arabaların satıldığı bir mekana girmiştik. Belki soğuktan korunmaktı amacımız, belki bir şey arıyorduk; eski zaman pek hatırlamıyorum. Sanırım o, ne yaptığınızdan çok, nasıl vakit geçirdiğinizin önemli olduğu günlerdendi ve ben ne yaptığımızı aklıma kaydetme gereği duymamıştım. Ta ki, onunla gözgöze gelene dek. Beni o ana getirenin ne olduğunu çok net biliyorum. Aslında onu bir nevi tekrar bulmak istemiştim ama bir taraftan da sadece aklımda kalmasını istiyordum. Epey zamandır evde biriktirdiğim araba koleksiyonum vardı. Sanki kendim için aldığımı söylesem büyüsünü bozacakmışım gibi, “Murat, bak sana ne aldım” diye eline yeni bir  minyatür araba koymayalı çok olmuştu. Belki de o yüzden o dükkana girmiştim bilmiyorum. Bugün hangi dükkan, neresiydi onu bile hatırlamıyorum. Ama bunu unutmak için, bir daha bulmamak için, o dükkana geri dönmemek için kaydetmediğimi biliyorum.

Hayatım boyunca, hep geçmişten taşıyabildiğim bir objemin olmamasından serzenirim. Hayattaki değerlerimin azlığını, objelerle tamamlamak misali, annemin veya babamın veya bir aile büyüğünün bana verdiği yahut benim saklayabildiğim bir obje, belki bir oyuncak, belki bir yüzük veya pabuç. Zaten hiç insan da taşıyamadım bugüne. Ne bir çocukluk arkadaşı, ne lise, ne üniversite. Sanki geçmişim hiç yokmuş gibi, okuduğum okullardan kalma bir fotoğrafım bile yok. Belki o yüzdendir bir obje ihtiyacım. Sanki “benim de geçmişim var” demek istiyorum dünyaya. Ama o arabayı gördüğüm gün, içimde birşeyler koptu diyebilirim. Aslında kopan birşey yoktu ama başka bir sözcükle ifade edemem olanı. Onunla gözgöze geldiğimizde otuz sene sonra ilkokulumun bahçesini gördüğümde yaşadığım hayalkırıklığını hatırladım gene. İşte belki de o yüzden bulduğum arabaya önce tezahürat yapıp, “Murat bak işte kocaman gözlü araba buydu” demiş, sonra ne arabayı almış, ne de onu eve getirmiştim. Sadece kapıdan çıkmadan önce bir “acaba” soru işareti vardı cebimde. Uydurabileceğim hikayelerin olması belki de bana daha cazip gelmişti. Ne de olsa geçmişimi bugüne taşıyamayışım, benim geçmişe de bağlı kalmamamı sağlamıyor mu? Özgür değil miyim istediğimi uydurmakta, neyi istersem onu anlatmakta?

Tem 26

- Günler mi yoksa seneler mi hızlı geçiyor?

Posted in Denemeler

Çocukluğumda annem ve babamın başbaşa veya arkadaşlarıyla sohbetlerinde duymuştum; “zaman ne kadar hızlı geçiyor, allasen”. Sonraları bu cümleye yenileri eklendi. “Eee, ne demişler? Gençlikte günler hızlı, seneler yavaş; yaşlılıkta günler yavaş, seneler hızlı geçermiş”.

Anneme sormuştum, ne anlama geldiğini. Çok tatmin edici bir cavap alamamışım ki, hala ne olduğunu tam olarak kavramakta zorlandığımı farkettim geçenlerde. Gençken bir güne sığdırdığım onca iş sayısı ile yaşım ilerledikçe sığdırdıklarım arasında negatif anlamda ciddi bir fark vardı. Hayatımdaki değişiklikler, başıma gelen onca birbirinden farklı olay, yaptıklarım. Her telefon konuşmamızda anneme bir sürü şey anlattığımı, “biliyor musun, şu da oldu, bu da oldu vs vs vs” dediğimi hatırlıyorum. Ama son zamanlarda konuştuklarımız çok rutin. “Bizim cephede pek bir değişiklik yok anne!” Günlük, pratik hayat meşgaleleri dışında özel bir şey olmuyor epeydir hayatımda. Bu da demektir ki; ben değişik işler yapmıyorum veya işleri sakin sakin yaparken eskiden olan acaiplikler şimdi olmuyor. Belki de biraz tembelleşmiş, biraz da müşkülpesentleşmişim.

Yaşım ilerledikçe, yapacağım iş ne olursa olsun, keyifle yapmak için, sakin sakin yapmak için özen gösterir oldum. Yapılacak bir sürü iş varsa, aralarına vakit koymaya çalışır oldum. İş dediğime bakmayın; evde yapılacak bir tamirat veya ziyaret edilecek bir arkadaş, alınacak bir malzeme veya gidilecek bir sergi. Hepsi de iş benim için. Bugün alışveriş yapıp, yarın arkadaş ziyaret edeceksem, ertesi günü boş bırakıp evde sakinliyorum. Dışarı çıkıp, eve geç vakit dönmüşsem, bir yirmi dakika oturuyorum salonda, sanki kendimi uykuya hazırlıyorum. Bir ehli keyfiliktir üstüme gelen diyorum ya, aslında bunun adına başka şeyler de denebilir. Farkındayım.

Gençken, haftaiçi bile olsa akşam dışarı çıkıp, konsere gidebilir veya dans edebilir, hatta sarhoş olabilirdim. Üstüne ertesi günü iş çıkışı sinemaya gidebilir, haftasonu da evin içine vuran güneşi bile görmeden kendimi dışarı atıp, alışveriş, arkadaşlar, yemek, sinema, dans gibi aktivitelerde bulunup, dinlemeden, uyuyup güzelleşemeden pazartesi gene işe gidebilirdim. Hatta sabah alışveriş yapıp, öğleden sonra tüm ev temizliğinin ardından gece dışarı çıkıp sabah ezanla eve döndüğümü bilirim. Aman da evimi özledim, aman da yoruldum, aman da ruhumu yakalayayım benzeri dertlerim yoktu. Hal böyle olunca, anlatacak da çok şey oluyordu. Kısacık günlere bir sürü iş sığdırırdım.

Nerde bir kırılım yaşadım, ne zaman farklılaştım tam olarak bilmiyorum. Ama geriye dönüp baktığımda, ufak veya büyük, hayatı yaşama ve algılama şeklimde değişiklikler görüyorum. Ruhsal bir değişiklik değil bu. Fiziksel hiç değil. Geçenlerde arkadaşlarla dışarı çıktık da, eve döndüğümde sabah ezanını dinleyince; “hadi be, gerçekten mi?” diye kendi kendime söylendiğimi hatırlıyorum. Ama işte tam da bunu söylüyorum; “geçenlerde” dediğim şey aslında geçen sene oldu. Ne zaman, allah aşkına, geçen sene “geçenlerde” oldu benim için? Ne zaman evimi özlemeye başladım, ruhumu yakalamak benim için önemli oldu?

Bu sorularıma aslında günlerin bana kısa gelmesiyle başlamadım. Müzikle başladı. Evet, tam olarak yeni çıkan albümleri, sesleri sonradan öğrendiğimi veya öğrenmediğimi farkettiğimde. Müzik, benim için kendimi bilmeye başadığım günlerden beri, en az kitap kadar benim için önemli bir araç olmuştu. Şimdiyse, takip edemiyordum. Sürekli alışveriş yaptığım bir müzik dükkanındaki satıcıya bunları söylediğimde, “merak etmeyin, biz size zamanı yakalatırız; arada gelin, dinletelim, yeter” demişti. Düşündüğümde, “belki de zevklerimde, yaşayış ve algılayış şeklimden çok, beklentilerimde değişiklik olmuştur” diyorum. Sanırım önemli unsurlardan biri bu beklenti meselesi. Gençkenki beklentilerimle, şimdikiler arasında epey fark var. Bir kere artık yaşımın ilerlemesini beklemiyorum. Halbuki onsekizime ne zaman geleceğim diye deli olduğum zamanlar, günler okul, ders, arkadaşlar, aile arasında o kadar hızlı ama yaş o kadar yavaş ilerlerdi ki. Şimdiyse sadece günlerimi ve doğal olarak haftalarımı, aylarımı, senelerimi keyifli geçirmekten başka derdim yok. Akşamüstü boya yaparken bir bira içmek; elbisemin eteğini kısaltırken güzel bir müzik dinlemek, temizlik yaparken kahve molası vermek, günlük işlerden sonra misler gibi bir duş alıp, süslenip püslenmek, bir kadeh şarap almak elime, güzel bir müzikle balkona çıkıp kitabımı kucağıma almak… Hayır, her daim mutlu olmak değil derdim. Olmaz; olamaz! Zaten teorisi mümkün değil, şekerim. Sadece becerebildiğimce keyifle iş yapıp, belki strese sokmamak kendimi; hatta stres atmak; hatta yapılacakları bir yarış, bir sorunsal haline dönüştürmemek de diyebiliriz buna.

Gene zamanın birinde bu konuyu konuşurken kocamla, “evdesin ya, bir sürü vaktin var. Bugün olmadı, yarın yapabileceğini bildiğinden, işleri kendini sıkıştırmadan yapıyorsun” dedi. Belki de. Ama belki de her güne bir iş bulup, kendimi boş bırakmamak içindir. Ama o zaman yapamadığım için de hayıflanmamam lazım; değil mi? Lakin, değişikliğe tepki vermek, olumlu da olsa, kabullenmeden önce bir serzenmek belki de insanın doğasında vardır; kimbilir?

Tem 8

- Kurtlarımı dökmek

Posted in Denemeler

Benim için yazmak artık kurtlarımı dökmek haline geldi. İçimden gelen, yapmadığımda, yapamadığımda vicdan azabı çektiğim bir yaşam biçimine dönüştü. Aklıma düşen her türlü soruyu veya söylemek, iletmek istediklerimi yazar oldum.

Bugün içimden dökmek istediğim kurt, dayanışma ve sorumluluk alma üstüne düşündüklerim. Ama bu kadar geniş bir konuyu daraltmak lazım; değil mi? Burada sorumluluk derken bireysel anlamda, Ayşe, Fatma, Agop, Mehmet’in kendi adlarına aldıkları veya almadıkları sorumluluk değil; bir toplumun parçası olarak aldığımız ve almadığımız sorumluluklardan bahsetmek istiyorum. Mesela seçimlerde oy kullanmak, veya yanımızda ayağı takılıp düşen birine yardım etmek.

Kendimi biraz fazla vicdan azabı çeken biri olarak tanımlayabilirim ama bu söyleyeceklerim benim bu duygumun ağır basmasının doğurduğu birşey değil. Tam tersine, toplum içinde yaşamanın gerektirdiği kimi görev ve sorumluluklar olduğunu düşünmemden. Bir vatandaşın sorumluluk olarak seçimde oy kullanması gerektiğini, protesto etmek için bile sandığa giderek yapabilecekleri bir yöntem geliştirmeleri gerektiğini düşünürüm. İktidar ve muhalefetin oluşumuna başka türlü katkıda bulunamayız. Katkıda bulunmadığımız birşey için, şikayet etme hakkımız da sınırlıdır. Aynı şekilde, toplumdaki olaylar için de bir duruş, bir tutum belirlemeyiz, diyenlerdenim. Bunun anlamı, sokaklara dökülüp protesto yürüyüşü yapmak da olabilir, oturmak da, bir dilekçe, mektup yazmak da, belli saatlerde ışıkları kapatmak da olabilir. Tabii ki silahı alıp dağlara çıkmak veya karşımızdakini, yanımızdakini coplamak, taşlamak, şiddet uygulamaktan bahsetmiyorum.

İnsan sosyal varlık ve her ihtiyacını maalesef tek başına sağlayamıyor. Fiziksel ihtiyaçlarını, muhtemelen mecbur kalırsa minimum ölçüde de olsa tek başına sağlayabilir. Ama sosyal ihtiyaçlarını, manevi ihtiyaçlarını karşılayamaz. Konuşmak, dinlemek, dinlenmek, kabul edilmek, sevmek, sevilmek, dokunmak, dokunulmak; hepsi yamacımızda başka en az bir insanın varolmasını gerektirir. Yüzyıllardır toplum içinde yaşamamızın sebebi var. Dolayısıyla toplumda yaşamanın komşuna saygı duymak, onu taciz etmemek gibi basit gereklerinin yanında, sorumlulukları da beraberinde geliyor. Bu noktada belki sorumluluk sözcüğünü dayanışma kelimesiyle bir arada kullanmalıyım. Demem o ki; sokakta kavga eden, dayak yiyen birilerini gördüğünde polisi çağır, ayırmak için öncelikle kendini koru ama müdahalede bulun, yaygara koparıp etrafına insan toplayarak durdurmaya çalış vs. Ama dönüp gidiyorsan, korkup susuyorsan, o insanların zarar görmesinden bir birey anlamında sorumlusun diyorum. Evet ben o kavgayı başlatmadım; evet, ben kışkırtmadım; ben zarar da vermedim direkt olarak. Lakin bir birey olarak, dolaylı olarak engellemediğim için sorumluyum diyorum. Uğraşıp engelleyemediğim için değil ama engellemek adına birşey yapmadığım için diyorum. Birgün bana tacizde bulunabileceklere karşı da, birilerinin karşı çıkabileceğini, birilerinin bana yardım edebileceğini umarak, sorumluyum diyorum.

Bu örneği biraz daha genelleyip, biraz daha siyasileştirebiliriz. Polise sığınmasına rağmen ölen kadınlar mesela; bir takım kişilerin sesinden, yazılarından hoşlanmadığı için öldürülenler mesela; dağda öldürülen asker ve karşıtları mesela. Hepsi için de sustuğumuz zaman hem sonuçlarını kabul ediyoruz, hem de ölümlerden sorumluyuz anlamına geliyor. Günay olarak değil ama birey olarak sorumlu hissediyorum kendimi. Bu noktaya, bu yazıya başlamaya beni sevkeden son haftadaki Sırrı Süreyya ile Murat Belge arasında yaşanan tartışma. Murat Belge, “Sırrı Süreyya şunu söylemiş, olmaz” demiş. Diğeri “söylemedim ama sen şöylesin, ben böyleyim” demiş. Bu konunun detaylarına takılmadım, iki arkadaşın medya üstünden tartışmasına da takılmadım; ama sorumluluk kısmına takıldım, kaldım. Söylendiği iddia edilen cümle “anayasa değişikliğine evet ama yetmez diyenler, dağlarda ölenlerden sorumludur”. Burada konu referandumdan bağımsız değerlendirilmeli bence. Referandumda ne oy vermiş olursak olalım, bundan bağımsız, tüm bu olaylar yaşandığı sürece, hatta referandum olmadan önce bile, ses çıkarmayan biz suskun halk, biz korkan veya sinirlenen çoğunluk ölümlerden sorumluyuz. Bence Murat Belge, Sırrı Süreyya gibi yazan, çizen, demokrasi isteyen; en azından bizler adına ses çıkaran insanlar sorumluluklarını yerine getiriyor; ama ben bir TC vatandaşı olarak, susuyorum ve sırf bu yüzden sorumluyum. Çünkü bizler sindirildik, korkutulduk, apolitik olduk, dayak yiyenleri gördük, işkence görenlere tanıklık ettik veya muhatap olduk, birbirimize yabancılaştırıldık. Veya sadece “ben tek başıma ne yapabilirim” sorusuyla yüzyüze kaldık. Ne yapabileceğimizi bilemedik. Ama inanın, istersek bir dilekçe, bir mektup bile bazen bir olaylar zincirinin başlangıcı, bir çözümün kırılım yaratan başlangıcı olabilir. Ben burada yazarak, demokrasi adına yapıldığına inandığım eylemlerin en azından birine, ikisine katılarak, bunu yapmaya, sorumluluğumu yerine getirmeye çalışıyorum. En azından bir gün sokakta trafik kazası geçirirsem, birinin de bana yardım edip hastaneye götüreceğini umut ederek; temel haklarıma bir gün zeval gelmeyeceğine inanarak yapıyorum bunu. Zira artık öğrendim; ağlamayan bebeğe emzik verilmezmiş. Artık ağlamak istiyorum.

Tem 6

- Gerçekler ne kadar gerçektir?

Posted in Denemeler

Öncelikle, Türk Dil Kurumu’nun “gerçek” sözcüğü için verdiği tanımlara bakmak istiyorum:
a. 1. Yalan olmayan, doğru olan şey, hakikat: “Esasen bizim için millî varlık ile istiklal ve hürriyet aynı gerçeğin çeşitli cepheleridir.” -M. Kaplan.  2. sf. Bir durum, bir nesne veya bir nitelik olarak var olan, varlığı inkâr edilemeyen, olgu durumunda olan, hakiki, reel: Kâğıt paranın saymaca değeri varsa da gerçek değeri yoktur. 3sf. Aslına uygun nitelikler taşıyan, sahici: Gerçek elmas. Gerçek hikâye.

Bugünlerde aklımı kurcalayan soru ise, “Peki evrensel anlamda gerçeklik var mıdır?” Zira herkes bilir ki; doğru olan şey yoktur; herkesin doğrusu farklı olduğu gibi, koşullara göre bile değişir. Fizikte bile su 100 derecede sadece sıfır atmosfer basıncı altında (yani deniz kenarında, deniz seviyesinde) ve saf olduğunda kaynarmış. Sonuçta gerçek sözcüğünün anlamlarından biri doğru olduğuna göre, bir durum için gerçek olan şudur derken, başkası aynı duruma farklı bir açıklama getirirken, esas gerçeklik hangisidir? Hatta “esas gerçeklik” yani aslında “gerçeklik” var mıdır? Benim gibi herkes gerçeğin gayrı ihtiyari tek olduğunu düşünebilir. Oysa o kadar farklıdır ki. Tıpkı doğrularımız gibi.

“Petrol vardı da, biz mi içtik?” diye soran Demirel’in samimiyeti görünüşte gerçektir. Ama o dönemleri yaşayanlarda, kendileri bulamazken, istediğinde benzin bulup gezebilenleri bilir. Peki gerçekte petrol var mıydı, yok muydu? Libya olaylarını düşünün mesela. Olaylar ortada ama söylenenler ve ardından gösterilen reaksiyonlar o kadar farklı farklı ki. Halbuki durum tek. Aynı şekilde ülkemizdeki son dönem Meclis – Milletvekili krizi de tek ama bir sürü yorum olduğu gibi, hepside birbirinden farklı.

İnsanoğlu; hormonlar, kimyasal vücut salgılarından ibaret bir duygular kümesi. Yedi saniyede kime aşık olacağını belirleyen fermonlarımız, sinirlenince veya üzülünce ağrıyan sindirim sistemimiz, adrenalin alınca hareketlenen, endorfin alınca yüzü gülen vücudumuz var bizim. Bunca salgının içinde duygu yumağı haline gelince, “gerçeklik, “gerçeklik” olarak kalır mı; yoksa aklımız olayları, olguları duygularımızla öğütüp, yorumlamaya çalışır ve olayları kendi algımıza göre mi şekillendirir” diye düşünür oldum.

Bu halimizi kedimle olan ilişkime benzetiyorum bazen. Hayvancığın kelimeleri yok, kendini ifade edemiyor. O yüzden de davranışlarından, bakışlarından ne durumda olduğunu anlamaya çalışıyorum ama gerçek hangisi? En son durgunluk ve öksürüğü vardı; veterinere gittik, bronşit olmuş. Sonuçta bronşitte halsizlik yapıyor. Ama evden kaçtığı veya gece yarısı uyurken beni ısırıkla uyandırdığı için kıçına kıçına yediği tokatlar yüzünden depresyona girmiş olamaz mı? Peki ya, evde kalmayı özgürlüğüne indirilmiş bir darbe gibi gördüğünden, evden de henüz tam anlamıyla kaçamadığı, daha doğrusu hep yakalanıp geri getirildiği için depresyona girmişse? Daha önce bir haftalığına bahçeli bir evde kalmış, bahçede gezip ağaca çıkmanın keyfini yaşamıştı. Ya onu özlüyorsa? Şuanda evde sinek avlarken hiç te durgun değil ne de olsa.

Hayvan veya eşya, veyahut olay; ağzı yok ki konuşabilsin, derdini anlatsın. Sonuçta duygu yumağı haline gelmiş aklımızla, kendi algı süzgecimizden geçirip, anlamaya çalışıyoruz. Başka türlü başa çıkamıyoruz çünkü. Aklımızın çalışma şekli böyle. Olaylar karşısında, başa çıkabilmek, ele almak, öğütmek, üstesinden gelmek için insan aklının o olayı anlamaya ihtiyacı var. Anlamadığımız bir olay veya söz veya davranış karşısında tabir-i caizse apışıp kalıyoruz. Anlamak dediğimiz zaman da, algı süzgecimiz devreye giriyor ve birbirinden farklı yorumlarla gerçek, gerçek olmaktan çıkıyor. Çünkü her birimizin kendine mahsus birer algı süzgeci var. Bu algı süzgecimiz, sonuçta tıpkı karakterimiz gibi zaman içinde, aile, sosyal çevre, duygu vb unsurlardan etkilenerek şekilleniyor. Yani bir nevi kimyasal salgı ve öğrendiklerimiz bizim yorumlarımızı, dolayısıyla doğru ve gerçekliklerimizi de etkiliyor. Sonuçta ortada sözlük anlamıyla algılayabileceğimiz bir gerçeklik de kalmıyor.

comments: 0 » tags: , , ,
Haz 15

- Tıkandım, kaldım

Posted in Denemeler

Bir süredir ne düşünebiliyorum, ne yazabiliyorum. Zaten bahar gelmedi, geliyor, gelecek, geldi, gelmedi mi yoksa derken içim kutulanmış taze otlar gibi anlamını kaybetti. Aslında bir kokuyla, bir kuş sesiyle yazabilirken, üstüne bir de seçim gibi bol malzemeli bir dönemden geçerken, sanırım yazamamamın sebebi tıkanmış olmam.

İnsanların hayatları da sanırım kendi bioritimlerine benziyor. Metabolizma sen ayakta durur vaziyette olsan bile geceleri uyurmuş ya hani; sanırım bende beynimin uyuma dönemine girdim. Ben etrafta dolanırken, kağıt oynarken o uyuyor. Buna beyin demek de zor ya; ruh dediğimiz, duygularımızın oluşturduğu bütün desek daha doğru olur galiba. Zira yazmanın veya kendini ifade etmenin beyinsel değil, duygusal bir temeli olduğuna inananlardanım. “Acı çeken yazar” örneğinde olduğu gibi. Acı, çok önemli duygusal tecrübelerimizden biriymiş. Mutluluk bile bu kadar net hatırlanmıyor, deneyim kazandırmıyormuş. Peki, bilincimizin bizi korumak adına acı olayları unutmak bunun bir istisnası mıdır acaba? Hani kendimizi depresif hissettiğimizde uyumak veya televizyona, bilgisayar oyunlarına sığınmak, nasıl o esnada duygularımızın acılığını hafifletip, hissettirmiyorsa, unutmak bunun en efektif yöntemi sanırım. Ama “hadi ben şunu bir unutayım bakayım” diyerek insan kötü bile olsa olayları bilinçli şekilde unutamıyor. Bilinçaltımızın bizi korumak adına yaptığı bir eylem bu.

Bilinçaltımızdan, bizden başka bir varlık, üçüncü bir şahısmış gibi bahsediyorum ama bu sadece anlatabilme eyleminde işi kolaylaştırmak için. Sonuçta benlik, bilinç ve bilinçaltından oluşuyor ama bilinçaltı, altı kapalı mobilyalara benziyor. Buraya kaçan toz veya çeşitli pislikler yuvalanır, belki de biz farkında olmadan bakteri, mikrop üreyip, alerjilerimizi azdırır, hatta bizi hasta eder. Yani acı hadiseleri unutmak, kendimizi korumak adına, bizim bilmeden, farkında olmadan yaptığımız bir eylemdir.

Bugün bir video parçası seyrettim. Bilinçaltımızın, biz bilinçli olarak karar vermeden 6 saniye önce karar aldığını söylüyor, bunu görüntüleme yöntemleriyle ispatlıyordu. Yani biz bile kendi kararımızı bilmeden altı saniye evvel. Biri o sırada beynimizin görüntüsünü çekse, neye karar vereceğimizi bilebilirmiş. Bir başka deyişle karar alıyoruz, aldığımızı kendimize söylememiz altı saniyemizi alıyor. Hani mesela araba kazası ihtimalinde soğukkanlılığımızı korur ve hareket edip, kazayı bertaraf ederiz ya; işte o altı saniye bilme sürecini yaşamadan, bir nevi direkt bilinçaltımız ile el ve kollarımız koordineli çalışıp işi hallediyor diyebiliriz. Sonradan olayı düşündüğümüzde oysa, o direksiyonu çevirme kararı aldığımızı veya frene ne zaman, ne kadar bastığımızı bile hatırlamayız. Çünkü karar bilince ulaşmadan doğrudan eyleme dökülmüştür; değil mi? Yaşama içgüdüsü hayatımızı eline alıp, bizim vakit kaybetmemize izin vermez.

Offf, of! Keşke benim biliçaltımda ne kadar kıvrandığımı görse, ne kadar acı çektiğimi mesela görse de, olayı eline alıp, yazıp şu tutukluktan beni bi kurtarsa ya!

comments: 0 » tags: ,
Nis 14

- Hayat daha güzel olacak

Posted in Denemeler

Baharın gelmesini dört gözle beklediğim şu günlerde aklımda hep “daha güzel günler” sloganı döneniyor. Sanki gelmesini gözledikçe havalar benimle alay ediyor. Hep gelmesini beklediğimiz bu güzel günler misali, baharı da bekleyip duruyorum işte. Arada gelen mutlu bir an, yüzümü güldüren bir haber veya eski bir arkadaşla buluşma anı sanki hep baharın flört etmesi. Hani insan kırkına gelince “güzel günler”in daimi olmayacağını zaten öğreniyor, hep arada derede ufak mutlu anlar olacağını idrak ediyor da; bahara bunu yakıştıramıyor. Bahar sadece göz kırpsın istiyorum ama o sürekli bir “istiyorum”, bir “istemiyorum”, bir “yan cebime koy” diyen sevgili adayı misali oynuyor, alay ediyor aşığıyla. Tabii bir de beklenen şu seçimler var. Güzel günler gibi, seçimlerde umutla beklediğim Türkiye hayalimin bir parçası. Ama güzel günler misali bu hayalimin anlık olmamasını diliyorum, istiyorum.

Bir zamanlar Turgut Özal “alışırsınız” diye tişört giyip ortalıkta dolaşırken, biz “çok beklersin” diyorduk ardından ama bakıyorum da seneler geçti üstünden biz hala hep bekliyoruz, hep bekliyoruz. Yoksa alıştık mı nedir? Türkiye daha demokratik olacak, daha tutarlı, insan haklarına saygılı veya hiç olmadı saygı duyacağımız milletvekili adaylarımız olacak, doğru düzgün seçim programları, propagandaları olacak diye bekler dururuz. Ama popüler haberlerde adı geçen popüler aday isimlerine göre gene olmayacak. Popüler diyorum zira, haberlere çıkanlar haricinde tüm adayları bilmiyorum, haberler yüzünden bilmek de istemiyorum. Haklarında soruşturma açılmış, suçsuz bile olsalar henüz adlarındaki şaibe temizlenmemiş kişilerin aday listelerine girmesi sinirimi bozuyor. Hala seçilebilecek yerlerden yüzü bile bulmayan kadın aday sayısına sinir oluyorum. Bağımsız aday olan sanıkları ve sanatçı popülerliğini kullanarak hapisten kurtarma yolları arayan insanlara da sinir oluyorum. Bu bağımsız veya parti bağımlısı sanık adayların gerçek samimiyetlerinden ve suçsuzluklarından şüphe duymaya başladım resmen. Hele aralarından daha önce asla politikaya dokunmamış, hiç politik duruş sergilememiş olanların, durup dururken aday olmaları dokunulmazlık zırhının altına girmekten başka nasıl izah edilebilir ki?

Günlerdir bu yazıyı yazmaya çalışıyorum veya yazmamak içi elimden geleni yapıyorum. Çelişkili duygular içinde olduğumu başka türlü ifade edemem sanırım. Türkiye’de bir çok gelişme oluyor, aynı anda da bir çok gerileme hala göze çarpıyor. Hani mehter takımları bizim tarihimizin bir parçası ya; yaşantımızın da bir parçası olması gerekmiyor ki. Üç ileri, bir geri; üç ileri iki geri derken gelişmesine gelişiyoruz ama arada olan gerilemeler sinirimi bozuyor. “Moda nedir?” soruna bir yerlerden öğrenip, “moda, insanın kendine yakışanı giymesidir” diyen insanlar gibi, politik dünyamızı dolduranlar da kendilerine yakıştığını düşündükleri moda cümleleri sarfediyorlar. O cümlelerin kendi siyasi duruşlarında sakil durduğunu, yakışmadığını farketmedikleri gibi, üstüne üstük bir de muhteşem bir şey yapmış edasıyla süzülüyorlar. Avrupa Birliğinden, medyanın sözü geçen politik köşe yazarlarından veya yaptıkları anketlerden öğrenmişler; parti politikaları tam tersi olsa da, AKP’liler demokrat ve laik, CHP’liler muhafazakar tutum sergileyip, üstüne adayları da aynı şekilde sakil duruşlar benimseyince iyice sinirim tepeme çıkıyor anlayacağınız. Üç ileri, iki geri veya üç geri, iki ileri. Diyorum ya, baharı bekler gibi, güzel günler bekler gibi bekliyorum. Bu seçimlerde de olmayacak o kadarını anladım da; ne zaman olacak?

comments: 0 » tags: , ,
Nis 6

- Zayıflıklarımız mı, güçlü noktalarımız mı gerçektir?

Posted in Denemeler

Sizce alınganlık yaptığımız kişilik özelliklerimiz; aslında kendimizi o noktada zayıf mı, güçlü mü hissettiğimiz hususlardır? Bir başka deyişle hangisi gerçektir?

Hani psikolojiye meraklı olanlar bir yerlerde okumuş veya duymuştur ya; kişilik dediğimiz şey aslında farklı farklı bir kaç kısma ayrılırmış: başkalarının gözünde olmak istediğimiz kişilik, aslında olduğumuz kişilik, günlük ihtiyaçlarımıza göre sergilediğimiz kişilik vs. Hatta bildiğim kadarıyla Psikoanalizin kurucularından olan Gustav Jung “hangisi gerçek kişiliğimizdir?” diye sorarak başlamış çalışmalarına. Yaptığı çalışmalarda bir insanın evde başka, işte başka, sokakta başka tavır sergileyediğini farketmiş. Bu analizlere dalıp kişiliklerimizi analiz etmeyeceğim tabii ki, ama merak bu ya, “gerçekte zayıf olduğumuz özelliklerimize mi, yoksa güçlü olduğumuz özelliklere mi laf edildiğinde alınganlık eder, sinirleniriz” diye merak ediyorum doğrusu.

Kişi kendinden bilirmiş ya, şimdi ben kendimi sorumluluk sahibi biri olduğumu düşünürüm hep. Ve bence bu benim en güçlü özelliklerimden biridir. Hatta bu konuyu bazen abartıp, beni ilgilendirmeyen konularda bile, bir şey yapmadığım için vicdan azabı çekerim. Şimdi biri bana “sorumsuzun tekisin” dese, garçekten sinirlenir, karşımdakine laf ederim. Peki neden sinirleniyorum bu konuda? Gerçekten sorumluluk sahibiysem, neden başkasının lafına bakıyorum ki? Yoksa, yoksa… Yoksa aslında sorumluluk sahibi değil de, insanlar bunu farkedince sinirlenmekten mi ibaret benim durumum? Tabii bu da bir olasılık, bu da gerçek olabilir ama ben gerçekten sorumluluk sahibiyim ve aslında kendimden şüphe ediyorum sanırım. Zaten sıradan bir insanım. Bir özelliğim yok, içimizden biriyim. Öyle ünlü bir yazar veya manken değilim; nükleer faciayı engelleyecek bir formül geliştiremedim, telefon gibi bir alet icat edemedim, birinin hayatını da kurataramadım.. Kısacası sıradan biriyim. Kendimi sadece güçlü olduğumu düşündüğüm noktalarda sıradan değil, özel hissediyorum. Ve kendimi özel hissettiğim bu noktalara saldırı olunca da, içim bir acaip oluyor anlayacağınız. Özelliğim elimden alınıyor, sıradanlığım pekişip, bana bir kez daha hatırlatılıyor ve insan aklının en çok ihtiyaç duyduğu sevgiden sonraki “özel olma ihtiyacı” da böylece baltalanmış oluyor.

Bu “özel olma ihtiyacı” öyle bir şey ki, çocukluktan beri insanın karşılanması gereken en temel ihtiyaçlarından biri. Öyle bugün fazlasını depolayıp, yarın kullanabileceğim tasarruf hesabı da olmuyor bu ihtiyaçlarda. Her gün, hatta her an bile o günkü, o anki ihtiyaca denk gelip, sadece o gün, o an işe yarıyor. Fazlası sadece kendinizi iyi değil, süper iyi hissetmenizi sağlıyor. Elbet, bu ihtiyaç, günlük tüketilmesi gereken C vitamini ihtiyacı gibi bir şey değil. “aaa, ben gideyim annemden bugünkü özel hissetme ihtiyacımı alayım” diyemezsiniz. Bir gün içinde kendinizi hiç özel hissetmesiniz de olur. Ama bu sonuçta bir ihtiyaç ve uzun süre tatmin edilmediğinde an geliyor, bizi çuvallatabiliyor. Yeni kardeş yaptığınız çocuğunuza “sen bizim için özelsin, yerin başka” derken, farkında olarak veya olmadan bu ihtiyacı karşılamış oluyorsunuz. Yani gerçekliği başka bir yazıda düşünmek üzere bir tarafa koyarsak, ihtiyaçlar ile kişilikler arada birbirine karışabiliyor.

comments: 0 » tags: ,
Mar 30

- Çizgilerimiz

Posted in Denemeler

Hepimizin söyleyebileceği bir cümle vardır: “Aaa, işte o kadarı olmaz!” Konumuz neyse, işte bu noktada çizgimizi çekeriz. O kadarı olmaz! Öyle yalan söylemeyiz, o kadar abartılı giyinmeyiz, onu seyretmeyiz, bu kadarını yapmayız. Burada “herkesin bir fiyatı veya bir tahammül noktası vardır” gibi konulara girip bu çizgilerimizin ne kadar geçilip, ne kadar geçilmediğini tartışacak değilim. Tabii ki herkesin bir tahammülünün elbet bir sınırı vardır ama burada sadece çizgilerimizi belirlemek, çizgilerimiz hakkında yazmak istiyorum. Hatta daha da belirleyici olmak adına, sebep olmak ile izin vermek arasındaki çizgi hususunu deşelemek istiyorum.

Amin Maalouf’un “Baldassare’nin Yolculuğu” isimli kitabında okuduğumda üstünde hayli düşündüğüm bir konu olmuştu bu. Roman hakkında düşüncelerimi Kitap / Yazar Yorumları köşemde bilahare yazmak isterim ama burada aklımı çelen şu cümlesine değinmek istiyorum: “….Başkasının birşeyi düşünmesine izin vermekle, onların böyle düşünmesine sebep olmak arasındaki görünmeyen çizgiyi geçtim. Ve bu hususta daha çok kendimi suçlu hissediyorum.”

Kişiliklerimizin detaylarını nasıl giydiğimiz renkler, kullandığımız eşyalar veya seçtiğimiz arkadaşlıklarla deşifre ediyorsak, aynı şekilde sarfettiğimiz sözcükler, kurduğumuz cümlelerle de karşımızdakilere açık ederiz. Hatta bazen kendimiz bile farkına varmadan. Mesela, bir arkadaşımız aradı ve sağlığımızı sordu. Örnek bu ya, o sırada hastayız ve evde kös kös tek başımıza mutsuz şekilde yatıyoruz diyelim. Eğer o sırada ilgi görmek istiyorsak ama bunuda gururumuz yediremiyor veya arkadaşımızı rahatsız etmek istemiyorsak, “kimse yok ama iyiyim ben, merak etme sakın” diyebiliriz. Şimdi “Merak etme” kesinlikle bir sorun var demektir. Karşımızdakini hemen alarma geçirir. “Yanında kimse var mı” diye bize sorulmadan söylenen “Kimse yok” ise, aslında yalnız olmak istemediğimizi karşı tarafa anlatma biçimimizdir. Babası tatılden eve dönmek üzere yolculuğa çıkacak çocuğuna sormuş: “Paran var mı güzelim?” Çocuk cevaplıyor “20 liram var baba, yeter bana!” Birincisi “var baba, sağol” demek yerine, cebindeki paranın tutarını söylemek, yetmeyeceğini bile bile var diye söylemek, “bana biraz para gönderirsen iyi olur babacım. Tatilde aşırıya kaçıp tüm paramı bitirdim” demenin bir başka şekli; ikincisi “ben sana bunu söyleyemiyorum ama artık sen anlar bana para gönderirsin, değil mi?” sorusu bu cümlenin içine saklı değil mi? Bu durumda, başkasının düşünmesine izin vermek, aslında yalnız olmak istemediğimizi veya babadan para istediğimizi söylemek; başkasının düşünmesine sebep olmak ise, işte bu örneklerde yaptığımız gibi gizli kapaklı söylemek veya sözcük anlamıyla ima etmektir. Bu tarz söylemleri çoğu zaman bilinçli bile yapmayız, hatta yaptığımızın bile çok farkına varmayız. Bu bazen sadece farketmek işimize gelmediğinden, bazen sadece anı idrak ederek yaşamadığımız, bilinçle seçerek söylemek istemediğimizden olabilir. Biliçli de olsa, farketmeden otomatik olarak yapsakta, babasından ekstra harçlık isteyen evlat gibi kendimizi suçlu hissettiğimiz anlarda olur.

İşte söylediklerimiz gibi yaptıklarımızın da aynı tür etkileri olduğunu farkettim geçenlerde. Yabancı bir kadınla konuştuğunu gördüğü sevgilisinin ceketindeki olmayan kepeği silkeyen kadın misali, bazen hareketlerimizle dahi ima eder, direkt olarak söyleyemediklerimizin karşımızdaki kişi tarafından algılanmasına sebep oluruz veya öyle algılamasını isteriz. Amin Maalouf kitabında işin esas bu yönünden bahsediyordu ama ben sözcüklerle anlatmasının daha kolay olduğunu düşünürüm çoğu kez. O yüzden işe size empati kurdurtup, o cümleleri söylettim. Yoksa bu yazının bir kıssadan hisse vermek gibi bir hevesi hiç olmadı.

 

Mar 23

- Bahar deyince

Posted in Denemeler

Yazmanın en büyük zorluğu ne yazacağını bilmek galiba. Canın harfleri toparlayıp bir kelime, bir kelime derken iki kelimeyi bir araya getirmek ister ama hangi iki kelime olacağını bilemezsin. Nereye yazdığına bağlı olarak, sen klavyeye, klavye sana veya sen kağıda, kağıt sana bakar. İçinden tumturaklı birşeyler döktürmek gelir ama gece vakti bir çift araba farında basireti bağlanan tavşan misali kağıdın karşısında tutulursun.

Yazmak ciddi ve meşakkatli bir iş. Disiplinli bir şekilde yazmak, en azından yazmak için masa başına oturmak ve uğraşmak gerekir. Zordur; çünkü masa başındaki 9-6 işler gibi ne yapacağın iş tanımıyla önceden belirlenmiş değildir ve bir patron tepende boza pişirmiyordur. Ne yazacağını, nasıl ve ne zaman yazacağını sadece sen bilirsin, sadece sen dentleyebilirsin kendini. Ne yazacağını bilemezken, öylece durup ilham gelmesini beklersen, o zaman çok beklersin. Bazen “peki ilham sana gelmiyorsa, sen neden ilhama gitmezsin?” demek gelir içimden. Ne yani, hangi ilde oturur bu ilham arkadaş, nerde bulunur, en önemlisi neye benzer? Ben bu tarz durumlarda internet ve gazete dünyasına girerim ilhamımı bulmak için. Bazen de televiyonun karşısına geçer, kanal yönetmenlerimiz bizim için ne uygun gördüyse artık onlara bakıp, malzeme toplamaya çalışırım. Zira her dem üstüne düşünecek, konuşacak, yazacak malzeme ile doludur bu dünyalar. Ama bugün içim içime sığmasa da, içimden klavyeyi kullanıp, direksiyona geçmek istesem de, arabayı hangi istikamete süreceğimi bilemediğim günlerden. Ben de kendi içime sığınayım, bari duygularımdan bahsedeyim dedim. İşte böyle başladı serüvenim.

Dışarda baharın “gelsem mi, gelmesem mi bilemedim” diyeceği türden bir hava var. Dünün soğukluğunun yanında, bugünün güneşi hiç olmazsa içime sadece sıcaklık değil, enerji de veriyor. Kahvem ve sigaramla keyif yapmaya çalışsam da, klavyem olmayınca eksik kaldığını farkediyorum. İçimden bir ses “silkin” diyor. Güneş var, evin açık penceresinden hafif hafif kuş sesleri, bahar kokuları geliyor. Hayal gücümü kullanırsam hele bu koku beni bahçelere bile götürür. Çocukluğumda amma çok pikniğe giderdik. Özellikle baharın ilk geldiği günlerde, pazar günleri o zamanlar boş olan İstanbul’un uzak mekanlarına, koca fıstık çamlarının altına giderdik. Annem yabanda yetişen turpotlarından toplardı. Kardeşimle top oynamak, birbirimizi yakalamaya çalışmak gibi koşturulacak aktivitelerde bulunurduk. Enerji bol, çocuğuz. Koşturmak en büyük eğlencemiz. Hiç bir şey yapamasak çiçek toplamak, bunları mühim bir iş yapmış edasıyla anneme vermek, orada burada ne var diye bakınmak için keşif turlarına çıkmak, keşfederken annemlerin olduğu yerden uzaklaşmak, fırça işitmek ve en değişmezinden düşüp bir yerlerimizi yaralamak klasiklerimizdendi. Çok bilindik, klişe bir çocukluğumuz oldu yani. Bazen de, babamın arabasını kullanma çabalarım olurdu. Aslında araba konusunda büyük bir hevesim olmasa da, yaramazlık kısmı en azından hoşuma giderdi. Koltuğa oturunca boyum pedallara yetişse de, camdan dışarısını göremediğimden babamın kucağına oturup kullanmaya çalışırdım arabayı. Direksiyon bende, vites babamda; pedallar bende, aynalara dikkat edip etrafı kesmek babamda; güya ben sürerdim arabayı. Bir keresinde piknik alanında tur atıp, annemin dibinde durduğumu, tamponun annemden üç santim uzakta olduğunu görünce nasıl korktuğumu anlatamam herhalde. Üstünden onca yıl geçmesine rağmen, hala hatırlıyor olmam bile bunun bir göstergesidir sanırım.

O piknik alanlarında, penceremden gelene benzeyen kuş sesleri gelirdi ağaçlardan. Bu sesler koşturmaktan arta kalan dikkatimi her çekişinde ağaçlara gözlerimi dikip kuşları görmeye, hangi dalda durup bize seslendiğini bulmaya, hangi tür kuşların bu tarz sesler çıkardığını anlamaya çalışırdım. Ama başarılı olamadığımı söylesem şaşırmazsınız herhalde. Bu seslerin peşine düşüp, piknik yemeğini hazırlayan annemin etrafında hiç olmadığım kadar dört dönmeye başlayınca, karnımın acıktığını anlayan annem, daha yemek yemeğe vakit varsa elime bir salatalık veya domates tutuşturur onu rahat bırakmam için beni gönderirdi başından. Yemek vakit gelmiş, yemek hazırlanmışsa bu seferde beni oturtmak için çaba harcardı. Hem ayakta durup etrafı seyretmek, hem de yemek yemeyi sevmeme annem sinir olurdu. Ayakta yiyince, yemeğin bana yaramadığını, kıçımdan kaçacağını söylerek beni korkuturdu. Tabii yemek konusunda kardeşimin sorun çıkarmadığını söylememe gerek yok sanırım. Hiç ondan bahsetmiyorum değil mi? Zira yemek kardeşimin en hoşuna giden aktivitelerdendi.

Yemekten sonra, evde olduğu gibi annem piknik masasını temizlerken, biz kardeşimle gene keşif turlarımıza çıkardık. Çok koşturmak yemek üstüne biraz zor geldiğinden, eğer çok yemişsek direkt kilimlerin üstüne yayılıp, oturarak yaramazlık etme olasılıklarını bulmak için elimizden geleni ardımıza koymazdık. Ben o zaman da böceklerden hoşlanmazdım ama onlardan kaçmak için de yayılmaktan vazgeçmek gerektiğinden, görmezlikten gelirdim. Annem işini bitirince ot toplamak, gezmek için kalkardı. İşte bu noktadan sonrasını pek hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, eve geri dönme vakti geldiğinde tekrar koşuşturmaya başlayıp, dönüş vaktini kardeşimle beraber ötelemeye çalışmamız. Ama ne kadar ötelersek öteleyelim, hava kararmadan biz yola koyulmuş ve eve dönmüş olurduk. Sanırım annemle babam, bizim ötelelemelerimiz yüzünden hep kalkmak için erkenden bize laf etmeye başlarlar ve  aslında hep onların planladığı vakitte kalkar arabaya binerdik diye şüpheleniyorum. Bir nevi kardeşimle beni, biz onları kandırmaya çalışırken asıl kandıran olurlardı. Arabaya bi kez bindikten sonrasıysa hiç yok. Çünkü bay baya uyurduk kardeşimle. O kadar koşturmaca, haylazlık meyvelerini yattığımız yeri beğendirerek bizi, sakin bir dönüş yolculuğuyla da annemle babamı ödüllendirirdi. Eve dönüş o günlerin en hoşlanmadığımız kısmı olduğundan da, bunu görmemek için uyuyor olabilirdik tabii. Ya da evde yaramazlıklara devam etmek için enerji topluyr olabilirdik. Bunları da hatırlamak zor. Kısacası bahar denince aklıma hep haylazlık ve piknikler gelir.

comments: 0 » tags: , , , ,
Mar 18

- “Ağlamak güzeldir” derler

Posted in Denemeler

Çocukken çok yaramaz olduğumu söylemişti annemle babam. Hem yaramaz, hem şımarık. Ee, doğal olarak arada fırça ve dayak yemek de çocukluğumun bir parçasıydı. Dayak dediğime bakmayın, annemin yakalayamadığı için arkamdan fırlattığı bir terlik veya arada kıçıma indirilen tokatlardan bahsediyorum. Anneme göre çocuğun yüzüne, belinden üstüne vurulmazmış. Çocuğun kişiliği bozulurmuş. Ama arada bir anne olarak bunalınca da bir şeyler yapmadan duramaz, indirirmiş kıçıma bir şaplak. Bu dayak fasıllarından sonrada içi acırmış. Hem canımın acıdığını yüzümden anlar pişman olur, hem de ağlamadığım, hatta bağırmadığım için daha da üzülürmüş. Nedense benim kolay ağlamayan bir çocuk olduğumu söylemişti bir ara. Bense, düşüp dizimi parçalamak yüzünden değil de, annem bana kızacak şimdi diye ağladığımı bilirim.

Yaşım büyüdükçe ağlamak nedense sanki duygusallık, zayıflık belirtisi, hanım evlatlığı gibi gelmeğe başladı. 80′li yıllarda ergenlik başımı dumanlamışken, Sezen Aksu “ağlamak güzeldir” diye bir şarkı piyasaya sürmüştü. O dönemler yabancı pop müzik dinlemek ben ve arkadaşlarım arasında çok popülerdi. Ona rağmen, bu şarkı bizlerin bile gönlünde yer etmişti. İlk başlarda sadece ezberleyip söylediğim, eşlik ettiğim şarkı sözlerine bir süre sonra dikkat edip neler anlatmaya çalıştığını düşündüğümü hatırlıyorum. Ağlamanın güzel olması ne menem bir şeydi acaba? Şarkıyı söylerken ağlamaya çalıştığımı, güzelliğini anlamak için çaba sarfettiğimi hatırlıyorum. Tabii bu şekilde durduk yerde ağlamak bir yana, ihtiyacın olduğunda ağlamanın güzel olduğunu, insanı rahattığını ve duygularınla başa çıkma şekli olduğunu çok sonraları öğrendim. O günlerde şarkı sözlerini ezberler gibi “ağlamak zayflık değildir” dediğimi de hatırlıyorum. Hatta bunu içselleştirdiğimi sanıyordum. Oysa gerçekten ihtiyacım olduğunda gene ağlayamadığımı farkettiğimde baya üzülmüştüm.

Bir gün, şu an net olarak hatırlayamasam da, bir olay veya birinin söylediklerine üzülmüştüm. O gün sevgilime anlatırken bu olayı veya kişiyi, “sen ne güzel ağlıyorsun öyle” diye bana sarılıp teselli etmeye çalışmıştı. Nasıl yani? Ben? Ağlıyorum? Ellerimi gözlerime değdirdiğimde farkettim ki gerçekten pıtır pıtır ağlıyorum. “Aaaa, ne güzel” demiştim. Sonraları da aynı şekilde ağlamayı huy edindim. Ama bu sefer en azından farkediyordum ağladığımı. Hüngür hüngür olmasa bile en azından deşarj olabiliyorum ağladığımda. Sinirimi, üzüntümü boşaltmak için kelimelerimden fazlası vardı elimde neyse ki. Bu kadarı bile kendimi iyi hissettiriyordu.

Geçenlerde gene böyle bir durum oluştu. Birden hüngür hüngür ağlamaya başladım. Allahım, bu ne güzel bir duygudur. Bu ne hoş bir arınma, temizlenme şeklidir anlatamam. Kelimelerim ciddi ciddi yetmez hissettiklerimi anlatmaya. En azından ben doğru kelimeleri, doğru sıraya sokup anlatamam duygularımı. Hakikaten arındığımı, temizlendiğimi, rahatladığımı biliyorum. Bıraktım beni üzen olayı, gülmeye başladım. Yok öyle sinir bozukluğu gülüşü falan değil; gerçekten bir gülümseme yayıldı yüzüme. Adamların bir bildiği varmış meğerse. Ağlamak hakikaten güzelmiş de haberim yokmuş.

comments: 0 » tags: , ,