Baharın gelmesini dört gözle beklediğim şu günlerde aklımda hep “daha güzel günler” sloganı döneniyor. Sanki gelmesini gözledikçe havalar benimle alay ediyor. Hep gelmesini beklediğimiz bu güzel günler misali, baharı da bekleyip duruyorum işte. Arada gelen mutlu bir an, yüzümü güldüren bir haber veya eski bir arkadaşla buluşma anı sanki hep baharın flört etmesi. Hani insan kırkına gelince “güzel günler”in daimi olmayacağını zaten öğreniyor, hep arada derede ufak mutlu anlar olacağını idrak ediyor da; bahara bunu yakıştıramıyor. Bahar sadece göz kırpsın istiyorum ama o sürekli bir “istiyorum”, bir “istemiyorum”, bir “yan cebime koy” diyen sevgili adayı misali oynuyor, alay ediyor aşığıyla. Tabii bir de beklenen şu seçimler var. Güzel günler gibi, seçimlerde umutla beklediğim Türkiye hayalimin bir parçası. Ama güzel günler misali bu hayalimin anlık olmamasını diliyorum, istiyorum.
Bir zamanlar Turgut Özal “alışırsınız” diye tişört giyip ortalıkta dolaşırken, biz “çok beklersin” diyorduk ardından ama bakıyorum da seneler geçti üstünden biz hala hep bekliyoruz, hep bekliyoruz. Yoksa alıştık mı nedir? Türkiye daha demokratik olacak, daha tutarlı, insan haklarına saygılı veya hiç olmadı saygı duyacağımız milletvekili adaylarımız olacak, doğru düzgün seçim programları, propagandaları olacak diye bekler dururuz. Ama popüler haberlerde adı geçen popüler aday isimlerine göre gene olmayacak. Popüler diyorum zira, haberlere çıkanlar haricinde tüm adayları bilmiyorum, haberler yüzünden bilmek de istemiyorum. Haklarında soruşturma açılmış, suçsuz bile olsalar henüz adlarındaki şaibe temizlenmemiş kişilerin aday listelerine girmesi sinirimi bozuyor. Hala seçilebilecek yerlerden yüzü bile bulmayan kadın aday sayısına sinir oluyorum. Bağımsız aday olan sanıkları ve sanatçı popülerliğini kullanarak hapisten kurtarma yolları arayan insanlara da sinir oluyorum. Bu bağımsız veya parti bağımlısı sanık adayların gerçek samimiyetlerinden ve suçsuzluklarından şüphe duymaya başladım resmen. Hele aralarından daha önce asla politikaya dokunmamış, hiç politik duruş sergilememiş olanların, durup dururken aday olmaları dokunulmazlık zırhının altına girmekten başka nasıl izah edilebilir ki?
Günlerdir bu yazıyı yazmaya çalışıyorum veya yazmamak içi elimden geleni yapıyorum. Çelişkili duygular içinde olduğumu başka türlü ifade edemem sanırım. Türkiye’de bir çok gelişme oluyor, aynı anda da bir çok gerileme hala göze çarpıyor. Hani mehter takımları bizim tarihimizin bir parçası ya; yaşantımızın da bir parçası olması gerekmiyor ki. Üç ileri, bir geri; üç ileri iki geri derken gelişmesine gelişiyoruz ama arada olan gerilemeler sinirimi bozuyor. “Moda nedir?” soruna bir yerlerden öğrenip, “moda, insanın kendine yakışanı giymesidir” diyen insanlar gibi, politik dünyamızı dolduranlar da kendilerine yakıştığını düşündükleri moda cümleleri sarfediyorlar. O cümlelerin kendi siyasi duruşlarında sakil durduğunu, yakışmadığını farketmedikleri gibi, üstüne üstük bir de muhteşem bir şey yapmış edasıyla süzülüyorlar. Avrupa Birliğinden, medyanın sözü geçen politik köşe yazarlarından veya yaptıkları anketlerden öğrenmişler; parti politikaları tam tersi olsa da, AKP’liler demokrat ve laik, CHP’liler muhafazakar tutum sergileyip, üstüne adayları da aynı şekilde sakil duruşlar benimseyince iyice sinirim tepeme çıkıyor anlayacağınız. Üç ileri, iki geri veya üç geri, iki ileri. Diyorum ya, baharı bekler gibi, güzel günler bekler gibi bekliyorum. Bu seçimlerde de olmayacak o kadarını anladım da; ne zaman olacak?