Nis 14

- Hayat daha güzel olacak

Posted in Denemeler

Baharın gelmesini dört gözle beklediğim şu günlerde aklımda hep “daha güzel günler” sloganı döneniyor. Sanki gelmesini gözledikçe havalar benimle alay ediyor. Hep gelmesini beklediğimiz bu güzel günler misali, baharı da bekleyip duruyorum işte. Arada gelen mutlu bir an, yüzümü güldüren bir haber veya eski bir arkadaşla buluşma anı sanki hep baharın flört etmesi. Hani insan kırkına gelince “güzel günler”in daimi olmayacağını zaten öğreniyor, hep arada derede ufak mutlu anlar olacağını idrak ediyor da; bahara bunu yakıştıramıyor. Bahar sadece göz kırpsın istiyorum ama o sürekli bir “istiyorum”, bir “istemiyorum”, bir “yan cebime koy” diyen sevgili adayı misali oynuyor, alay ediyor aşığıyla. Tabii bir de beklenen şu seçimler var. Güzel günler gibi, seçimlerde umutla beklediğim Türkiye hayalimin bir parçası. Ama güzel günler misali bu hayalimin anlık olmamasını diliyorum, istiyorum.

Bir zamanlar Turgut Özal “alışırsınız” diye tişört giyip ortalıkta dolaşırken, biz “çok beklersin” diyorduk ardından ama bakıyorum da seneler geçti üstünden biz hala hep bekliyoruz, hep bekliyoruz. Yoksa alıştık mı nedir? Türkiye daha demokratik olacak, daha tutarlı, insan haklarına saygılı veya hiç olmadı saygı duyacağımız milletvekili adaylarımız olacak, doğru düzgün seçim programları, propagandaları olacak diye bekler dururuz. Ama popüler haberlerde adı geçen popüler aday isimlerine göre gene olmayacak. Popüler diyorum zira, haberlere çıkanlar haricinde tüm adayları bilmiyorum, haberler yüzünden bilmek de istemiyorum. Haklarında soruşturma açılmış, suçsuz bile olsalar henüz adlarındaki şaibe temizlenmemiş kişilerin aday listelerine girmesi sinirimi bozuyor. Hala seçilebilecek yerlerden yüzü bile bulmayan kadın aday sayısına sinir oluyorum. Bağımsız aday olan sanıkları ve sanatçı popülerliğini kullanarak hapisten kurtarma yolları arayan insanlara da sinir oluyorum. Bu bağımsız veya parti bağımlısı sanık adayların gerçek samimiyetlerinden ve suçsuzluklarından şüphe duymaya başladım resmen. Hele aralarından daha önce asla politikaya dokunmamış, hiç politik duruş sergilememiş olanların, durup dururken aday olmaları dokunulmazlık zırhının altına girmekten başka nasıl izah edilebilir ki?

Günlerdir bu yazıyı yazmaya çalışıyorum veya yazmamak içi elimden geleni yapıyorum. Çelişkili duygular içinde olduğumu başka türlü ifade edemem sanırım. Türkiye’de bir çok gelişme oluyor, aynı anda da bir çok gerileme hala göze çarpıyor. Hani mehter takımları bizim tarihimizin bir parçası ya; yaşantımızın da bir parçası olması gerekmiyor ki. Üç ileri, bir geri; üç ileri iki geri derken gelişmesine gelişiyoruz ama arada olan gerilemeler sinirimi bozuyor. “Moda nedir?” soruna bir yerlerden öğrenip, “moda, insanın kendine yakışanı giymesidir” diyen insanlar gibi, politik dünyamızı dolduranlar da kendilerine yakıştığını düşündükleri moda cümleleri sarfediyorlar. O cümlelerin kendi siyasi duruşlarında sakil durduğunu, yakışmadığını farketmedikleri gibi, üstüne üstük bir de muhteşem bir şey yapmış edasıyla süzülüyorlar. Avrupa Birliğinden, medyanın sözü geçen politik köşe yazarlarından veya yaptıkları anketlerden öğrenmişler; parti politikaları tam tersi olsa da, AKP’liler demokrat ve laik, CHP’liler muhafazakar tutum sergileyip, üstüne adayları da aynı şekilde sakil duruşlar benimseyince iyice sinirim tepeme çıkıyor anlayacağınız. Üç ileri, iki geri veya üç geri, iki ileri. Diyorum ya, baharı bekler gibi, güzel günler bekler gibi bekliyorum. Bu seçimlerde de olmayacak o kadarını anladım da; ne zaman olacak?

comments: 0 » tags: , ,
Mar 23

- Bahar deyince

Posted in Denemeler

Yazmanın en büyük zorluğu ne yazacağını bilmek galiba. Canın harfleri toparlayıp bir kelime, bir kelime derken iki kelimeyi bir araya getirmek ister ama hangi iki kelime olacağını bilemezsin. Nereye yazdığına bağlı olarak, sen klavyeye, klavye sana veya sen kağıda, kağıt sana bakar. İçinden tumturaklı birşeyler döktürmek gelir ama gece vakti bir çift araba farında basireti bağlanan tavşan misali kağıdın karşısında tutulursun.

Yazmak ciddi ve meşakkatli bir iş. Disiplinli bir şekilde yazmak, en azından yazmak için masa başına oturmak ve uğraşmak gerekir. Zordur; çünkü masa başındaki 9-6 işler gibi ne yapacağın iş tanımıyla önceden belirlenmiş değildir ve bir patron tepende boza pişirmiyordur. Ne yazacağını, nasıl ve ne zaman yazacağını sadece sen bilirsin, sadece sen dentleyebilirsin kendini. Ne yazacağını bilemezken, öylece durup ilham gelmesini beklersen, o zaman çok beklersin. Bazen “peki ilham sana gelmiyorsa, sen neden ilhama gitmezsin?” demek gelir içimden. Ne yani, hangi ilde oturur bu ilham arkadaş, nerde bulunur, en önemlisi neye benzer? Ben bu tarz durumlarda internet ve gazete dünyasına girerim ilhamımı bulmak için. Bazen de televiyonun karşısına geçer, kanal yönetmenlerimiz bizim için ne uygun gördüyse artık onlara bakıp, malzeme toplamaya çalışırım. Zira her dem üstüne düşünecek, konuşacak, yazacak malzeme ile doludur bu dünyalar. Ama bugün içim içime sığmasa da, içimden klavyeyi kullanıp, direksiyona geçmek istesem de, arabayı hangi istikamete süreceğimi bilemediğim günlerden. Ben de kendi içime sığınayım, bari duygularımdan bahsedeyim dedim. İşte böyle başladı serüvenim.

Dışarda baharın “gelsem mi, gelmesem mi bilemedim” diyeceği türden bir hava var. Dünün soğukluğunun yanında, bugünün güneşi hiç olmazsa içime sadece sıcaklık değil, enerji de veriyor. Kahvem ve sigaramla keyif yapmaya çalışsam da, klavyem olmayınca eksik kaldığını farkediyorum. İçimden bir ses “silkin” diyor. Güneş var, evin açık penceresinden hafif hafif kuş sesleri, bahar kokuları geliyor. Hayal gücümü kullanırsam hele bu koku beni bahçelere bile götürür. Çocukluğumda amma çok pikniğe giderdik. Özellikle baharın ilk geldiği günlerde, pazar günleri o zamanlar boş olan İstanbul’un uzak mekanlarına, koca fıstık çamlarının altına giderdik. Annem yabanda yetişen turpotlarından toplardı. Kardeşimle top oynamak, birbirimizi yakalamaya çalışmak gibi koşturulacak aktivitelerde bulunurduk. Enerji bol, çocuğuz. Koşturmak en büyük eğlencemiz. Hiç bir şey yapamasak çiçek toplamak, bunları mühim bir iş yapmış edasıyla anneme vermek, orada burada ne var diye bakınmak için keşif turlarına çıkmak, keşfederken annemlerin olduğu yerden uzaklaşmak, fırça işitmek ve en değişmezinden düşüp bir yerlerimizi yaralamak klasiklerimizdendi. Çok bilindik, klişe bir çocukluğumuz oldu yani. Bazen de, babamın arabasını kullanma çabalarım olurdu. Aslında araba konusunda büyük bir hevesim olmasa da, yaramazlık kısmı en azından hoşuma giderdi. Koltuğa oturunca boyum pedallara yetişse de, camdan dışarısını göremediğimden babamın kucağına oturup kullanmaya çalışırdım arabayı. Direksiyon bende, vites babamda; pedallar bende, aynalara dikkat edip etrafı kesmek babamda; güya ben sürerdim arabayı. Bir keresinde piknik alanında tur atıp, annemin dibinde durduğumu, tamponun annemden üç santim uzakta olduğunu görünce nasıl korktuğumu anlatamam herhalde. Üstünden onca yıl geçmesine rağmen, hala hatırlıyor olmam bile bunun bir göstergesidir sanırım.

O piknik alanlarında, penceremden gelene benzeyen kuş sesleri gelirdi ağaçlardan. Bu sesler koşturmaktan arta kalan dikkatimi her çekişinde ağaçlara gözlerimi dikip kuşları görmeye, hangi dalda durup bize seslendiğini bulmaya, hangi tür kuşların bu tarz sesler çıkardığını anlamaya çalışırdım. Ama başarılı olamadığımı söylesem şaşırmazsınız herhalde. Bu seslerin peşine düşüp, piknik yemeğini hazırlayan annemin etrafında hiç olmadığım kadar dört dönmeye başlayınca, karnımın acıktığını anlayan annem, daha yemek yemeğe vakit varsa elime bir salatalık veya domates tutuşturur onu rahat bırakmam için beni gönderirdi başından. Yemek vakit gelmiş, yemek hazırlanmışsa bu seferde beni oturtmak için çaba harcardı. Hem ayakta durup etrafı seyretmek, hem de yemek yemeyi sevmeme annem sinir olurdu. Ayakta yiyince, yemeğin bana yaramadığını, kıçımdan kaçacağını söylerek beni korkuturdu. Tabii yemek konusunda kardeşimin sorun çıkarmadığını söylememe gerek yok sanırım. Hiç ondan bahsetmiyorum değil mi? Zira yemek kardeşimin en hoşuna giden aktivitelerdendi.

Yemekten sonra, evde olduğu gibi annem piknik masasını temizlerken, biz kardeşimle gene keşif turlarımıza çıkardık. Çok koşturmak yemek üstüne biraz zor geldiğinden, eğer çok yemişsek direkt kilimlerin üstüne yayılıp, oturarak yaramazlık etme olasılıklarını bulmak için elimizden geleni ardımıza koymazdık. Ben o zaman da böceklerden hoşlanmazdım ama onlardan kaçmak için de yayılmaktan vazgeçmek gerektiğinden, görmezlikten gelirdim. Annem işini bitirince ot toplamak, gezmek için kalkardı. İşte bu noktadan sonrasını pek hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, eve geri dönme vakti geldiğinde tekrar koşuşturmaya başlayıp, dönüş vaktini kardeşimle beraber ötelemeye çalışmamız. Ama ne kadar ötelersek öteleyelim, hava kararmadan biz yola koyulmuş ve eve dönmüş olurduk. Sanırım annemle babam, bizim ötelelemelerimiz yüzünden hep kalkmak için erkenden bize laf etmeye başlarlar ve  aslında hep onların planladığı vakitte kalkar arabaya binerdik diye şüpheleniyorum. Bir nevi kardeşimle beni, biz onları kandırmaya çalışırken asıl kandıran olurlardı. Arabaya bi kez bindikten sonrasıysa hiç yok. Çünkü bay baya uyurduk kardeşimle. O kadar koşturmaca, haylazlık meyvelerini yattığımız yeri beğendirerek bizi, sakin bir dönüş yolculuğuyla da annemle babamı ödüllendirirdi. Eve dönüş o günlerin en hoşlanmadığımız kısmı olduğundan da, bunu görmemek için uyuyor olabilirdik tabii. Ya da evde yaramazlıklara devam etmek için enerji topluyr olabilirdik. Bunları da hatırlamak zor. Kısacası bahar denince aklıma hep haylazlık ve piknikler gelir.

comments: 0 » tags: , , , ,