Ara 28

- Jeanette Winterson kimdir?

Posted in Araf

 Jeanette Winterson 1959’da Manchester’da doğdu. Bir fabrika işçisi -John William Winterson- ve karısı -Constance Brownrigg- tarafından evlat edinildi ve Kuzey İngiltere’deki bir yeldeğirmeni kasabası olan Accrington’da büyüdü. Onu evlat edinen aile protestandı ve kendilerini tamamıyla Tanrıya adamışlardı. Onlar, Winterson’ı protestanlığa hizmet etmesi, bir misyoner olup Tanrının sözlerini dinsizlere yayması için yetiştirdi. Ona işini yapması için Tanrı tarafından seçilmiş olmanın duygusu hissettirildi ve bu ona güçlü bir kendine güven duygusu verdi.  “… Ben Tanrıya aittim ve Tanrı tarafından seçilmiştim ve Tanrı beni güçlendirdiği için, herhangi bir şeyi yapabilirdim. Bu yüzden, çok güçlüydüm.”

 Bu aslında, aşırı dini bir çevreden doğan tamamen olumlu bir deneyim değildi. Sekiz yaşın kırılganlığında, daha o zamandan vaaz yazmakla meşguldü. Vaiz olarak ünü yayıldı ve insanlar sadece onun vaazlarını dinlemek için Accrington’a geldi. Bu tabii ki annesinin rüyasını gerçekleştirmek için genç Winterson’da aşırı baskı yarattı:

 “Annem benim bir şeylere ulaşmamı ölesiye istiyordu çünkü kendisinin tüm istekleri engellenmişti. … Yani, benim durumumda, tamamlamam ve ruhları kurtarmam için, bu engel vardı. Benim ne olmamı istediğini bilmiyorum. Bir TV protestanı sanırım.  Bu ona uygundu. … Modern bir şekilde çok sayıda insana ulaşabileceği fikrinden hoşlanmış olmalıydı. Neden bilmiyorum, kendisini modern bir kadın olarak düşünürdü.”

 Winterson, Musa’nın Beşinci Kitabı olan Deutoronomy’i okumayı yavaş yavaş öğrendi. Ne var ki onun okumaya olan ilgisi, sadece altı kitabı olan ailesi tarafından takdir edilmiyordu. Bunlardan üçü İncildi. Gençkızlığı süresince eve gizli gizli soktuğu ve yatağının altına sakladığı kitaplar, hepsini birden yakan annesi tarafından bulundu.

 “Annem kitapların beni doğru yoldan çıkaracağını biliyordu ve haklıydı da. Kısa süre sonra evden ayrıldım. Yanıma hiçbir şey almadım, sevdiğim şeylerin tamamı zaten gitmişti.”

 Evini on beşinde, ilk lezbiyen ilişkisi olduğunda ve bunu ailesine söyleme hatası yaptığında terketti. Sonuçta az çok aile ve dinsel çevreden atılmış gibiydi. Aynı günlerde dini inançlarını da kaybetti.

 Evi terkettikten sonra, cenaze evinde makyaj sanatçılığı, Calderstones Akıl Hastanesi’nde asistanlık gibi birçok düzensiz işe girdi. Sonunda, 1981’de İngilizce konusunda M.A. alarak mezun olduğu Oxford’a gitti. Oradan, önce Roundhouse Tiyatrosu’nda, ardından Pandora Yayınevi’nde yayımcı olarak çalıştığı Londra’ya gitti. 1987’de tüm zamanını yazmaya ayıran bir yazar oldu. Son günlerde kamu önünde yayın dünyasının üyeleriyle şanssız birkaç kavga yaşadığı halde, o zamandan beri günümüzün çokça alkışlanan ve en iyi bilinen İngiliz yazarlarından biri haline geldi.

 Bugün Winterson ve bir süredir birlikte olduğu partneri Margaret “Peggy” Reynolds, zamanlarını Londra – Spitalfields civarında olan evleriyle kır evleri arasında, oldukça sakin bir yaşam sürüyorlar.

 Winterson, ihtiraslı bir kitap toplayıcısı. Sanat Objeleri kitabının, “Kitapların Psikometrisi” Bölümü’nde, bu tutkuyu şöyle anlatır:

 “Kitap toplamak bir takıntıdır, bir uğraş, bir hastalık, bir düşkünlük, bir büyülenme, bir maskaralık, bir kaderdir. Bir hobi değildir. Bunu yapanlar, gerçekten yapmak zorundadır. Yapmayanlar ise bunu, pul toplamanın kuzeni, hazine sandığının kızkardeşi, banka hesabının ve zayıf bir kafanın sesi olarak düşünürler.”

Nisan 2001

Ara 28

- Sırf Noel Yortusunu garantiye almak için olağanüstü bir edebi yeteneği öldürmek bana nasıl acı verdi?

Posted in Araf

Çiftlikte yetişmiş bir arkadaşım, evcil bir hayvan olan kazına “Noel ve Yemek” adını vermesi için ailesinden talimat almıştı. Ben kazlarıma Chatte, Emily ve Anne diyorum; aslında geçen sene ölmüş olmaları gerekiyordu. Hakkını verelim, Brandwel öldü – fazla lahanadan. Tüm yaz mevsimini self servis kaz ciğeri ezmesine dönüşmek için geçirdi ve başardı da. Onu soğuk ve yası bile tutulmamış bulduğumda (ki kazlar buna aldırmaz), o kadar çok lahanayı yalayıp yutmuştu ki, ayakları yeşile dönüşmüştü. Kız kardeşleri düşünüp duruyorlardı havuzda ama Brandwell sadece açgözlü bir kazdı.

 Ah evet, Accrington’da dedikleri gibi, Ars Longa, Vita Brevis . Çocukken biz tavukları bostanda tutardık. Kazlarımı yeme konusunda bir sorunum olmamalıydı ve olmadı da. Benim asıl sorunum, onları öldürmekti. Yardım istemek için kraliçeye defalarca e-posta gönderdim – kralice@kazevi.com – fakat ilginçtir, beni hep bir beyefendi yanıtladı Bunun anlamı ne olabilir? Onları, “kıçlar havaya” diye bağırabilecek son kişi olan genç baronese gönderdim. Anne’den pirzola yapılabilirdi. Eğer bir kazdan pirzola olabilirse… Bahçıvan, kendisine domuz salamlı bir sandviç yaptığım taktirde gidip Anne’i öldürebileceğini söylemişti. Bunu geçen sene söylemişti. Bizse domuzu bile öldüremedik.

 Noel ağacı ise başka bir konu. Oturma odamızda küçük bir köşe vardır; hep Norveç gibi olan. Çünkü biz, yere, güzel bir halı parçası yerine ortaçağdan kalma post-modern bir hasır serecek kadar salaktık; iğneler hasırın altına düşerdi. Ev işi uzmanlık alanımız değildir; bu iğneler yıllar geçtikçe hasırın altında bir yığın oluşturdu. Bazen oradaki kocaman dünyayı düşünüyorum – romanlar yazmak, kazlara kafayı takmak, tüm sorunları süpürüp atacak faraş ve süpürgeyi bulayım derken başarısız olmak…

 Noel ağaçları yılda yaklaşık bir metre uzar. Bizimkiler altı metreye yaklaşıyorlar. Bahçıvanla olağan ritüelimiz ise şöyle – “Jeremy, bir ağaca ihtiyacımız var” “Odayı ölçeyim o zaman” “Geçen senekiyle aynı yükseklikte” “Ama ağaç büyüdü”. Bunda kuantum mantığı var ama ben ne olduğunu bilmiyorum. Tüm bildiğim, ilk saati kurban olacak ağacın çevresinde dolanarak geçireceğiz. İkinci saat hızar bilemekle geçecek. Üçüncü saat ise muşambanın yerini ayarlamakla harcanacak. Yemek vakti ağaç devrilecek ve ardından öğleden sonra, mesai ve ikramiye homurtuları ve hala canlı olan ama ölmesi gereken kazlarla bitecek ve saat dört civarında oturma odası – sonunda – şık olacak.

 Peki, hediyelerden ne haber? Çorapların ve duş şampuanlarının günümüzdeki karşılığı, CD ve gameboy’lardır ve çoğu, Noel’den sonraki ilk alışveriş günü geri verilirler – ki ertesi yıl Noel Günü olabilsin. Yılda bir gün bile, her zaman para kazanmak isteyen karanlık güçlere kurban etmek için fazladır. Bozkırın ortasında bile 24 saat açık Tesco var. Kasiyer kızlar polyester geyik boynuzu takarlar. Doğal şeyler satan dükkanlarda, bunlar ren geyiği gübresinden yapılma şaşalı şeylerdir. Kendimi neredeyse Notting Hill’de hissederim.

 Yerel gelenekler Sıvacı George’un gelişiyle nükseder. George sıvayı, amontillado2 kadar akıcı veya hindi kıçı gibi boyalı sürebilen bir adamdır. Tek tutkusu, karısı ve çocuğunu alarak, yol kenarında bir karavanda yaşamaktır. Özgür ruhlu biridir ve ruhu ona ne zaman bir yerlere git, dese, birkaç sülün avlar ve en sevdiği müşterilerine getirir. Ona ödemeyi yaptıktan (ekstrasıyla birlikte), birkaç bardak şampanya (festival mahsulü) ikram ettikten ve bir şişe Scotch (mevsimlik) sunduktan sonra, Harrods’a gitmiş kadar olurum. George benim Brontes kardeşleri öldürmeye dayanamayacağımı bilir. Noel günü bir şeyler servis etmem gerektiğini de bilir. Buzdolabında ölü bir kuşun olmasının tek yoluysa, George kibarca pantolon askısını koparıp kovaya attığında, neşeyle içki hazırlamaktır.

 “Avlanmayı yasakladıklarında”, der George, “Noel günü tilki yemek zorunda kalacaksın”. “Neden George?” “Tilki geri kalan her şeyi yemiş olacak”. Daha kötü de olabilirdi. Siz bu yazdıklarımı okurken ben Covent Garden’a doğru gidiyor olacağım.

 Kadife tütülü iki bin çocuk orada olacak. Bu tabii ki Fındıkkıran; ben vaftiz çocuğumu alacağım. Burası Lancashire ve bostana çok uzak; ama öğrendim ki hayal gücü seyahat eder. İşte benim vermek istediğim bu – eşya değil, para değil, – başka bir dünya.

 Ambalajın içinde kafasını kutudan çıkaran Noel Baba’ların ve Mısır Kral Mezarları gibi doldurulmuş buzdolabının arkasında, öbür dünya hala oradadır. İşte bu yüzden yıllardır biz hep böyle yapıyoruz; yalnız alışveriş, aile veya alışkanlık yüzünden değil – bu, günlük hayattan farklı bir yere erişmekle ilgili; öyle bir yer ki kinizim ve ticaret sözkonusuyken hâlâ mucize gibi bir şeydir.

 Noel’de hiçbir şey planlandığı sakinlikte gitmez. Ördeklere sorun.

Jeanette Winterson

——————————————–

 1: Sanat uzun, hayat kısa.

 2: İspanya usulü bir tür sherry; şarabın sek halinin fıçılarda yaşlandırılması ve brandiyle sertleştirilmesi sonucu %16’lık alkol seviyesine ulaştırılmasıyla elde edilir.

 (*) Winterson’ın bu makalesi The Times’da yayınlanmıştır.

Nisan 2001

Ara 28

- Franz Kafka ile özel ropörtaj

Posted in Araf

Franz Kafka bir baykuş sesi!  Baykuşa benzer bir baykuş sesi.  Prag’da olduğum tüm ve her zaman, temin ederim ki, O’nu aradım.  Aslına bakarsanız, kendisini bu roportajdan önce hiç ziyaret etmedim ama O’nu çok, pek çok kez aradım!  O’nu Büyük Prag Telefon Rehberinde aradım, Çek Sigorta Simsarları Kayıtlarında, Hayat İstatistikleri Bürosunda – doğum kayıtları bölümü, şehir ve taşra evlilik kayıtları, Alte Neue Schul’daki Mitzvah Nişan kayıtlarında aradım.  O’nu Ulusal Vatandaş Kayıtlarında ve Yahudi İlişkileri Ana Nüfus Sayımı Bölümü’nde aradım.  O’nu Prag Merkezi Polis Bürosu’ndaki Trafik ve Park Etme İhlalleri Bölümü’nde, Hafif Suçlar Bölümü’nde, Cinayet, Silahlı Suçlar, İsyan ve İhanet Bölümü’nde aradım.  O’nu En büyük üç tane Çek direkt posta ile pazarlama firmalarının postalama listelerinde, Prag’daki tüm amatör yazım klüplerinin üye listelerinde, ilkokulunda, ortaokulunda ve kolej kayıtlarında, onun kredi raporlarında, banka kayıtlarında, Özel İzin ve Lisanslar’da, Danube Vadisi Tehlikeli Yaratıklar Listesinde, onun personel kayıtlarında, son 7 yılki kişisel vergi raporlarında, üniversiteye giriş sınav sonuçlarında, Askeri Uygunluk ve Hizmet kayıtlarında, onun sağlık kayıtlarında, fizisyen ziyaretleri ve hastane kayıtlarında, onun ödenmiş ve ödenmemiş kütüphane para cezaları kayıtlarında, manav alım belgelerinde, kişisel reklamlarında, umumi tuvaletlerdeki duvar yazılarında, evcil hayvan lisansları, telefon faturaları, kredileri, mevduat hesapları, taksit planları, rehin, hisse senedi portföyleri, magazine abonelikleri ve Prag genelindeki, Çekoslovakya ve Doğu Avrupa genelindeki daha pek çok liste ve kayıtlarda aradım.

Röportaj randevum Salı günü akşam üstü 4’de, Kafka’nın apartmanından birkaç dakika uzaklıktaki küçük ama çok stokla çalışan bir restorandaydı.  Franz tam zamanında vardı, beni şefgarsona sordu ve tam karşıma oturdu.  Tek kelime etmedi.  Sadece oturdu ve bana dik dik baktı – kahrolası hasta bir tavuk gibi – tıpkı fotoğrafında olduğu gibi.  Kafka menüye bir göz attı ve küçük ekmekler, tereyağı ve soda sipariş etti.  Kendi payıma bende,  sarmısaklı tereyağında salyangoz (onlar reddetti), doldurulmuş karides, kızarmış ve doldurulmuş mantar başları, enginar kalbi, enginar beyni, fransız peynirleri, örnek konservesi, ördek derisi, istakoz, kaz ciğeri, pate edilmiş fırıncı kekleri, madrilene çorbası, toreador çorbası, avcının çorbası, günün çorbası, genelev salatası, sezar salatası, şefin ıspanak salatası, küçük ekmekler, tereyağı, kırmızı şarap, beyaz şarap, yerel şarap, yerel krakerler, sahne arkası salamı, soğuk hindi, yanakta dil, dana eti, seninsığıretinne rostosu, afgan pizzası, ural tavuğu, tatlı ekmekler, yol domuzları, doldurulmuş cüce, doldurulmuş gömlek, böbrek, istakoz, ekstrayaşamsal karaciğer, kavrulmuş burun, kan sosisleri, domuz dilimleri, rahibenin alıştığı tavşan, ölü köpek gözü, at bisküvisi, çayır pidesi, fırınlanmış patatesler, patates püresi, tatlı patates, mısır, küçük ekmekler, tereyağı, domates, havuç, kereviz, ezme, brokoli, hindiba, bezelye lapası, pancar, kuşkonmaz, yulaf lapası sıcağı, havuç, beyaz pirinç, kahverengi pirinç, tavuk bezelyesi, 9 günlük turşu salatalık, küçük ekmekler, tereyağı, bezelye, sıcak bezelye, ucuzsarhoş viskisi, sidikbirası, su, Harley’in sütü, soda, soda, soda, ve Sen ne alacaksın Stan, küçük ekmekler, tereyağı, bir dilim inek payı ve büyük, büyük, büyük, kocaman kase dolusu meyve ısmarladım.  “Karnın biraz zil çalıyor?”  diye sordu bir dakikada gülen Kafka.  “Hayır, aslında değil.  Geç saatte öğle yemeği yedim” diye sertçe cevapladım.  Hah!  Şu kesin ki, kahrolası çenesini kapattı!  Biliyorsun, tanrıya yemin ederim ki, garson mısırı atabilirdi, veya Kafka’nın daha az yemesi için mısırı yerlere dağıtabilirdi ve bildiğim bir gerçek var ki o da, bu kuşbeyin mutlu olurdu!

Yemeği bitirdiğimizde saat sabaha karşı 2 olmuştu, bu adamdan gerçekten hoşlanmadığıma karar verdim, sadece kötülük olsun diye O’na hakkında bildiğim herşeyi anlattım: her bir listeden öğrendiklerimin tümünü.  Bu işlem sabah 7:45’e kadar sürdü.  En sonunda uykulu gözlü ve hasta bakışlı ayağa kalktı ve “şimdi gitmem gerekiyor.  Kendimi bir böcek gibi hisettirdin.” dedi.  “Bu çok kötü,  hasta ahbap” diye cevapladım.  “Sadece böceğe benzediğin için, onun gibi hisettmen gerekmiyor!”  En sonunda ayrıldığında, orada öylece oturdum ve salak kıçımın kenarıyla güldüm.  Sonra kustum.

….. Marie Dressler?  Ne…?  Ne demek istiyorsun, Marie Dressler?  Ve baykuşlar?  Baykuşlar ne ola ki?  Bu Rabelesian parçası, değil mi?  Oh, aman tanrım!

Samuel Beckett

Güz 1999