Haz 15

- Tıkandım, kaldım

Posted in Denemeler

Bir süredir ne düşünebiliyorum, ne yazabiliyorum. Zaten bahar gelmedi, geliyor, gelecek, geldi, gelmedi mi yoksa derken içim kutulanmış taze otlar gibi anlamını kaybetti. Aslında bir kokuyla, bir kuş sesiyle yazabilirken, üstüne bir de seçim gibi bol malzemeli bir dönemden geçerken, sanırım yazamamamın sebebi tıkanmış olmam.

İnsanların hayatları da sanırım kendi bioritimlerine benziyor. Metabolizma sen ayakta durur vaziyette olsan bile geceleri uyurmuş ya hani; sanırım bende beynimin uyuma dönemine girdim. Ben etrafta dolanırken, kağıt oynarken o uyuyor. Buna beyin demek de zor ya; ruh dediğimiz, duygularımızın oluşturduğu bütün desek daha doğru olur galiba. Zira yazmanın veya kendini ifade etmenin beyinsel değil, duygusal bir temeli olduğuna inananlardanım. “Acı çeken yazar” örneğinde olduğu gibi. Acı, çok önemli duygusal tecrübelerimizden biriymiş. Mutluluk bile bu kadar net hatırlanmıyor, deneyim kazandırmıyormuş. Peki, bilincimizin bizi korumak adına acı olayları unutmak bunun bir istisnası mıdır acaba? Hani kendimizi depresif hissettiğimizde uyumak veya televizyona, bilgisayar oyunlarına sığınmak, nasıl o esnada duygularımızın acılığını hafifletip, hissettirmiyorsa, unutmak bunun en efektif yöntemi sanırım. Ama “hadi ben şunu bir unutayım bakayım” diyerek insan kötü bile olsa olayları bilinçli şekilde unutamıyor. Bilinçaltımızın bizi korumak adına yaptığı bir eylem bu.

Bilinçaltımızdan, bizden başka bir varlık, üçüncü bir şahısmış gibi bahsediyorum ama bu sadece anlatabilme eyleminde işi kolaylaştırmak için. Sonuçta benlik, bilinç ve bilinçaltından oluşuyor ama bilinçaltı, altı kapalı mobilyalara benziyor. Buraya kaçan toz veya çeşitli pislikler yuvalanır, belki de biz farkında olmadan bakteri, mikrop üreyip, alerjilerimizi azdırır, hatta bizi hasta eder. Yani acı hadiseleri unutmak, kendimizi korumak adına, bizim bilmeden, farkında olmadan yaptığımız bir eylemdir.

Bugün bir video parçası seyrettim. Bilinçaltımızın, biz bilinçli olarak karar vermeden 6 saniye önce karar aldığını söylüyor, bunu görüntüleme yöntemleriyle ispatlıyordu. Yani biz bile kendi kararımızı bilmeden altı saniye evvel. Biri o sırada beynimizin görüntüsünü çekse, neye karar vereceğimizi bilebilirmiş. Bir başka deyişle karar alıyoruz, aldığımızı kendimize söylememiz altı saniyemizi alıyor. Hani mesela araba kazası ihtimalinde soğukkanlılığımızı korur ve hareket edip, kazayı bertaraf ederiz ya; işte o altı saniye bilme sürecini yaşamadan, bir nevi direkt bilinçaltımız ile el ve kollarımız koordineli çalışıp işi hallediyor diyebiliriz. Sonradan olayı düşündüğümüzde oysa, o direksiyonu çevirme kararı aldığımızı veya frene ne zaman, ne kadar bastığımızı bile hatırlamayız. Çünkü karar bilince ulaşmadan doğrudan eyleme dökülmüştür; değil mi? Yaşama içgüdüsü hayatımızı eline alıp, bizim vakit kaybetmemize izin vermez.

Offf, of! Keşke benim biliçaltımda ne kadar kıvrandığımı görse, ne kadar acı çektiğimi mesela görse de, olayı eline alıp, yazıp şu tutukluktan beni bi kurtarsa ya!

comments: 0 » tags: ,
Nis 14

- Hayat daha güzel olacak

Posted in Denemeler

Baharın gelmesini dört gözle beklediğim şu günlerde aklımda hep “daha güzel günler” sloganı döneniyor. Sanki gelmesini gözledikçe havalar benimle alay ediyor. Hep gelmesini beklediğimiz bu güzel günler misali, baharı da bekleyip duruyorum işte. Arada gelen mutlu bir an, yüzümü güldüren bir haber veya eski bir arkadaşla buluşma anı sanki hep baharın flört etmesi. Hani insan kırkına gelince “güzel günler”in daimi olmayacağını zaten öğreniyor, hep arada derede ufak mutlu anlar olacağını idrak ediyor da; bahara bunu yakıştıramıyor. Bahar sadece göz kırpsın istiyorum ama o sürekli bir “istiyorum”, bir “istemiyorum”, bir “yan cebime koy” diyen sevgili adayı misali oynuyor, alay ediyor aşığıyla. Tabii bir de beklenen şu seçimler var. Güzel günler gibi, seçimlerde umutla beklediğim Türkiye hayalimin bir parçası. Ama güzel günler misali bu hayalimin anlık olmamasını diliyorum, istiyorum.

Bir zamanlar Turgut Özal “alışırsınız” diye tişört giyip ortalıkta dolaşırken, biz “çok beklersin” diyorduk ardından ama bakıyorum da seneler geçti üstünden biz hala hep bekliyoruz, hep bekliyoruz. Yoksa alıştık mı nedir? Türkiye daha demokratik olacak, daha tutarlı, insan haklarına saygılı veya hiç olmadı saygı duyacağımız milletvekili adaylarımız olacak, doğru düzgün seçim programları, propagandaları olacak diye bekler dururuz. Ama popüler haberlerde adı geçen popüler aday isimlerine göre gene olmayacak. Popüler diyorum zira, haberlere çıkanlar haricinde tüm adayları bilmiyorum, haberler yüzünden bilmek de istemiyorum. Haklarında soruşturma açılmış, suçsuz bile olsalar henüz adlarındaki şaibe temizlenmemiş kişilerin aday listelerine girmesi sinirimi bozuyor. Hala seçilebilecek yerlerden yüzü bile bulmayan kadın aday sayısına sinir oluyorum. Bağımsız aday olan sanıkları ve sanatçı popülerliğini kullanarak hapisten kurtarma yolları arayan insanlara da sinir oluyorum. Bu bağımsız veya parti bağımlısı sanık adayların gerçek samimiyetlerinden ve suçsuzluklarından şüphe duymaya başladım resmen. Hele aralarından daha önce asla politikaya dokunmamış, hiç politik duruş sergilememiş olanların, durup dururken aday olmaları dokunulmazlık zırhının altına girmekten başka nasıl izah edilebilir ki?

Günlerdir bu yazıyı yazmaya çalışıyorum veya yazmamak içi elimden geleni yapıyorum. Çelişkili duygular içinde olduğumu başka türlü ifade edemem sanırım. Türkiye’de bir çok gelişme oluyor, aynı anda da bir çok gerileme hala göze çarpıyor. Hani mehter takımları bizim tarihimizin bir parçası ya; yaşantımızın da bir parçası olması gerekmiyor ki. Üç ileri, bir geri; üç ileri iki geri derken gelişmesine gelişiyoruz ama arada olan gerilemeler sinirimi bozuyor. “Moda nedir?” soruna bir yerlerden öğrenip, “moda, insanın kendine yakışanı giymesidir” diyen insanlar gibi, politik dünyamızı dolduranlar da kendilerine yakıştığını düşündükleri moda cümleleri sarfediyorlar. O cümlelerin kendi siyasi duruşlarında sakil durduğunu, yakışmadığını farketmedikleri gibi, üstüne üstük bir de muhteşem bir şey yapmış edasıyla süzülüyorlar. Avrupa Birliğinden, medyanın sözü geçen politik köşe yazarlarından veya yaptıkları anketlerden öğrenmişler; parti politikaları tam tersi olsa da, AKP’liler demokrat ve laik, CHP’liler muhafazakar tutum sergileyip, üstüne adayları da aynı şekilde sakil duruşlar benimseyince iyice sinirim tepeme çıkıyor anlayacağınız. Üç ileri, iki geri veya üç geri, iki ileri. Diyorum ya, baharı bekler gibi, güzel günler bekler gibi bekliyorum. Bu seçimlerde de olmayacak o kadarını anladım da; ne zaman olacak?

comments: 0 » tags: , ,
Nis 6

- Zayıflıklarımız mı, güçlü noktalarımız mı gerçektir?

Posted in Denemeler

Sizce alınganlık yaptığımız kişilik özelliklerimiz; aslında kendimizi o noktada zayıf mı, güçlü mü hissettiğimiz hususlardır? Bir başka deyişle hangisi gerçektir?

Hani psikolojiye meraklı olanlar bir yerlerde okumuş veya duymuştur ya; kişilik dediğimiz şey aslında farklı farklı bir kaç kısma ayrılırmış: başkalarının gözünde olmak istediğimiz kişilik, aslında olduğumuz kişilik, günlük ihtiyaçlarımıza göre sergilediğimiz kişilik vs. Hatta bildiğim kadarıyla Psikoanalizin kurucularından olan Gustav Jung “hangisi gerçek kişiliğimizdir?” diye sorarak başlamış çalışmalarına. Yaptığı çalışmalarda bir insanın evde başka, işte başka, sokakta başka tavır sergileyediğini farketmiş. Bu analizlere dalıp kişiliklerimizi analiz etmeyeceğim tabii ki, ama merak bu ya, “gerçekte zayıf olduğumuz özelliklerimize mi, yoksa güçlü olduğumuz özelliklere mi laf edildiğinde alınganlık eder, sinirleniriz” diye merak ediyorum doğrusu.

Kişi kendinden bilirmiş ya, şimdi ben kendimi sorumluluk sahibi biri olduğumu düşünürüm hep. Ve bence bu benim en güçlü özelliklerimden biridir. Hatta bu konuyu bazen abartıp, beni ilgilendirmeyen konularda bile, bir şey yapmadığım için vicdan azabı çekerim. Şimdi biri bana “sorumsuzun tekisin” dese, garçekten sinirlenir, karşımdakine laf ederim. Peki neden sinirleniyorum bu konuda? Gerçekten sorumluluk sahibiysem, neden başkasının lafına bakıyorum ki? Yoksa, yoksa… Yoksa aslında sorumluluk sahibi değil de, insanlar bunu farkedince sinirlenmekten mi ibaret benim durumum? Tabii bu da bir olasılık, bu da gerçek olabilir ama ben gerçekten sorumluluk sahibiyim ve aslında kendimden şüphe ediyorum sanırım. Zaten sıradan bir insanım. Bir özelliğim yok, içimizden biriyim. Öyle ünlü bir yazar veya manken değilim; nükleer faciayı engelleyecek bir formül geliştiremedim, telefon gibi bir alet icat edemedim, birinin hayatını da kurataramadım.. Kısacası sıradan biriyim. Kendimi sadece güçlü olduğumu düşündüğüm noktalarda sıradan değil, özel hissediyorum. Ve kendimi özel hissettiğim bu noktalara saldırı olunca da, içim bir acaip oluyor anlayacağınız. Özelliğim elimden alınıyor, sıradanlığım pekişip, bana bir kez daha hatırlatılıyor ve insan aklının en çok ihtiyaç duyduğu sevgiden sonraki “özel olma ihtiyacı” da böylece baltalanmış oluyor.

Bu “özel olma ihtiyacı” öyle bir şey ki, çocukluktan beri insanın karşılanması gereken en temel ihtiyaçlarından biri. Öyle bugün fazlasını depolayıp, yarın kullanabileceğim tasarruf hesabı da olmuyor bu ihtiyaçlarda. Her gün, hatta her an bile o günkü, o anki ihtiyaca denk gelip, sadece o gün, o an işe yarıyor. Fazlası sadece kendinizi iyi değil, süper iyi hissetmenizi sağlıyor. Elbet, bu ihtiyaç, günlük tüketilmesi gereken C vitamini ihtiyacı gibi bir şey değil. “aaa, ben gideyim annemden bugünkü özel hissetme ihtiyacımı alayım” diyemezsiniz. Bir gün içinde kendinizi hiç özel hissetmesiniz de olur. Ama bu sonuçta bir ihtiyaç ve uzun süre tatmin edilmediğinde an geliyor, bizi çuvallatabiliyor. Yeni kardeş yaptığınız çocuğunuza “sen bizim için özelsin, yerin başka” derken, farkında olarak veya olmadan bu ihtiyacı karşılamış oluyorsunuz. Yani gerçekliği başka bir yazıda düşünmek üzere bir tarafa koyarsak, ihtiyaçlar ile kişilikler arada birbirine karışabiliyor.

comments: 0 » tags: ,
Mar 30

- Çizgilerimiz

Posted in Denemeler

Hepimizin söyleyebileceği bir cümle vardır: “Aaa, işte o kadarı olmaz!” Konumuz neyse, işte bu noktada çizgimizi çekeriz. O kadarı olmaz! Öyle yalan söylemeyiz, o kadar abartılı giyinmeyiz, onu seyretmeyiz, bu kadarını yapmayız. Burada “herkesin bir fiyatı veya bir tahammül noktası vardır” gibi konulara girip bu çizgilerimizin ne kadar geçilip, ne kadar geçilmediğini tartışacak değilim. Tabii ki herkesin bir tahammülünün elbet bir sınırı vardır ama burada sadece çizgilerimizi belirlemek, çizgilerimiz hakkında yazmak istiyorum. Hatta daha da belirleyici olmak adına, sebep olmak ile izin vermek arasındaki çizgi hususunu deşelemek istiyorum.

Amin Maalouf’un “Baldassare’nin Yolculuğu” isimli kitabında okuduğumda üstünde hayli düşündüğüm bir konu olmuştu bu. Roman hakkında düşüncelerimi Kitap / Yazar Yorumları köşemde bilahare yazmak isterim ama burada aklımı çelen şu cümlesine değinmek istiyorum: “….Başkasının birşeyi düşünmesine izin vermekle, onların böyle düşünmesine sebep olmak arasındaki görünmeyen çizgiyi geçtim. Ve bu hususta daha çok kendimi suçlu hissediyorum.”

Kişiliklerimizin detaylarını nasıl giydiğimiz renkler, kullandığımız eşyalar veya seçtiğimiz arkadaşlıklarla deşifre ediyorsak, aynı şekilde sarfettiğimiz sözcükler, kurduğumuz cümlelerle de karşımızdakilere açık ederiz. Hatta bazen kendimiz bile farkına varmadan. Mesela, bir arkadaşımız aradı ve sağlığımızı sordu. Örnek bu ya, o sırada hastayız ve evde kös kös tek başımıza mutsuz şekilde yatıyoruz diyelim. Eğer o sırada ilgi görmek istiyorsak ama bunuda gururumuz yediremiyor veya arkadaşımızı rahatsız etmek istemiyorsak, “kimse yok ama iyiyim ben, merak etme sakın” diyebiliriz. Şimdi “Merak etme” kesinlikle bir sorun var demektir. Karşımızdakini hemen alarma geçirir. “Yanında kimse var mı” diye bize sorulmadan söylenen “Kimse yok” ise, aslında yalnız olmak istemediğimizi karşı tarafa anlatma biçimimizdir. Babası tatılden eve dönmek üzere yolculuğa çıkacak çocuğuna sormuş: “Paran var mı güzelim?” Çocuk cevaplıyor “20 liram var baba, yeter bana!” Birincisi “var baba, sağol” demek yerine, cebindeki paranın tutarını söylemek, yetmeyeceğini bile bile var diye söylemek, “bana biraz para gönderirsen iyi olur babacım. Tatilde aşırıya kaçıp tüm paramı bitirdim” demenin bir başka şekli; ikincisi “ben sana bunu söyleyemiyorum ama artık sen anlar bana para gönderirsin, değil mi?” sorusu bu cümlenin içine saklı değil mi? Bu durumda, başkasının düşünmesine izin vermek, aslında yalnız olmak istemediğimizi veya babadan para istediğimizi söylemek; başkasının düşünmesine sebep olmak ise, işte bu örneklerde yaptığımız gibi gizli kapaklı söylemek veya sözcük anlamıyla ima etmektir. Bu tarz söylemleri çoğu zaman bilinçli bile yapmayız, hatta yaptığımızın bile çok farkına varmayız. Bu bazen sadece farketmek işimize gelmediğinden, bazen sadece anı idrak ederek yaşamadığımız, bilinçle seçerek söylemek istemediğimizden olabilir. Biliçli de olsa, farketmeden otomatik olarak yapsakta, babasından ekstra harçlık isteyen evlat gibi kendimizi suçlu hissettiğimiz anlarda olur.

İşte söylediklerimiz gibi yaptıklarımızın da aynı tür etkileri olduğunu farkettim geçenlerde. Yabancı bir kadınla konuştuğunu gördüğü sevgilisinin ceketindeki olmayan kepeği silkeyen kadın misali, bazen hareketlerimizle dahi ima eder, direkt olarak söyleyemediklerimizin karşımızdaki kişi tarafından algılanmasına sebep oluruz veya öyle algılamasını isteriz. Amin Maalouf kitabında işin esas bu yönünden bahsediyordu ama ben sözcüklerle anlatmasının daha kolay olduğunu düşünürüm çoğu kez. O yüzden işe size empati kurdurtup, o cümleleri söylettim. Yoksa bu yazının bir kıssadan hisse vermek gibi bir hevesi hiç olmadı.

 

Mar 23

- Bahar deyince

Posted in Denemeler

Yazmanın en büyük zorluğu ne yazacağını bilmek galiba. Canın harfleri toparlayıp bir kelime, bir kelime derken iki kelimeyi bir araya getirmek ister ama hangi iki kelime olacağını bilemezsin. Nereye yazdığına bağlı olarak, sen klavyeye, klavye sana veya sen kağıda, kağıt sana bakar. İçinden tumturaklı birşeyler döktürmek gelir ama gece vakti bir çift araba farında basireti bağlanan tavşan misali kağıdın karşısında tutulursun.

Yazmak ciddi ve meşakkatli bir iş. Disiplinli bir şekilde yazmak, en azından yazmak için masa başına oturmak ve uğraşmak gerekir. Zordur; çünkü masa başındaki 9-6 işler gibi ne yapacağın iş tanımıyla önceden belirlenmiş değildir ve bir patron tepende boza pişirmiyordur. Ne yazacağını, nasıl ve ne zaman yazacağını sadece sen bilirsin, sadece sen dentleyebilirsin kendini. Ne yazacağını bilemezken, öylece durup ilham gelmesini beklersen, o zaman çok beklersin. Bazen “peki ilham sana gelmiyorsa, sen neden ilhama gitmezsin?” demek gelir içimden. Ne yani, hangi ilde oturur bu ilham arkadaş, nerde bulunur, en önemlisi neye benzer? Ben bu tarz durumlarda internet ve gazete dünyasına girerim ilhamımı bulmak için. Bazen de televiyonun karşısına geçer, kanal yönetmenlerimiz bizim için ne uygun gördüyse artık onlara bakıp, malzeme toplamaya çalışırım. Zira her dem üstüne düşünecek, konuşacak, yazacak malzeme ile doludur bu dünyalar. Ama bugün içim içime sığmasa da, içimden klavyeyi kullanıp, direksiyona geçmek istesem de, arabayı hangi istikamete süreceğimi bilemediğim günlerden. Ben de kendi içime sığınayım, bari duygularımdan bahsedeyim dedim. İşte böyle başladı serüvenim.

Dışarda baharın “gelsem mi, gelmesem mi bilemedim” diyeceği türden bir hava var. Dünün soğukluğunun yanında, bugünün güneşi hiç olmazsa içime sadece sıcaklık değil, enerji de veriyor. Kahvem ve sigaramla keyif yapmaya çalışsam da, klavyem olmayınca eksik kaldığını farkediyorum. İçimden bir ses “silkin” diyor. Güneş var, evin açık penceresinden hafif hafif kuş sesleri, bahar kokuları geliyor. Hayal gücümü kullanırsam hele bu koku beni bahçelere bile götürür. Çocukluğumda amma çok pikniğe giderdik. Özellikle baharın ilk geldiği günlerde, pazar günleri o zamanlar boş olan İstanbul’un uzak mekanlarına, koca fıstık çamlarının altına giderdik. Annem yabanda yetişen turpotlarından toplardı. Kardeşimle top oynamak, birbirimizi yakalamaya çalışmak gibi koşturulacak aktivitelerde bulunurduk. Enerji bol, çocuğuz. Koşturmak en büyük eğlencemiz. Hiç bir şey yapamasak çiçek toplamak, bunları mühim bir iş yapmış edasıyla anneme vermek, orada burada ne var diye bakınmak için keşif turlarına çıkmak, keşfederken annemlerin olduğu yerden uzaklaşmak, fırça işitmek ve en değişmezinden düşüp bir yerlerimizi yaralamak klasiklerimizdendi. Çok bilindik, klişe bir çocukluğumuz oldu yani. Bazen de, babamın arabasını kullanma çabalarım olurdu. Aslında araba konusunda büyük bir hevesim olmasa da, yaramazlık kısmı en azından hoşuma giderdi. Koltuğa oturunca boyum pedallara yetişse de, camdan dışarısını göremediğimden babamın kucağına oturup kullanmaya çalışırdım arabayı. Direksiyon bende, vites babamda; pedallar bende, aynalara dikkat edip etrafı kesmek babamda; güya ben sürerdim arabayı. Bir keresinde piknik alanında tur atıp, annemin dibinde durduğumu, tamponun annemden üç santim uzakta olduğunu görünce nasıl korktuğumu anlatamam herhalde. Üstünden onca yıl geçmesine rağmen, hala hatırlıyor olmam bile bunun bir göstergesidir sanırım.

O piknik alanlarında, penceremden gelene benzeyen kuş sesleri gelirdi ağaçlardan. Bu sesler koşturmaktan arta kalan dikkatimi her çekişinde ağaçlara gözlerimi dikip kuşları görmeye, hangi dalda durup bize seslendiğini bulmaya, hangi tür kuşların bu tarz sesler çıkardığını anlamaya çalışırdım. Ama başarılı olamadığımı söylesem şaşırmazsınız herhalde. Bu seslerin peşine düşüp, piknik yemeğini hazırlayan annemin etrafında hiç olmadığım kadar dört dönmeye başlayınca, karnımın acıktığını anlayan annem, daha yemek yemeğe vakit varsa elime bir salatalık veya domates tutuşturur onu rahat bırakmam için beni gönderirdi başından. Yemek vakit gelmiş, yemek hazırlanmışsa bu seferde beni oturtmak için çaba harcardı. Hem ayakta durup etrafı seyretmek, hem de yemek yemeyi sevmeme annem sinir olurdu. Ayakta yiyince, yemeğin bana yaramadığını, kıçımdan kaçacağını söylerek beni korkuturdu. Tabii yemek konusunda kardeşimin sorun çıkarmadığını söylememe gerek yok sanırım. Hiç ondan bahsetmiyorum değil mi? Zira yemek kardeşimin en hoşuna giden aktivitelerdendi.

Yemekten sonra, evde olduğu gibi annem piknik masasını temizlerken, biz kardeşimle gene keşif turlarımıza çıkardık. Çok koşturmak yemek üstüne biraz zor geldiğinden, eğer çok yemişsek direkt kilimlerin üstüne yayılıp, oturarak yaramazlık etme olasılıklarını bulmak için elimizden geleni ardımıza koymazdık. Ben o zaman da böceklerden hoşlanmazdım ama onlardan kaçmak için de yayılmaktan vazgeçmek gerektiğinden, görmezlikten gelirdim. Annem işini bitirince ot toplamak, gezmek için kalkardı. İşte bu noktadan sonrasını pek hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, eve geri dönme vakti geldiğinde tekrar koşuşturmaya başlayıp, dönüş vaktini kardeşimle beraber ötelemeye çalışmamız. Ama ne kadar ötelersek öteleyelim, hava kararmadan biz yola koyulmuş ve eve dönmüş olurduk. Sanırım annemle babam, bizim ötelelemelerimiz yüzünden hep kalkmak için erkenden bize laf etmeye başlarlar ve  aslında hep onların planladığı vakitte kalkar arabaya binerdik diye şüpheleniyorum. Bir nevi kardeşimle beni, biz onları kandırmaya çalışırken asıl kandıran olurlardı. Arabaya bi kez bindikten sonrasıysa hiç yok. Çünkü bay baya uyurduk kardeşimle. O kadar koşturmaca, haylazlık meyvelerini yattığımız yeri beğendirerek bizi, sakin bir dönüş yolculuğuyla da annemle babamı ödüllendirirdi. Eve dönüş o günlerin en hoşlanmadığımız kısmı olduğundan da, bunu görmemek için uyuyor olabilirdik tabii. Ya da evde yaramazlıklara devam etmek için enerji topluyr olabilirdik. Bunları da hatırlamak zor. Kısacası bahar denince aklıma hep haylazlık ve piknikler gelir.

comments: 0 » tags: , , , ,
Mar 18

- “Ağlamak güzeldir” derler

Posted in Denemeler

Çocukken çok yaramaz olduğumu söylemişti annemle babam. Hem yaramaz, hem şımarık. Ee, doğal olarak arada fırça ve dayak yemek de çocukluğumun bir parçasıydı. Dayak dediğime bakmayın, annemin yakalayamadığı için arkamdan fırlattığı bir terlik veya arada kıçıma indirilen tokatlardan bahsediyorum. Anneme göre çocuğun yüzüne, belinden üstüne vurulmazmış. Çocuğun kişiliği bozulurmuş. Ama arada bir anne olarak bunalınca da bir şeyler yapmadan duramaz, indirirmiş kıçıma bir şaplak. Bu dayak fasıllarından sonrada içi acırmış. Hem canımın acıdığını yüzümden anlar pişman olur, hem de ağlamadığım, hatta bağırmadığım için daha da üzülürmüş. Nedense benim kolay ağlamayan bir çocuk olduğumu söylemişti bir ara. Bense, düşüp dizimi parçalamak yüzünden değil de, annem bana kızacak şimdi diye ağladığımı bilirim.

Yaşım büyüdükçe ağlamak nedense sanki duygusallık, zayıflık belirtisi, hanım evlatlığı gibi gelmeğe başladı. 80′li yıllarda ergenlik başımı dumanlamışken, Sezen Aksu “ağlamak güzeldir” diye bir şarkı piyasaya sürmüştü. O dönemler yabancı pop müzik dinlemek ben ve arkadaşlarım arasında çok popülerdi. Ona rağmen, bu şarkı bizlerin bile gönlünde yer etmişti. İlk başlarda sadece ezberleyip söylediğim, eşlik ettiğim şarkı sözlerine bir süre sonra dikkat edip neler anlatmaya çalıştığını düşündüğümü hatırlıyorum. Ağlamanın güzel olması ne menem bir şeydi acaba? Şarkıyı söylerken ağlamaya çalıştığımı, güzelliğini anlamak için çaba sarfettiğimi hatırlıyorum. Tabii bu şekilde durduk yerde ağlamak bir yana, ihtiyacın olduğunda ağlamanın güzel olduğunu, insanı rahattığını ve duygularınla başa çıkma şekli olduğunu çok sonraları öğrendim. O günlerde şarkı sözlerini ezberler gibi “ağlamak zayflık değildir” dediğimi de hatırlıyorum. Hatta bunu içselleştirdiğimi sanıyordum. Oysa gerçekten ihtiyacım olduğunda gene ağlayamadığımı farkettiğimde baya üzülmüştüm.

Bir gün, şu an net olarak hatırlayamasam da, bir olay veya birinin söylediklerine üzülmüştüm. O gün sevgilime anlatırken bu olayı veya kişiyi, “sen ne güzel ağlıyorsun öyle” diye bana sarılıp teselli etmeye çalışmıştı. Nasıl yani? Ben? Ağlıyorum? Ellerimi gözlerime değdirdiğimde farkettim ki gerçekten pıtır pıtır ağlıyorum. “Aaaa, ne güzel” demiştim. Sonraları da aynı şekilde ağlamayı huy edindim. Ama bu sefer en azından farkediyordum ağladığımı. Hüngür hüngür olmasa bile en azından deşarj olabiliyorum ağladığımda. Sinirimi, üzüntümü boşaltmak için kelimelerimden fazlası vardı elimde neyse ki. Bu kadarı bile kendimi iyi hissettiriyordu.

Geçenlerde gene böyle bir durum oluştu. Birden hüngür hüngür ağlamaya başladım. Allahım, bu ne güzel bir duygudur. Bu ne hoş bir arınma, temizlenme şeklidir anlatamam. Kelimelerim ciddi ciddi yetmez hissettiklerimi anlatmaya. En azından ben doğru kelimeleri, doğru sıraya sokup anlatamam duygularımı. Hakikaten arındığımı, temizlendiğimi, rahatladığımı biliyorum. Bıraktım beni üzen olayı, gülmeye başladım. Yok öyle sinir bozukluğu gülüşü falan değil; gerçekten bir gülümseme yayıldı yüzüme. Adamların bir bildiği varmış meğerse. Ağlamak hakikaten güzelmiş de haberim yokmuş.

comments: 0 » tags: , ,
Mar 14

- Zihni sinir tespitler

Posted in Denemeler

Kedilerle çocuklar arasındaki farkları hiç düşündünüz mü? Hatta kedilerle çocukları sempati sözcükleri dışında aynı cümle içinde kullanmak hiç aklınıza geldi mi? Biliyorum, çocukla bir kediyi kıyaslamak biraz acayip bir şey ama zihni sinir işte..

Sizi bilemiyorum ama ben ve birkaç arkadaşım bu konu hakkında bir ara düşünmüştük. Burada anlattıklarım işte bu beyin fırtınasının sonuçlarının üstüne düşündüklerim. Mesela insanlar, bebek, çocuk, ergen vs diye evrelerden geçerek büyürler. Bizim için her zaman çocuk olarak kalmalarına rağmen, çocukkenki o komiklikleri ve şirinlikleri zaman içinde azalarak kaybolur. Hatta bebeklerimiz büyüdükçe, sorunlarının da büyüdüğü ve “keşke hep bebek kalsalar” gibi yorum yapanların olduğunu duymuşusuzdur. İnsanlar gibi, kediler de bu evrelerden geçerler, geçmesine ama, her zaman komik ve şiirindir; çocukluklarından hiç bir şey kaybetmezler. Çocuk kalmanın duygusal anlamını kastetmediğimi anlamışsınızdır. Gerçekten kelime anlamıyla çocukluklarından birşey kaybetmezler zira, zeka yaşı, duygusal yaş benzeri ayrımları kediler için kullanamayız. Çünkü onlar her daim çocuk aklına sahiptir.

Bir kıyaslama noktası da, hem çocukların, hem de kedilerin evin bilumum köşelerinde yerlerde yuvarlanmaları, debelenmeleridir. Hani biraz abartsak, nerdeyse ellerine veya ayaklarına bez bağlasanız yerleri temizleyecek dereceye ulaşabileceklerini her ikisi içinde söyleyebiliriz.

Aklıma gelip de düşündüğüm en hoş kıyaslama hususu ise, ikisinin de şımarıklıkları, dünyanın kendi merkezlerinde döndüğünü düşünürcesine hareket etmeleridir. O sırada ilgileri kimin üstündeyse, o kişiye istedikleri gibi muamele ederler. Mesela annesi, babasıyla birşeyler konuşuyor ama çocuk bir soru sormak isterse o sırada onu durdurabilecek birşey yoktur. Anne araba kullanıyormuş, babayla konuşuyormuş hiç farketmez. O sorusunu soracak, annesinin ilgisine mazhar olana dek te annesini rahat bırakmayacaktır. Aynı şekilde kediler de bencileyin ve şımarıktır. Sabah sabah siz yatağınızda mışıl mışıl uyurken, kedinizin canı sıkılırsa, ilgi göstermeniz veya oynamanız için sizi uyandırmaktan hiç imtina etmeyecektir. Herhalde kedi sahiplerinin en mutsuz olduğu konulardan biri de budur.

Aynı şeyi yemek konusunda da söylenebilir. Hem kedilere, hem de çocuklara istemedikleri bir yemeği yedirmekte ciddi ciddi zorlanırsınız. Her ikisi de hiç beklemediğiniz anda kusabilirler veya tam tuvalet eğitimini tamamladığını düşündüğünüz anda ortalıkta bir kaka parçası bulabilirsiniz.

Hele “aaaa, şuna bak! Neler de yapıyor yumurcak?” cümlesine her çocuklu ailenin evinde duymayanınız kalmış mıdır acaba? Peki ya, kedili evlerde? Çocuklardan veya kedilerden beklemediğimiz bir hareketi görmek aslında rutindir. Kapıyı açan bir kedi veya bilgisayarda bir iş yapan çocuk örneğini çevrenizde birilerinden duymuş veya bizzat tanık olmuşsunuzdur.

Bu örnekler saymakla bitmez, burada anlatmakla tükenmez. Ama benim aklıma gelen tespitler şimdilik bu kadar. Sizin de bu tarz anılarınız varsa, ekleyin.

Mar 11

- “Arkadaşlarımız biz miyiz?” sorusuna psikoanalitik bakış

Posted in Denemeler

En son “bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” cümlesinin üstünde düşüneli epey zaman oldu. Dedim ya, bu konu çok ilgimi çeken bir konu. Sürekli üstünde düşünüyorum. Hatta, http://herhangibisey.com/index.php/2011/02/09/arkadaslarimiz-biz-miyiz/ adresinde yazmıştım.

Bugün, dışarda hoş bir kar yağıyor, evdeki elektrik sorununu çözüp, ısınmaya yeni yeni başlamışken hazır, geçenlerde yaşadığım bir olay sonucunda aklıma gelen, farklı bir bakış açısını aktarayım istedim: Arkadaşlarımız bizi biz yapan unsurlardan biriyse, arkadaşlarımızla ilişkilerimiz de bizim karakter yapımızı belirler mi?

Nerede tam hatırlamıyorum ama bir ara “ilişkiler insanı iyileştirir” diye bir önerme duydum. Bunun bir parça doğru olabileceğini düşünmekle beraber, aslında üstünde pek düşünmemiştim. Dedim ya; geçenlerde başımdan geçen bir olay bana bu cümleyi hatırlattı. Ve bu sefer duyduklarımın doğru olduğunu farkettim. Bir ilişki sayesinde, eski acılarımın artık canımı yakmadığını, kendime daha müsamahalı davrabildiğimi farkettim. Sanki geçmişim bana tekrar hediye edilmişti. Meğerse bu ilişki acılarımı sağaltmış. Nasıl olur demeyin, okuyun.

Bu önerme temelini, iyi bir ilişkinin, ciddi anlamda insanı farklılaştırdığı tezine dayanıyor. “İyi” derken, ahlaki anlamda iyilik veya kötülükten bahsetmiyorum. Bizim için önemli, ciddi, güven dolu bir ilişkiden bahsediyorum. Ama burada ilişki dediğimiz kavramın niteliğinin, ilişkiyi kurduğumuz kişi ile belirlendiğini belirtmek lazım. Bunu zaten biliyoruz tabii ki ama bazen unutuyoruz; fark etmek lazım diyorum. Zira ilişkinin iyileştirme gücü, ilişkinin kurulduğu kişi ve ilişkinin kurulma biçiminden geliyor.

İlşkiyi kurduğumuz kişi sonuçta arkadaşımız, dostumuz dediğimiz insan. Yani bir şekilde yaşamın içinde paylaştığımız az yada çok bir şeylerimiz olduğuna göre, değer verdiğimiz, önemsediğimiz biri demektir. Yaşadıklarımızı paylaşırız, derdimizi anlatırız, geyik yaparız, akıl danışırız. En önemlisi de duygularımızı konuşuruz. Hatırlayanlar bilir; son Marmara depreminde nerdeyse hergün televizyonda psikologlar, psikiyatristler depremi yaşayan insanların başından geçenleri ve hissettiklerini tekrar tekrar anlatmalarını, paylaşmalarını; yakınlarına ve arkadaşlarına da onları dinlemelerini tavsiye etmişlerdi. Zira konuşmak, paylaşmak, anlayış ve destek almak ve onaylanmak, insanın yavaş yavaş iyileşmesine psikoanalitik açıdan yardımcı olan unsurlar. İşte ilişkinin iyileştiricilik gücü de buradan geliyor. Yani sizi destekleyen, dinleyip, onaylayan insan ile sizin bunları almanızı veya paylaşmanızı kolaylaştıran ilişki biçimi iyileşme sürecinin kelime anlamıyla temeli.

Bu anlamda baktığımız zaman, psikolog veya doktorlar dışında, sevgili, karı veya koca ilişkisi, en önemli iyileştiricilerimizden biridir. Mesela, 42 ülkede mutluluğun temellerini bulmak için yapılan bir araştırmada, tüm ülkelerde birinci sırada sağlıklı aile ilişkilerinin olduğu ortaya konmuş. Bunun dışında, iş, arkadaş ve dostlarımızla kurduğumuz ilişkiler de belirleyicidir. Hepsi de pratik hayatın içindeki gündelik paylaşımlarımız dışında, bizi duygusal veya fiziksel etkileyen olayların üstesinden gelmemizi sağlar. Bizi sağaltır; bizi iyileştirir. Belki de bu yüzden büyüklerimiz “bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” demiştir. Ne de olsa, iyileşmiş insan davranışları ile, tepkisel davranışlar arasındaki fark, arkadaşlarımızın bize iyi gelip gelmediğini, bizi yukarı mı, aşağı mı çektiğini söyler; değil mi? Belki de büyüklerimiz “bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” değil de; “bana ilişkini anlat, sana kim kim olduğunu söyleyeyim” demek istemişlerdir. Ne dersiniz?

 

comments: 1 » tags: , , ,
Mar 9

- Canım istedi, sokağa çıktım

Posted in Denemeler

Kar yağıyor, hava soğuk. İstanbul Taksim’deyim. Bilenler bilir, meydanın her daim esen, hem de sert esen bir rüzgarı vardır. Havanın soğukluğu, altmış km hızla esen poyrazla daha da sertleşmiş. Lapa lapa değil ama küçükken oynadığımız strafor köpüklerin taneciklerine benzer yağan kar, beni giderek romantikleştiriyor. Zaten varlığımla ilgili sorunları düşünürken bile kendimi romantik bulurum. Havaya flu bir görüntü veren, taktığınız gözlüğün camları buğulanmış gibi gösteren kar beni daha bi romantikleştiriyor.

Dün kar yoktu; ama çok soğuktu. Canım hiç istemedi; popomu kırıp evde oturdum. Yürüme bandında televizyonun saçmasapan programlarına bakarak yürüdüm, bilgisayar ilintili işlerimi yaptım, kahvemi içtim, bir sigara tellendirdim. Ama canım istemedi, hiç dışarı çıkmadım, müzik de dinlemedim.

Oysa bugün öyle mi? Kar yağıyor. Soğuğu hafifde olsa kırmış. Kimi an lapa lapa, daha çok ince ince fakat sürekli yağıyor. Evde bozulan sigorta yüzünden elektrik yok. Ev soğuk, yazarken parmaklarımın, dolaptaki bir et parçası misali kırıldı kırılacak bir soğukluğa ulaşmasına az kalıyor. Nihayet tesisatçı gelip gideriyor sorunu. Ellerimin ılınması, evin ısınması için epey zaman gerekiyor. Ama ben bir kahve fincan alıp, bir sigara tellendiriyorum. Can bu ya; gene bir şey istiyor. Lakin bu sefer öyle evde oturup, bir malak misali miskinleşmek değil de; eski zamanlardaki gibi sokaklara atılmak. Genç kızlığımdaki gibi, kat kat giyinmek, atkının, berenin altında boğulacak gibi yürümek sokaklarda. Soğuğu hissetmek, etrafa bakacağım derken gözüme kar suyu kaçırmak, berenin içinde terleyen kafamı bir dükkana veya pasaja girip sakinleştirmek, açıkta kalan yanaklarımı, burnumun kanatlarını, çenemi bu sefer kedime değil de, rüzgara yalatmak istiyorum. Soğuktan sefil olmak, insanlarla sohbet etmek, kar altında sokaklarda çay ve sigara içmek istiyorum. Biliyorum belki yüzüm genç kız edasıyla kıpkırmızı kesilecek ama can bu ya, istiyor işte.

9-6 çalışırkenki zamanlara inat, her zaman hepsini yapamasam da, artık canımın isteklerini dinliyorum. Ve kat kat giyinip, kendimi robot gibi hissettiren kıyafet parçaları altında kara gidiyorum, sokağa çıkıp İstiklal Caddesine doğru yola çıkıyorum. Yokuştan çıkarken başım önümde, şapkamla rüzgardan korunurken sadece atacağım bir sonraki adımın yerini görüyorum. Hiç hoş değil doğrusu. Ben kar görmek istiyorum. Yokuşun sonuna doğru başımı kaldırıp meydana ilerlerken, göreceğim manzarayı tahmin etmeye çalışıyorum.

Televizyonlarda veya bir iki yurt dışı seyahatinde karşılaştığım koca meydanlar gibi değil bizim Taksim meydanı. Ama bana hep görkemli, hep canlı gelir. Sabaha karşı dörtte bile yaşar bizim meydan. İnsanlar, sokak hayvanları, uçuşan gazeteler, köşelerde unutulmuş çiçekler hep yaşamı anlatır bana. Bu çiçeği mesela bir hatun kişi almış, başkaları üstüne düşünsün veya içinden birini alıp yakasına taksın, başkasına versin diye atmış. Nerden mi biliyorum? Ben bıraktım çünkü.

Kırmızı rengini severim, hele yağan kar altında siyahtan bile daha güzel durur bence. Bir kadın görüyorum kırmızı bir palto giymiş. Bir erkek kırmızı bir bere takmış. Bir anne, çocuğuna kırmızı atkı bağlarken, kendi eşarbına uydurmuş rengi. Meydan çok güzel. Kurduğum hayalden bile güzel. Kelimelerimin, üslubumun inşa etmeğe çalıştığı romantiklikten bile daha akıcı ve romantik.

İstiklal Caddesine giriyorum. Tempolu bir yürüyüş tutturup, ıslık çalıyorum. Vitrinlerin camlarından yansıyanlara, yürüyenlerin renklerine bakıyorum. Kararlıyım, sonuna kadar, Tünel’e doğru uzanacağım. Almam gereken malzemeler var ama hep sonraya bırakıyorum. “Dönerken alırım canım, ne farkeder” diyorum içimden. Etrafımı seyrediyorum; gözümün kapaklarını bile soğutan rüzgarın yüzüme çarptığı kar taneleri yanaklarımda ısınıp eriyor. Ben mutluyum; şarkı söylüyorum baya baya. Öyle içimden falan değil.

Tünelde daimi müşterisi olduğum dükkandan istediğim Fransız şarkılarını soruyorum ama yokmuş. Başka iki albüm alıp, dönüş yoluna koyuluyorum. Duraklara bölüyorum bu kez yolumu. Bir kafeden çay alıyorum elime. Yavaş yavaş yudumluyorum yürürken. Kar bu sefer çayın konulduğu karton bardağa değer değmez eriyor. Erimesini gözümle takip bile edemiyorum. Yazık! Halbuki eriyişi öyle görkemli ki! Yürüyüşümün temposu bozuluyor. Hafif salınır pozisyonda dönüyorum. Yol bitmesin, eve varacağım saati öteleyeyim derdindeyim. Çaydan sonra bir aktara uğruyorum. Alacakları paketlerken, çayımın yanına bir sigara ekliyorum içmek için. Bir kitapçıdan istediğim kitabın siparişini veriyorum. İçim kıpır kıpır. Çeşit çeşit şarkılar kulağımda; müzik mağazasında dinlediklerim dilimde. Bir gümüşçüde sohbet ederken gördüğüm tamamı taştan bir yüzüğü alıp devam ediyorum macerama. Zaten alışveriş yapacaktım ama sitrin taş hesapta yoktu; şımardım ya hep bu yüzden oldu biliyorum. İndirim zamanına bıraktığım kotumu alıyorum bu sefer. Ama sandığımın tersine dükkan boş değilmiş. Denemek için kabin sırası bekliyorum. Ben boş durabilir miyim bu sırada? Tabii ki laf atıyorum hem çalışanlara, hem müstakbel müşterilere. Beğendiğim kotumu alıp ödemesini yaparken bile laf atacak bir çift buluyorum ama zamanı kısa süreliğine de olsa yavaşatacak bir yol bulamıyorum. Neyseki kocamın iş çıkışına az kaldı. Eli kulağında; nerdeyse beni arar ve “ben spora gidiyorum” der. Ben de ona “dur; bekle beni meydanda; bir yüzünü göreyim öyle gidersin” derim.

Kar yağıyor, hava soğuk. Taksim’deyim. Havanın soğukluğu, altmış km hızla esen poyrazla daha da sertleşmiş, eksi beş derece hissedilir olmuş. Hava kararmış. Lapa lapa değil ama strafor köpüklerinden taneciklere benzer yağan kar, beni giderek romantikleştiriyor.

comments: 0 » tags: , , ,
Mar 1

- Çizgilerimiz

Posted in Denemeler

Hepimizin söyleyebileceği bir cümle vardır: “Aaa, işte o kadarı olmaz!” Konumuz neyse, işte bu noktada çizgimizi çekeriz. O kadarı olmaz! Öyle yalan söylemeyiz, o kadar abartılı giyinmeyiz, onu seyretmeyiz, bu kadarını yapmayız. Burada “herkesin bir fiyatı veya bir tahammül noktası vardır” gibi konulara girip bu çizgilerimizin ne kadar geçilip, ne kadar geçilmediğini tartışacak değilim. Tabii ki herkesin bir tahammülünün elbet bir sınırı vardır ama burada sadece çizgilerimizi belirlemek, çizgilerimiz hakkında yazmak istiyorum. Hatta daha da belirleyici olmak adına, sebep olmak ile izin vermek arasındaki çizgi hususunu deşelemek istiyorum.

Amin Maalouf’un “Baldassare’nin Yolculuğu” isimli kitabında okuduğumda üstünde hayli düşündüğüm bir konu olmuştu bu. Roman hakkında düşüncelerimi Kitap / Yazar Yorumları köşemde bilahare yazmak isterim ama burada aklımı çelen şu cümlesine değinmek istiyorum: “….Başkasının birşeyi düşünmesine izin vermekle, onların böyle düşünmesine sebep olmak arasındaki görünmeyen çizgiyi geçtim. Ve bu hususta daha çok kendimi suçlu hissediyorum.”

Kişiliklerimizin detaylarını nasıl giydiğimiz renkler, kullandığımız eşyalar veya seçtiğimiz arkadaşlıklarla deşifre ediyorsak, aynı şekilde sarfettiğimiz sözcükler, kurduğumuz cümlelerle de karşımızdakilere açık ederiz. Hatta bazen kendimiz bile farkına varmadan. Mesela, bir arkadaşımız aradı ve sağlığımızı sordu. Örnek bu ya, o sırada hastayız ve evde kös kös tek başımıza mutsuz şekilde yatıyoruz diyelim. Eğer o sırada ilgi görmek istiyorsak ama bunuda gururumuz yediremiyor veya arkadaşımızı rahatsız etmek istemiyorsak, “kimse yok ama iyiyim ben, merak etme sakın” diyebiliriz. Şimdi “Merak etme” kesinlikle bir sorun var demektir. Karşımızdakini hemen alarma geçirir. “Yanında kimse var mı” diye bize sorulmadan söylenen “Kimse yok” ise, aslında yalnız olmak istemediğimizi karşı tarafa anlatma biçimimizdir. Babası tatılden eve dönmek üzere yolculuğa çıkacak çocuğuna sormuş: “Paran var mı güzelim?” Çocuk cevaplıyor “20 liram var baba, yeter bana!” Birincisi “var baba, sağol” demek yerine, cebindeki paranın tutarını söylemek, yetmeyeceğini bile bile var diye söylemek, “bana biraz para gönderirsen iyi olur babacım. Tatilde aşırıya kaçıp tüm paramı bitirdim” demenin bir başka şekli; ikincisi “ben sana bunu söyleyemiyorum ama artık sen anlar bana para gönderirsin, değil mi?” sorusu bu cümlenin içine saklı değil mi? Bu durumda, başkasının düşünmesine izin vermek, aslında yalnız olmak istemediğimizi veya babadan para istediğimizi söylemek; başkasının düşünmesine sebep olmak ise, işte bu örneklerde yaptığımız gibi gizli kapaklı söylemek veya sözcük anlamıyla ima etmektir. Bu tarz söylemleri çoğu zaman bilinçli bile yapmayız, hatta yaptığımızın bile çok farkına varmayız. Bu bazen sadece farketmek işimize gelmediğinden, bazen sadece anı idrak ederek yaşamadığımız, bilinçle seçerek söylemek istemediğimizden olabilir. Biliçli de olsa, farketmeden otomatik olarak yapsakta, babasından ekstra harçlık isteyen evlat gibi kendimizi suçlu hissettiğimiz anlarda olur.

İşte söylediklerimiz gibi yaptıklarımızın da aynı tür etkileri olduğunu farkettim geçenlerde. Yabancı bir kadınla konuştuğunu gördüğü sevgilisinin ceketindeki olmayan kepeği silkeyen kadın misali, bazen hareketlerimizle dahi ima eder, direkt olarak söyleyemediklerimizin karşımızdaki kişi tarafından algılanmasına sebep oluruz veya öyle algılamasını isteriz. Amin Maalouf kitabında işin esas bu yönünden bahsediyordu ama ben sözcüklerle anlatmasının daha kolay olduğunu düşünürüm çoğu kez. O yüzden işe size empati kurdurtup, o cümleleri söylettim. Yoksa bu yazının bir kıssadan hisse vermek gibi bir hevesi hiç olmadı.