Bir süredir ne düşünebiliyorum, ne yazabiliyorum. Zaten bahar gelmedi, geliyor, gelecek, geldi, gelmedi mi yoksa derken içim kutulanmış taze otlar gibi anlamını kaybetti. Aslında bir kokuyla, bir kuş sesiyle yazabilirken, üstüne bir de seçim gibi bol malzemeli bir dönemden geçerken, sanırım yazamamamın sebebi tıkanmış olmam.
İnsanların hayatları da sanırım kendi bioritimlerine benziyor. Metabolizma sen ayakta durur vaziyette olsan bile geceleri uyurmuş ya hani; sanırım bende beynimin uyuma dönemine girdim. Ben etrafta dolanırken, kağıt oynarken o uyuyor. Buna beyin demek de zor ya; ruh dediğimiz, duygularımızın oluşturduğu bütün desek daha doğru olur galiba. Zira yazmanın veya kendini ifade etmenin beyinsel değil, duygusal bir temeli olduğuna inananlardanım. “Acı çeken yazar” örneğinde olduğu gibi. Acı, çok önemli duygusal tecrübelerimizden biriymiş. Mutluluk bile bu kadar net hatırlanmıyor, deneyim kazandırmıyormuş. Peki, bilincimizin bizi korumak adına acı olayları unutmak bunun bir istisnası mıdır acaba? Hani kendimizi depresif hissettiğimizde uyumak veya televizyona, bilgisayar oyunlarına sığınmak, nasıl o esnada duygularımızın acılığını hafifletip, hissettirmiyorsa, unutmak bunun en efektif yöntemi sanırım. Ama “hadi ben şunu bir unutayım bakayım” diyerek insan kötü bile olsa olayları bilinçli şekilde unutamıyor. Bilinçaltımızın bizi korumak adına yaptığı bir eylem bu.
Bilinçaltımızdan, bizden başka bir varlık, üçüncü bir şahısmış gibi bahsediyorum ama bu sadece anlatabilme eyleminde işi kolaylaştırmak için. Sonuçta benlik, bilinç ve bilinçaltından oluşuyor ama bilinçaltı, altı kapalı mobilyalara benziyor. Buraya kaçan toz veya çeşitli pislikler yuvalanır, belki de biz farkında olmadan bakteri, mikrop üreyip, alerjilerimizi azdırır, hatta bizi hasta eder. Yani acı hadiseleri unutmak, kendimizi korumak adına, bizim bilmeden, farkında olmadan yaptığımız bir eylemdir.
Bugün bir video parçası seyrettim. Bilinçaltımızın, biz bilinçli olarak karar vermeden 6 saniye önce karar aldığını söylüyor, bunu görüntüleme yöntemleriyle ispatlıyordu. Yani biz bile kendi kararımızı bilmeden altı saniye evvel. Biri o sırada beynimizin görüntüsünü çekse, neye karar vereceğimizi bilebilirmiş. Bir başka deyişle karar alıyoruz, aldığımızı kendimize söylememiz altı saniyemizi alıyor. Hani mesela araba kazası ihtimalinde soğukkanlılığımızı korur ve hareket edip, kazayı bertaraf ederiz ya; işte o altı saniye bilme sürecini yaşamadan, bir nevi direkt bilinçaltımız ile el ve kollarımız koordineli çalışıp işi hallediyor diyebiliriz. Sonradan olayı düşündüğümüzde oysa, o direksiyonu çevirme kararı aldığımızı veya frene ne zaman, ne kadar bastığımızı bile hatırlamayız. Çünkü karar bilince ulaşmadan doğrudan eyleme dökülmüştür; değil mi? Yaşama içgüdüsü hayatımızı eline alıp, bizim vakit kaybetmemize izin vermez.
Offf, of! Keşke benim biliçaltımda ne kadar kıvrandığımı görse, ne kadar acı çektiğimi mesela görse de, olayı eline alıp, yazıp şu tutukluktan beni bi kurtarsa ya!