Bugüne dek yaşadığım süre boyunca tanışmayı, kendisine borçlu oldugum ilk erkek sanirim Sezai’dir. Öyle her ilgimi çeken veya beğendigim erkekle gidip tanışan biri olduğumdan değil de, ortamın gelişimine izin veren biri olduğumdan kaynaklanır bu durum. Hoş tanışılmasına da karşı değilimdir de; dedim ya ortam öyle gelişmiştir benim için çoğu zaman. Halbuki Sezai öyle mi ya? O, ben sokaklarında yürürken, hem de ortalıkta bana gore fol yok yumurta yokken, gelip önce benimle göz teması kurdu; sonra konuştu. Sanırım annesini kaybetmişti ve hem yalnızlık, hem de açlık çekiyordu. Belki de hayatta kalma içgüdüsü ona benim potansiyel bir anne olabileceğimi söylemişti. Bilmiyorum. Kim bilebilir bir kedinin aklından geçenleri?
Ben özgürlük kelimesini ilk ne zaman telaffuz ettim, annemleri şaşırtıp etkiledim mi, anlamını gerçekten vererek mi kullandığımı da hiç bilmiyorum. Benim anılarımda yer eden, cümle içinde “özgürlük” sözcüğünü gayet içten bir şekilde kullanışım herhalde, eskilerin buluğ çağı, benim genç kizlik dediğim dönemde geçer. Bir zamanlar ergen herkesin hatirlayabileceği gibi kimse beni anlamaz, kimse benimle ilgilenmez, kimse “nasılsın, senin için ne yapabilirim” demezdi. Veya ben öyle zannederdim. Hatırlıyorum da anneme, “benim çocuğum olsa böyle yapmazdım” diye isyan etmiştim bir gün, bana “sen de anne olunca anlarsın” demişti.
Onaltımı daha bitirmeden annemlerden ayrılıp üniversiteye başladığımda herşey değişecek sanmıştım ama işin aslı öyle değilmiş. Önce okul, sonra yurt kuralları, 12 Eylül dayatmaları, YÖK, hocaların korkuyla kurguladıkları, hiç biri bu özgürlük ihtiyacımı değiştirmedi. Oysa ki; güya ailemden ayrılıp kendi başıma yaşayınca özgür olacaktım, güya başkasına zarar vermediğim sürece istediğimi yapabilecektim; okulda bize böyle öğretmişlerdi. Üstelik tek özgürlük dönemimin bu üniversite yılları olduğunun da gayet bilincindeydim. Ne de olsa dükkan işleten ana, babamdan çalışma hayatının bir nevi kölelik olduğunu görerek öğrenmiştim. Yatak döşeklik şekilde hasta bile olsalar o dükkan açılırdı. Yılbaşı, paskalya veya cuma farketmez, o dönemin eksikliklerinden tüp ne zaman dükkanda varsa, o dükkan açılır, insanlara ihtiyacı sunulurdu. Bir pazarlarımız bize aitti. Benim de bir şekilde parçası olduğum bu çalışma hayatı, çocuk aklımla çekilmez çile gelirdi. Tüm bunları bilmeme rağmen o üniversite günlerimi değerlendiremiyor, günümü yaşayamıyor ve keyfini süremiyordum. Canım şehre yeni gelen veya daha önce göremeyip tekrar gösterime giren bir filmi seyretmek istediğinde yurt sorun oluyordu; karda yürümek istediğimde okul, istediğim araştırmayı yapmak istediğimde ya YÖK, ya hocalar, banyo yapmak istediğimde sıcak su; her şey ama her şey sorundu. Durup dururken sorunlu bir çocuk pozisyonuna düşmüştüm. Annemler de böyle yapardı; ne zaman bir şey isteyecek olsam, ailenin sorun yaratanı olurdum. Nerden çikmisti şimdi bu kot pantolon, eski köye yeni adet getirmek nedendi? Veya sinemaya gitme zaruriyeti ne demekti? Okullar ne zamandan beri balo yapıp, eğlence düzenler olmuştu? Kız çocuklar öyle tek başlarına sokakta avare avare gezer miydi hiç? Bizim haftaya sınavımız yok muydu? Artik ailemin yanında yaşamıyordum ama sorun üretebilme becerimden bir şey kaybetmemiştim anlaşılan.
Ben hep bunları yaşarken özgürlüğün örülen, üretilen ve dayatılan kuralların dışı diye düşünürdüm. Duvarın arkası diye. Kendimi bu kurallardan örülü altı duvarın içine hapsedilmiş hissederdim. Kendi kendime “çok şükür arada duvarda bir delik açıp beni havalandırıyor, ağzıma bir parça bal çalıyorlar da, kafayı yemekten kurtuluyorum” derdim. Belki de sırf bu yüzden bir eve çıkıp yaşamaya başlayabileceğimde, kendi kadar geniş balkonu olan bir yer seçmiştim kendime. Üstelik balkona bakan yüzde hiç duvar yok, tamamı yerden tavana camdı. Apartmanın tam önü beş sokağın aynı noktada buluştuğu bir kavşak olduğundan, balkon ferah ve Çankaya tepelerindeki ağaçları gören yani kuzey rüzgarlarına açık cinstendi. Ankara gibi soğuk bir memlekette, bu cam, eve gelenlere pek bi anormal gözükürdü. Herkes sanki ağız birliği etmiş gibi “nasıl ısınıyorsun” diye sorardı. Üstelik ev sobalı; üstelik doğramaları eskimiş, hatta kimi yerde çürüklüğünden delikler bile açılmıştı. Evim, apartmanın en üst katındaydı, ve yan apartmanlarla duvar paylaşan cinsten bir binadaydı. Hatta o evde bir zamanlar Selda Bağcan ve abisi kalmış, tahmin edilebilecek sebepler ortaya çıkınca terastan yan apartmanların çatısına çıkıp orada polis ve askerden saklanmışlarmış.
Ama ben soğuktan korkmam; duvarlardan korkarım. Duvarlar bir taraftan beni hapseder, bir taraftan karanlık korkularımda sırtımı dayayıp kapıya bakarak uyuyabileceğim bir köşe sunar. Ve ben onca korkmama rağmen onları hala nasıl güvenli bulduğuma şaşarım. Bazen duvardan çıkabilecek hayali bir elden ama en çok duvardaki o delikten; kapıdan gelecek tehlikelerden korkarım.
İlk kedim Sezai’yi de, o evde almıştım yamacıma. Kampüsün karlar altından yeni kurtulduğu günlerdi; yavrucak herhalde annesini kaybetmiş, tekbaşına ortalıkta dolaşıyor, bacaklarima sürtünüp, belki de bir derdini anlatiyordu bana. Ama dinlemedim onu. Sadece kedni düşüncelerime önem verip, aldım onu kucağıma, getirdim eve. Sandım ki özgür ettim kediyi. İstediği an yemek yiyebilecek, istediği an kakasını yapacak, istediğinde uyuyup, istediğinde ilgi görecek; üstüne bir de korkmasına gerek kalmayacak. Ama yanılmışım. İlk başta herkes her şeyden pek bi memnundu. Kedi ortalıkta dolanıp taklalar atınca ev arkadaşlarım veya misafirlerim hoşnut, migrenim tuttuğunda gelip yüzümü yalayınca ben, karnı tokken ilgi görmesinden kedi mesuttu. Ama bu mutluluk dönemimiz uzun sürmedi. Ev ahalisinin hepsi öğrenci; hepsi hem YÖK, hem ergenlik hormonu mağduru. Derslere devam mecburiyeti yüzünden, serdeki macera aşkı yüzünden evden çıkar gider, o bahar günlerinde uzun süre eve dönmezdik. Şimdi düşünüyorum da, sanırım bu yalnızlık dolu duvarlardan bezdi Sezai. Giderek mutsuz bir ruh haline büründü. O yerinde duramayan, birimizden birinin kucağı veya bacağı ile haşır neşir olan kedi bir süre sonra gitti, huysuz ve ağlak kedi geldi yerine. Arada benim anlamadığım bir veya belki de birden fazla sebeple miyavlayıp, bağırıyor; bazen de durduk yerde hırçınlaşıp elimizi veya ayağımızı ısırmaya çalışıyordu. Hoş öğrenci evimde mutfakta pek fazla bir şey bulunmazdı ama arada olduğunda da maceracı bir edayla bankonun üstüne atlar, olanı çalmaya çalışırdı. Çaldığını yemeyip, yere atıp gözüme bakması da bunu neden yaptığını bana açıklamak istemesindendi sanırım. Bazen geceler boyu bir arkadaş evinde içki içmekten döndüğümüzde, bazen yorgun argın dersden gelişlerimizde kediyi evde bulamazdık. İlk başlarda evin içinde bir yerlere saklanırdı Sezai. Kapıyı açıp içeri girince eksikliği hemen hissedilirdi; öyle kapıya gelmesinden falan değil, gelmezdi Sezai bizi karşılamaya. Ama evde sanki bir nefes eksik olurdu da öyle hissedilirdi yokluğu. Hani kapıyı açınca hemen duymayı beklediğin bir ses, bir koku vardır; karşılaşmayı beklediğin bir görüntü, veya duyacağın bir gürültü; işte o olmazdı. Hemen arar, tarardık kırk metrekarelik evimizi. Önceleri evdeki tek dolabın içi veya yatak olarak da kullanılan üç divandan birinin altı derken, havalar ısındıkça evde de bulamaz olmaya başladık Sezai’yi.
Ama üzüm üzüme baka baka karardığından, ama sokakta kalmış olmanın ne demek olduğunu bildiğinden, kapıdan Sezai’de benim kadar korkardı. Herhalde evden çıkmak soğuk, korkutucu şeyleri veya yalnızlığı aklına getirirdi. Ama teras öyle miydi ya? Orada kapı yok, etraf aydınlık, duvarlar da yok. İstediğini yapmaya, ortamın müsaade ettiği her türlü macerayı yaşamaya elverişli. Sezai, terastan yan çatılara çıkar, ortalıkta dolanır, dolanır; canı, karnı veya bağırsakları istediğinde de geri dönerdi. Bazen tek başına, bazen ağzında bir örümcek veya küçücük bir kertenkele ile gelir; büyük bir iş başarmanın getirdiği gurur ve özgüvenle ayaklarımın dibine ganimetini bırakıp sürtünürdü bacaklarıma. Aklı sıra bana ödül sunacak. Hatta bir defasında getirdiği kertenkelenin aslında yaşadığını, sadece kediden kurtulmak için ölü takliti yaptığını farketmiş, kedinin yanında bir de kertenkele beslemiş olmak için onu bir kavanoza koymuştum. Şaziye’yi, hem Sezai’nin ayaklarımın dibine getirdiği, hem de benim evde yakalayabildiğim canlı veya ölü çeşit çeşit böcek ve sinekle beslemeye çalışsam da, o hiç bir şey yemeyerek intihar etmeğe çalıştı. Kedimden, hatta kendimden bile anlayamayan benim kafam en sonunda, çok geç olmadan algılamıştı kavanozun duvarlarının önemini. Hemen terasa koşmuştum. Kavanozun kapağını açıp, kertenkeleyi geldiği çatının üstüne bırakmış, hızla görüşümden uzaklaşmasını, ondan ayrılmanın kırıklığı ve iyi bir şey yapmanın verdiği mutlulukla seyretmiştim. Neyse ki Sezai benimleydi; neyse ki benimle diye intihar etmeye çalışmıyor, eve geç geliyorum diye beni cezalandırmıyordu. Belki de Şaziye’yi, bunu anlayayım diye bana getirmişti.
Ama duvarlar, bana olduğu kadar ona da basıyordu. Bunu çok iyi biliyorum çünkü bir gün o ikimizin de korktuğu kapıdan çıktı, gittti de bir daha geri dönmedi Sezai.
İnsanoğlu kendisi için özenle örüp, dikkatle inşa ettiği kurallardan ne kadar muzdarip ise, o ölçüde de mutlu sanırım. Kedi ve köpeklerle aynı sokakları paylaşamadığımızdan biliyorum. Önce kendim, sonra Sezai ile öğrendim bunu. Birbirimizden korkup kapılara kilitler takıyoruz, hayvanlardan veya diğer insanlardan korkup onları inşa ettiğimiz barınaklara atıyor, iğneler yapıyor veya uyutuyoruz. Bir kısmımız da barınaktan ehvendir deyip, benim gibi eve alıyor hayvanları. Ama kaçımız hatırlıyor acaba anne olmamanın duygularını veya kaçımız biliyor acaba duvardaki deliğin o korkutucu cazibesini?
Ne dersiniz?








