Nis 4

- Benim Duvarlarım

Posted in Denemeler

Bugüne dek yaşadığım süre boyunca tanışmayı, kendisine borçlu oldugum ilk erkek sanirim Sezai’dir. Öyle her ilgimi çeken veya beğendigim erkekle gidip tanışan biri olduğumdan değil de, ortamın gelişimine izin veren biri olduğumdan kaynaklanır bu durum. Hoş tanışılmasına da karşı değilimdir de; dedim ya ortam öyle gelişmiştir benim için çoğu zaman. Halbuki Sezai öyle mi ya? O, ben sokaklarında yürürken, hem de ortalıkta bana gore fol yok yumurta yokken, gelip önce benimle göz teması kurdu; sonra konuştu. Sanırım annesini kaybetmişti ve hem yalnızlık, hem de açlık çekiyordu. Belki de hayatta kalma içgüdüsü ona benim potansiyel bir anne olabileceğimi söylemişti. Bilmiyorum. Kim bilebilir bir kedinin aklından geçenleri?

Ben özgürlük kelimesini ilk ne zaman telaffuz ettim, annemleri şaşırtıp etkiledim mi, anlamını gerçekten vererek mi kullandığımı da hiç bilmiyorum. Benim anılarımda yer eden, cümle içinde “özgürlük” sözcüğünü gayet içten bir şekilde kullanışım herhalde, eskilerin buluğ çağı, benim genç kizlik dediğim dönemde geçer. Bir zamanlar ergen herkesin hatirlayabileceği gibi kimse beni anlamaz, kimse benimle ilgilenmez, kimse “nasılsın, senin için ne yapabilirim” demezdi. Veya ben öyle zannederdim. Hatırlıyorum da anneme, “benim çocuğum olsa böyle yapmazdım” diye isyan etmiştim bir gün, bana “sen de anne olunca anlarsın” demişti.

Onaltımı daha bitirmeden annemlerden ayrılıp üniversiteye başladığımda herşey değişecek sanmıştım ama işin aslı öyle değilmiş. Önce okul, sonra yurt kuralları, 12 Eylül dayatmaları, YÖK, hocaların korkuyla kurguladıkları, hiç biri bu özgürlük ihtiyacımı değiştirmedi. Oysa ki; güya ailemden ayrılıp kendi başıma yaşayınca özgür olacaktım, güya başkasına zarar vermediğim sürece istediğimi yapabilecektim; okulda bize böyle öğretmişlerdi. Üstelik tek özgürlük dönemimin bu üniversite yılları olduğunun da gayet bilincindeydim. Ne de olsa dükkan işleten ana, babamdan çalışma hayatının bir nevi kölelik olduğunu görerek öğrenmiştim. Yatak döşeklik şekilde hasta bile olsalar o dükkan açılırdı. Yılbaşı, paskalya veya cuma farketmez, o dönemin eksikliklerinden tüp ne zaman dükkanda varsa, o dükkan açılır, insanlara ihtiyacı sunulurdu. Bir pazarlarımız bize aitti. Benim de bir şekilde parçası olduğum bu çalışma hayatı, çocuk aklımla çekilmez çile gelirdi. Tüm bunları bilmeme rağmen o üniversite günlerimi değerlendiremiyor, günümü yaşayamıyor ve keyfini süremiyordum. Canım şehre yeni gelen veya daha önce göremeyip tekrar gösterime giren bir filmi seyretmek istediğinde yurt sorun oluyordu; karda yürümek istediğimde okul, istediğim araştırmayı yapmak istediğimde ya YÖK, ya hocalar, banyo yapmak istediğimde sıcak su; her şey ama her şey sorundu. Durup dururken sorunlu bir çocuk pozisyonuna düşmüştüm. Annemler de böyle yapardı; ne zaman bir şey isteyecek olsam, ailenin sorun yaratanı olurdum. Nerden çikmisti şimdi bu kot pantolon, eski köye yeni adet getirmek nedendi? Veya sinemaya gitme zaruriyeti ne demekti? Okullar ne zamandan beri balo yapıp, eğlence düzenler olmuştu? Kız çocuklar öyle tek başlarına sokakta avare avare gezer miydi hiç? Bizim haftaya sınavımız yok muydu? Artik ailemin yanında yaşamıyordum ama sorun üretebilme becerimden bir şey kaybetmemiştim anlaşılan.

Ben hep bunları yaşarken özgürlüğün örülen, üretilen ve dayatılan kuralların dışı diye düşünürdüm. Duvarın arkası diye. Kendimi bu kurallardan örülü altı duvarın içine hapsedilmiş hissederdim. Kendi kendime “çok şükür arada duvarda bir delik açıp beni havalandırıyor, ağzıma bir parça bal çalıyorlar da, kafayı yemekten kurtuluyorum” derdim. Belki de sırf bu yüzden bir eve çıkıp yaşamaya başlayabileceğimde, kendi kadar geniş balkonu olan bir yer seçmiştim kendime. Üstelik balkona bakan yüzde hiç duvar yok, tamamı yerden tavana camdı. Apartmanın tam önü beş sokağın aynı noktada buluştuğu bir kavşak olduğundan, balkon ferah ve Çankaya tepelerindeki ağaçları gören yani kuzey rüzgarlarına açık cinstendi. Ankara gibi soğuk bir memlekette, bu cam, eve gelenlere pek bi anormal gözükürdü. Herkes sanki ağız birliği etmiş gibi “nasıl ısınıyorsun” diye sorardı. Üstelik ev sobalı; üstelik doğramaları eskimiş, hatta kimi yerde çürüklüğünden delikler bile açılmıştı. Evim, apartmanın en üst katındaydı, ve yan apartmanlarla duvar paylaşan cinsten bir binadaydı. Hatta o evde bir zamanlar Selda Bağcan ve abisi kalmış, tahmin edilebilecek sebepler ortaya çıkınca terastan yan apartmanların çatısına çıkıp orada polis ve askerden saklanmışlarmış.

Ama ben soğuktan korkmam; duvarlardan korkarım. Duvarlar bir taraftan beni hapseder, bir taraftan karanlık korkularımda sırtımı dayayıp kapıya bakarak uyuyabileceğim bir köşe sunar. Ve ben onca korkmama rağmen onları hala nasıl güvenli bulduğuma şaşarım. Bazen duvardan çıkabilecek hayali bir elden ama en çok duvardaki o delikten; kapıdan gelecek tehlikelerden korkarım.

İlk kedim Sezai’yi de, o evde almıştım yamacıma. Kampüsün karlar altından yeni kurtulduğu günlerdi; yavrucak herhalde annesini kaybetmiş, tekbaşına ortalıkta dolaşıyor, bacaklarima sürtünüp, belki de bir derdini anlatiyordu bana. Ama dinlemedim onu. Sadece kedni düşüncelerime önem verip, aldım onu kucağıma, getirdim eve. Sandım ki özgür ettim kediyi. İstediği an yemek yiyebilecek, istediği an kakasını yapacak, istediğinde uyuyup, istediğinde ilgi görecek; üstüne bir de korkmasına gerek kalmayacak. Ama yanılmışım. İlk başta herkes her şeyden pek bi memnundu. Kedi ortalıkta dolanıp taklalar atınca ev arkadaşlarım veya misafirlerim hoşnut, migrenim tuttuğunda gelip yüzümü yalayınca ben, karnı tokken ilgi görmesinden kedi mesuttu. Ama bu mutluluk dönemimiz uzun sürmedi. Ev ahalisinin hepsi öğrenci; hepsi hem YÖK, hem ergenlik hormonu mağduru. Derslere devam mecburiyeti yüzünden, serdeki macera aşkı yüzünden evden çıkar gider, o bahar günlerinde uzun süre eve dönmezdik. Şimdi düşünüyorum da, sanırım bu yalnızlık dolu duvarlardan bezdi Sezai. Giderek mutsuz bir ruh haline büründü. O yerinde duramayan, birimizden birinin kucağı veya bacağı ile haşır neşir olan kedi bir süre sonra gitti, huysuz ve ağlak kedi geldi yerine. Arada benim anlamadığım bir veya belki de birden fazla sebeple miyavlayıp, bağırıyor; bazen de durduk yerde hırçınlaşıp elimizi veya ayağımızı ısırmaya çalışıyordu. Hoş öğrenci evimde mutfakta pek fazla bir şey bulunmazdı ama arada olduğunda da maceracı bir edayla bankonun üstüne atlar, olanı çalmaya çalışırdı. Çaldığını yemeyip, yere atıp gözüme bakması da bunu neden yaptığını bana açıklamak istemesindendi sanırım. Bazen geceler boyu bir arkadaş evinde içki içmekten döndüğümüzde, bazen yorgun argın dersden gelişlerimizde kediyi evde bulamazdık. İlk başlarda evin içinde bir yerlere saklanırdı Sezai. Kapıyı açıp içeri girince eksikliği hemen hissedilirdi; öyle kapıya gelmesinden falan değil, gelmezdi Sezai bizi karşılamaya. Ama evde sanki bir nefes eksik olurdu da öyle hissedilirdi yokluğu. Hani kapıyı açınca hemen duymayı beklediğin bir ses, bir koku vardır; karşılaşmayı beklediğin bir görüntü, veya duyacağın bir gürültü; işte o olmazdı. Hemen arar, tarardık kırk metrekarelik evimizi. Önceleri evdeki tek dolabın içi veya yatak olarak da kullanılan üç divandan birinin altı derken, havalar ısındıkça evde de bulamaz olmaya başladık Sezai’yi.

Ama üzüm üzüme baka baka karardığından, ama sokakta kalmış olmanın ne demek olduğunu bildiğinden, kapıdan Sezai’de benim kadar korkardı. Herhalde evden çıkmak soğuk, korkutucu şeyleri veya yalnızlığı aklına getirirdi. Ama teras öyle miydi ya? Orada kapı yok, etraf aydınlık, duvarlar da yok. İstediğini yapmaya, ortamın müsaade ettiği her türlü macerayı yaşamaya elverişli. Sezai, terastan yan çatılara çıkar, ortalıkta dolanır, dolanır; canı, karnı veya bağırsakları istediğinde de geri dönerdi. Bazen tek başına, bazen ağzında bir örümcek veya küçücük bir kertenkele ile gelir; büyük bir iş başarmanın getirdiği gurur ve özgüvenle ayaklarımın dibine ganimetini bırakıp sürtünürdü bacaklarıma. Aklı sıra bana ödül sunacak. Hatta bir defasında getirdiği kertenkelenin aslında yaşadığını, sadece kediden kurtulmak için ölü takliti yaptığını farketmiş, kedinin yanında bir de kertenkele beslemiş olmak için onu bir kavanoza koymuştum. Şaziye’yi, hem Sezai’nin ayaklarımın dibine getirdiği, hem de benim evde yakalayabildiğim canlı veya ölü çeşit çeşit böcek ve sinekle beslemeye çalışsam da, o hiç bir şey yemeyerek intihar etmeğe çalıştı. Kedimden, hatta kendimden bile anlayamayan benim kafam en sonunda, çok geç olmadan algılamıştı kavanozun duvarlarının önemini. Hemen terasa koşmuştum. Kavanozun kapağını açıp, kertenkeleyi geldiği çatının üstüne bırakmış, hızla görüşümden uzaklaşmasını, ondan ayrılmanın kırıklığı ve iyi bir şey yapmanın verdiği mutlulukla seyretmiştim. Neyse ki Sezai benimleydi; neyse ki benimle diye intihar etmeye çalışmıyor, eve geç geliyorum diye beni cezalandırmıyordu. Belki de Şaziye’yi, bunu anlayayım diye bana getirmişti.

Ama duvarlar, bana olduğu kadar ona da basıyordu. Bunu çok iyi biliyorum çünkü bir gün o ikimizin de korktuğu kapıdan çıktı, gittti de bir daha geri dönmedi Sezai.

İnsanoğlu kendisi için özenle örüp, dikkatle inşa ettiği kurallardan ne kadar muzdarip ise, o ölçüde de mutlu sanırım. Kedi ve köpeklerle aynı sokakları paylaşamadığımızdan biliyorum. Önce kendim, sonra Sezai ile öğrendim bunu. Birbirimizden korkup kapılara kilitler takıyoruz, hayvanlardan veya diğer insanlardan korkup onları inşa ettiğimiz barınaklara atıyor, iğneler yapıyor veya uyutuyoruz. Bir kısmımız da barınaktan ehvendir deyip, benim gibi eve alıyor hayvanları. Ama kaçımız hatırlıyor acaba anne olmamanın duygularını veya kaçımız biliyor acaba duvardaki deliğin o korkutucu cazibesini?

Ne dersiniz?

comments: 0 » tags: ,
Mar 15

- Canım istedi, sokağa çıktım -2

Posted in Denemeler

Kar yağıyor, hava soğuk. İstanbul Taksim’deyim. Havanın soğukluğu, altmış km hızla esen poyrazla daha da sertleşmiş. Lapa lapa değil ama küçükken oynadığımız strafor köpüklerin taneciklerine benzer yağan kar, beni giderek romantikleştiriyor. Zaten varlığımla ilgili sorunları düşünürken bile kendimi romantik bulurum. Birde taktığım gözlüğün camları buğulanmış gibi gösteren kar, beni daha bi romantikleştiriyor.

Kar yağıyor. Soğuğu hafifcecik kırmış. Kimi an lapa lapa, daha çok ince ince fakat sürekli yağıyor. Canım evde oturup, bir malak misali miskinleşmek değil de; eski zamanlardaki gibi sokaklara atılmak istiyor. Genç kızlığımdaki, hatta çocukluğumdaki gibi, kat kat giyinmek, atkının, berenin altında boğulacak gibi yürümek sokaklarda, pantolonumun altına giydiğim çorabımın kaşındırmasını hissetmek, soğuğu hissetmek, etrafa bakacağım derken gözüme kar suyu kaçırmak, berenin içinde terleyen kafamı bir dükkana veya pasaja girip sakinleştirmek, açıkta kalan yanaklarımı, burnumun kanatlarını, çenemi bu sefer kedime değil de, rüzgara yalatmak istiyorum. Soğuktan sefil olmak, karın emerek sessizleştirdiği havayı koklamak, kara atıp gövdemi kelebek yapmak istiyorum.

Kış çocuğu olduğum için midir bilemiyorum ama ben kışı çok severim, hele karda yürümeye bayılırım. Çocukluğumdan ilk hatırladığım bile yokuş olan sokağımızın kar kaplanmış halinde babamla oynaşmamızdı. Ne yaptığımızı, nasıl oynadığımızı veya birbirimize nasıl seslendiğimizi hatırlamıyorum doğrusu. Ya da annemin o sırada nerede olduğunu. Sadece o fotoğraf var aklımda. O fotoğrafı yaşamak istermiş gibi, çocukluğumun arabalardan ari sokaklarını tekrar bulacakmışım gibi etrafıma bakınıyorum parka girince. Aklıma babamın “hanım İstanbul’un nüfusu bir buçuk milyon olmuş” deyişi geliyor. Daha sayı bile sayamadığım dönemden kalma bu rakamında nasıl hafızamda yerettiğine dair hiçbir fikrim yok. Ama biliyorum ki şimdi kalabalık, şimdi gürültülü, şimdi babamla oynayamıyorum. Şimdi, hepsi bir anıdan ibaret.

Oysa hatırlıyorum da; bir zamanlar bir ülkenin büyük bi şehrinin, büyük bi semtindeki, küçük bir yokuşunun ortasına konuşlandırılmış minik bi ev varmış. Bu ev tren holü gibi arkaya uzayan, cephesi dar ama ikinci katta cumbasıyla renkli, sevimli bir evmiş. Kahramanımız dünyaya gözünü ilk orada açmamış ama kendine dair ilk hatıraları o evde oluşmuş. Doğduğu eve ait hiç anısı, bilgisi yokmuş; sadece annesinden duyduğu üç cümle.  Oysa hafızasındaki bu evde bir küçük basamakla inilen mutfak,  mutfakta tel dolap ve ahşap masanın yanından kıvrılarak çıkılan bahçe, bahçede çok güzel çocukluk anıları varmış. Karlar, ağaçlar, korktuğu örümcekler, oyuncak niyetiyle oynadığı böcekler, otlar, toprak… hepsi minik bahçenin her bir köşesine yayılmış, rüya mı, gerçek mi ayıramadığı güzelliğin bir parçasını oluştururmuş.  Sanır ki bir filmde seyretmiş veya biri anlatmış, bir rüyada görmüş veya uydurduğu masallardan biriymiş… Ama en çok kar varmış aklında. Bir de Citroen marka araba. Siyah! Simsiyah. Kocaman gözlü! Kapılarından biri ters yönden açılan ve kendi cüssesine göre dev gibi görünen bir araba… Yokuşun ortasında dururken lastiklerinin ikisinin altına taş konulan, kapıları kendisinin iki katı, kocaman gözlü araba. Kahramanımız babasının takdirini kazanmak için ne zaman taş koymaya calışsa, o sırada arabanın hareket edeceğinden korkarmış; ama ölmek değil, ölmenin ne olduğunu bilmezmiş daha, sadece arabanın altında kalıp, yokolmaktan, onu kimsenin bulamamasından korkarmış.

Oysa hatılıyorum da; çocukluk denince istekler değil, sadece o kar; kar denince o yokuş; o yokuş denince aklına kocaman gözlü araba gelirmiş. Ama o övündüğü hafıza fotoğraflarında başka bir resim yokmuş. Bugün arabaya dair birsürü hikaye uydurmak istermiş. Bugün kitaplardan öğrendiği veya çevresinden dinlediği gibi kendisi hikayeler uydurmak, olmayan oyun arkadaşlarına kahramanlık biçmek istermiş. Biliyorum. İçimdeki çocuk bana anlatmıştı bir gün. Ama o arabayı kar altında görüp görmediğini bilmiyor kahramanımız. Anlatsa hikayelerinden birini belki öğreneceğiz fakat anlatmıyor işte. Sanki kendine saklamak veya kimseyle paylaşmamak yahut tanrının elinin o kocaman gözlü arabaya değmemesini istiyor.

O karlı günlerden birinde, Murat’la sokaklarda gezerken, içinde minyatür arabaların satıldığı bir mekana girmiştik. Belki soğuktan korunmaktı amacımız, belki bir şey arıyorduk; eski zaman pek hatırlamıyorum. Sanırım o, ne yaptığınızdan çok, nasıl vakit geçirdiğinizin önemli olduğu günlerdendi ve ben ne yaptığımızı aklıma kaydetme gereği duymamıştım. Ta ki, onunla gözgöze gelene dek. Beni o ana getirenin ne olduğunu çok net biliyorum. Aslında onu bir nevi tekrar bulmak istemiştim ama bir taraftan da sadece aklımda kalmasını istiyordum. Epey zamandır evde biriktirdiğim araba koleksiyonum vardı. Sanki kendim için aldığımı söylesem büyüsünü bozacakmışım gibi, “Murat, bak sana ne aldım” diye eline yeni bir  minyatür araba koymayalı çok olmuştu. Belki de o yüzden o dükkana girmiştim bilmiyorum. Bugün hangi dükkan, neresiydi onu bile hatırlamıyorum. Ama bunu unutmak için, bir daha bulmamak için, o dükkana geri dönmemek için kaydetmediğimi biliyorum.

Hayatım boyunca, hep geçmişten taşıyabildiğim bir objemin olmamasından serzenirim. Hayattaki değerlerimin azlığını, objelerle tamamlamak misali, annemin veya babamın veya bir aile büyüğünün bana verdiği yahut benim saklayabildiğim bir obje, belki bir oyuncak, belki bir yüzük veya pabuç. Zaten hiç insan da taşıyamadım bugüne. Ne bir çocukluk arkadaşı, ne lise, ne üniversite. Sanki geçmişim hiç yokmuş gibi, okuduğum okullardan kalma bir fotoğrafım bile yok. Belki o yüzdendir bir obje ihtiyacım. Sanki “benim de geçmişim var” demek istiyorum dünyaya. Ama o arabayı gördüğüm gün, içimde birşeyler koptu diyebilirim. Aslında kopan birşey yoktu ama başka bir sözcükle ifade edemem olanı. Onunla gözgöze geldiğimizde otuz sene sonra ilkokulumun bahçesini gördüğümde yaşadığım hayalkırıklığını hatırladım gene. İşte belki de o yüzden bulduğum arabaya önce tezahürat yapıp, “Murat bak işte kocaman gözlü araba buydu” demiş, sonra ne arabayı almış, ne de onu eve getirmiştim. Sadece kapıdan çıkmadan önce bir “acaba” soru işareti vardı cebimde. Uydurabileceğim hikayelerin olması belki de bana daha cazip gelmişti. Ne de olsa geçmişimi bugüne taşıyamayışım, benim geçmişe de bağlı kalmamamı sağlamıyor mu? Özgür değil miyim istediğimi uydurmakta, neyi istersem onu anlatmakta?

Oca 3

- Durup dururken kötümser olmak istemem ama

Posted in Denemeler, Filmler

Dün yeni yılın ilk filmlerini seyredelim dedik kocamla. İlk önce tiyatroyu filme çektikleri bir film seyrettik. Ben; öyle çok durgun, sürekli replik ve el kol hareketi olan filmleri pek vakit geçirici ve hoş bulmam ama meraktan bitirdik filmi. Size iyi veya kötü diyemeceğim. Seyretmek isterseniz kendiniz değerlendirin. İsmi “The Tempest“. Eskitilmeye çalışılmış bir ingilizce ile diyologlar. Oyuncular tabii ki iyi; Helen Mirren başrolde. Cadılık sanatından dolayı zulm görmüş ama intikamını kimseyi incitmeden almaya çalışan bir düşes olan Prospera‘nın öyküsü.

Neyse, ikinci filmimiz bir romantik komedi. Bu durgun filmin üstüne bir komedi iyi gelir diye düşünmüştük. Harrison Ford, Diane Keaton, ve gençlerden de Rachel McAdams var Morning Glory isimli filmde. Sabah Güneşi diye Türkiye’de lanse edilmiş. Klasikleşmiş senaryoda, işini kaybedip, yeni iş bulan ve sonra kendini ispatlamaya çalışan genç kadın hikayesine, miniminnacık bir romantik ilişki sokuşturulmuş. Hatta bence olmasa da olurmuş. Sonunda kendini de, işini de kurtaran başarılı, istenen biri haline geliyor. Bence ciddi sıkıcı bir film; aralara giydirilen komik sahneden ziyade espriler, komedi sıfatı için oldukça yetersiz. Dedim ya, klasik ama aslında burada film hakkında yorum yapmaktan ziyade komedi ve romantik komedi denilince akla gelenlerden bahsetmek istiyorum.

Birincisi filmi kahramanı genç bir kadın. İkincisi günümüz modern dünyasında “başarı” denen kavramı kullanarak, kendine güveni düşük bir genç kadın var karşımızda. Üçüncüsü, başarısızlık veya korkuları romantik veya komedi veya romantik komedi türünün belirlenmesine sebep oluyor ama ben hangisi pek anlamadım. Dördüncüsü “mutlu son” denen kavram gene “başarı”ya ulaşmakla elde ediliyor.

Biliyorum; siz de biliyorsunuzdur ama söylemeden edemeyeceğim. Komedi denen tür dramdan türemiştir. Yani “güleriz aslında ağlanacak halimize” durumu sözkonusudur. İlk komiklerden Lorel & Hardy veya Charlie Chaplin’i düşünün. Hepsinde bir beceriksizlik var. Sanırım anahtar kelime bu. Beceriksizlik; başarısızlık veya karakter değil anlayacağınız.

Sonuçta sakarlık veya beceriksizlik, dikkatsizlik gibi eylemler, herkesin başına gelebilecek durumlardır. Dikkat etmezsem komik şekilde düşerim, düşürürüm, kilo alır, veririm, sakarlık yaparım. Lakin başarı dediğimiz zaten sadece benim kontrolümden ziyade dış koşulların uygunluğu durumunda benim kontrolümün geçerli olduğu bir durumun sonucu. Yani benim başarısızlığım, tesadüfler ve koşullar oluştuğunda benim elde edebileceğim bir sonuç. Hem yaşadığım veya büyüdüğüm yer, aldığım eğitim, imkamlarım, ailem hem de karakterimle ilgili. İşte ben bu noktada takıldım kaldım. Oysa nasıl da kahraman dibe vurduğu tam da o anda doğru işi bulup, doğru şekilde yapar veya doğru insanı bulup, onun da aklının başına gelmesini sağlar. Peki dibe vurduğunda doğru insanı veya işi bulamayanlar, koşullar uyuşmadığı için, ekonomik konjüktür doğru noktada olmadığı için işini doğru yapamayan adamın hali ne olacak? Daha doğrusu herhangi bir insan bile değil, sadece genç kadınların hali? Bunları yapabilenlere lafım yok, yapamayanlara da… “parası olmadığı için alamayacakları düşünerek sucuk reklamı yapmayın” der gibi bir halim de yok doğrusu. Ama işte klışeler derdim. Sadece bu durumların vurgulanması ve bu durumların beyinlere kazınıp, empoze edilmesine lafım var. İnceliği empoze edenler, güzelliği belirleyenlerle derdim var.

Ne demek istediğimi belki net anlatamadım ama sizin anlayacağınıza güveniyorum. Bana batan, sakil bir yön bu.

Ara 24

- Bir zamanlar

Posted in Denemeler

Alain de Botton : “By the force of their immaturity, children drag their parents into being adults. / Çocuklar, toylukları, büyümemişlikleriyle ailelerini yetişkin olmaya mecbur ederler”

Hepimizin kolaylıkla yanılgıya düştüğü bir konu var: Yetişkinlik. Yaşımız ilerledikçe kendimizi “büyük” veya “yetişkin” diye düşünür, algılarız. Hatta “içimizdeki çocuğu kaybetmemek” gibi çabalara gireriz. Bazen de, inatçılık gibi hareketlerde bulunan “büyük”ler için “koca adam olmuş ama aklı bir karış havada” veya “zeka yaşı beş galiba” gibisinden tanılarda bulunuruz. Aslında psikolog ve psikiatrlar tarafından yapılan yetişkinlik tanımlarına göre, hiçbirimiz tam anlamıyla yetişkin sayılmayız. Zira çocukluktan yetişkinliğe giden yol üstünde hepimizin atlatamadığı veya tamamlayamadığı bir takım adımlar oluşurmuş. Ne de olsa “hatasız kul olmaz”mış. Hepimizin açıkları, hataları, sorunları varmış. Hal böyle olunca, mecburen “içimizde tamamlanmamış bir çocuk” taşırmışız. Ve bu çocuk tamamlanmak üzere sürekli ortaya çıkıp, bizim çocukça hareketlerde bulunmamıza yolaçarmış.
Gene psikoloji biliminden öğrendiğim kadarıyla “ilişkiler insanı sağaltırmış”. Bize bu konuda en çok yardımcı olanı da sanırım sıkı ilişkilerimizin olduğu, “en iyi arkadaş” veya “sevgili”, “eş” sıfatını taşıyanlarla kurduğumuz ilişki diye düşünüyordum. Bir gün Alain de Botton’un bu cümlesini okudum. Okudum ve üstünde uzun süre düşündüm. “Ulen” dedim; “ilişkiler insanı sağaltıyorsa, ilişkilerin en karşılıksız ve verici olanı, en ilkel duygularla hareket edileni olan çocuk-aile ilişkisi herhalde mecburen insanı yetişkin statüsüne taşır; daha iyi sağaltır herhalde”. E, ne de olsa gerçekler acıdır, biber geçektir, o halde biber neden acı olmasın?
Aslında “bu çıkarma muhtemelen çoğunlukla doğrudur” gibi muğlak bir cümle etmek istiyorum. Zira tersini gördüğüm de oldu. Sadece sağaltmayan ilişkilerden bahsetmiyorum, çocuğuyla çocuk olup, kendi tamamlayamadığı yönü herneyse onu çocuğuna bulaştıranlarda mevcut camiamızda.  Evet, maalesef düştüğümüz hatalardan biri de, bizi sağaltacağı, iyileştireceği, tamamlayacağı yerde genelde eksiğimizi pekiştiren tür ilişkiler seçmemiz. Tamamlanmak derken, gene psikolojiden alıntı yaparak kasdettiğimi şöyle açıklayabilirim: çocukken sevilmek, kabul görmek, korunmak vb ihtiyaçlarımız varmış ve bu ihtiyaçlardan biri veya birkaçı karşılanmaz veya istenmeyen şekilde karşılanırsa bizde bir eksiklik, tamamlanmamışlık duygusu yaratırmış. Ve yanında da büyük olasılık öfke duygusu eşlik edermiş. Biz bu tamamlanmamışlık duygumuzu ileri yaşalara da taşır, çevremizdekilerden gördklerimizle gidermeye çalışırmışız. Mesela, kabul görmekle ilgili bir sıkıntımız varsa, olay ciddiye alınmak, kaile alınmak gibi alınganlıklara sebep olabilirmiş. Her neyse, sonuçta ilişkilerimiz belirleyici olurmuş. Ama ilişki kurduğumuz insan da, eğer aynı tür tamamlanmamışlık ile hareket ediyorsa, o zaman vay halimize herhalde. Duble eksiklik ile daha da beter eksik hissedip, daha da beter reaksiyonlar gösterebiliriz. Zira işin kolayına kaçıp sağalmak yerine mevcudu seçebiliriz rahatlıkla. Kim uğraşmak ister ki?  Aynı şekilde çocuğu olan insan da kendini iyileştirmek yerine rahatlıkla, ana babasından öğrendiği şekliyle kendi eksikliğini çocğuna taşıyabilir; değil mi? Neden durduk yerde yetişeyim, yetişkin olayım ki? Değil mi ama. Pişmiş aşa su katmak, eski köye yeni adet getirmek de nereden çıktı şimdi? Ama neyse ki artık modernitemiz var. Çocuk daha ana karnında birey sayılmadan önceki formundayken bile, kitaplar alıp psikologlara gidilebileceğini biliyoruz. Çocuk büyürken yardım alabileceğimizi ve hatta kendin için yardım almanın bile artık anormal sayılmadığı dönemlerde yaşıyoruz değil mi?
Bu yazının adı neden “bir zamanlar”, neden şimdi ben bunu yazdım durup dururken bilmem. Vardır elbet aklımın bir açıklaması ama belli ki bana söylemeye gerek görmemiş. Yoksa beni kaile mi almamış?
Eki 7

- Farketmeden 1950ler Amerika’sına dalmışım: Beat Jenerasyonu

marilynmonroe76iu5.jpg

Son dönemlerde farketmeden 1950′ler Amerikasının sanat dünyasına dalmışım. Aslında normal koşullarda bu tarz dönemsel külliyat pek okumazdım. Dönemleri anlamak için belki iyi bir şeydir bu ama nedense bugüne dek yapmadığım bir okuma biçimiydi. Her yazarın benim için ayrı yeri vardır; tıpkı arkadaşlarımla da ikili ilişkileri, grup halindeki sohbetlere tercih etmem gibi. Ama şimdi farkettim ya, nedense devam ettirmem gerekir diye düşünür oldum. Belki sizin de ilginizi çeker diye yazıyorum.

Önce Marilyn Monroe biyografisi okuyarak başladım 1950′lere. Tahmin edeceğiniz gibi, 1950′ler denilince akla gelen isimlerden biri Marilyn. Sahaflardan bulduğum biri ingilizce, biri Türkçe iki biyografi okudum. Evet, Marilyn Monroe beğendiğim ve anlama ihtiyacı hissettiğim bir insan. Bunda sanırım ölüm şeklinin ve cesaretinin etkisi var. Marilyn 1950′ler Amerikasında çok önemli figürlerden biri. 1926 doğumlu ve kariyerinin özel filmlerini 1950′lerde çekmiş. Hatta o dönemde yapılmamış bir ilke imza atıp kendi prodüksiyon şirketini kurmuş. Bir kadın olarak. Sonra, aptal sarışın imajına son vermek için sürekli dersler almış, politik olayların parçası olmuş, bilgilendirme ve yardım aktivitelerine katılmış. Çoğu da gündelik haberlerin bize sunmadığı bilgiler. Kennedy ilişkisi, politika ve derin devlet şüphelerini, sanat dünyasının dönüşümünü tam olmasa da bu biyografilerde kokladım. O dönemde insanların nasıl yaşadığı, aktör ve aktrislerin nasıl film yaptığı, tıbbın ve insanların nasıl suistimal edildiği…

 

Bulabilseydim başka biyografilerde okurdum herhalde ama o gün elimde yoktu, bulamamıştım da. Marilyn’den sonra güncel kitaplara dönmek istedim. Tatile çıkıyordum ve romantik bir hikayeye ihtiyacım var diye düşünmüştüm. Ve yeni çıkanlardan Pati Smith’in Just Kids / Çoluk Çocuk isimli kitabını okudum. Kitabı aldığımda veya okumaya başladığımda Pati Smith kimdir haberim yoktu. Bir roman diye başlamıştım ama kitap roman tadında yazılmış bir biyografi çıktı. İki kişinin o dönemdeki sanata bakışını, sanatsal olduğu kadar kişisel, karaktersel gelişimini, dönüşümünü anlatmış yazar. Beat jenerasyonu denilen dönemden iki sanatçı. Pati Smith şair, şarkıcı, besteci, yazar, ressam; kısacası sanatçı. Ve yazar anlatılan bu iki kişiden biri. Aslında Pati Smith baş kahraman olarak, Robert Mapplethorpe‘u koymuş, kitabı ona verdiği sözü tutmak için yazmış, kendisini Robert için açıklama araçlarından biri olarak kullanmış ama nedense kitabı okuduktan sonra Pati Smith zihnimde daha fazla kaldı. Yandaki resim, kitabın içinde de kullanılan ve Robert Mapplethorpe’un çektiklerinden biri. Robert için fotografçı denilebilir ama sanatçı dememek bence küçümsemek olur. Üslup tahmin ettiğim gibi romantik, yaşananlar sizin de tahmin edebileceğiniz gibi gerçekci ve insani. Kısacası sahiciliği sadece koklatmayıp, aynı zamanda yaşatan bir kitap. Sanat, akımlar veya kahramanlardan herhangi birine ilgi duyan bence kesinlikle okumalı. Okuması zor, hissetmesi zor, sanatçı olmayan biri için empati kurması bile zor kitap. Ama değmez mi? Değer…

Ardından Truman Capote geldi aklıma. Uzun süredir okumayı planlayıp, bir türlü okuyamadığım geçen sene sahaflarda bulduğum hikaye kitabı; Tiffany’de Kahvaltı. Bu kitap hakındaki düşüncelerimi yazmıştım; özel olarak. Bence hoş olmanın ötesinde. Henüz buraya okunmasını tavsiye etmediğim kitap yazmadım gerçi ama gene de okunmasının yeni dünyalar açacağını söylemek isterim. Aslında ne Marilyn, ne de Capote Beat jenerasyonu arasında sayılan sanatçılardan değil ama dönemin tüm resmini anlamak açısından, diğerleri de ne yapıyora bakmak açısından okunabilir diye düşünüyorum.

 

Ardından Jack Kerouac geldi. On the road / Yolda isimli kitapla başladım bu yolculuğa da. 1922′de doğmuş, bir Beat jenerasyonuna ait sanatçı daha. 1950′lerde yazılıp, basılmış. Basıldığında, bir kaç kişi dışında kimsenin ilgisini çekmemiş. Ama bilahare Amerikan klasikleri arasına sokulmuş bir romandan bahsediyorum. Basit bir şey değil. Fransa-Kanada göçmeni bir ailenin biricik oğlu, üniversiteyi reddetmiş, okumuş, gezmiş, içmiş, denemiş, düşünmüş ve yazmış. Hem de çok düşünmüş diyelim biz. Hatta bir değişiklik yapalım ve ben daha romanı bitirmeden yazayım dedim. Buna sebep şu cümleydi: “Çünkü benim için yalnız çılgın insanlar önemlidir, yaşamak için çıldıranlar, konuşmak için çıldıranlar, kurtarılmak için çıldıranlar, aynı anda.” Sanırım kitap bittikten sonra, bir tane de romanın neler anlattığına dair özel bir şey yazacağım ama şimdilik şunu söylemeliyim ki; daha ilk yirmi sayfadan yazar beni etkiledi. Bu roman da otobiyografik özelliğiyle dikkat çekici, nerdeyse kendi hayatını alıp sadece isimleri değiştirip yazmış. Zaten yazar romanı yazmadığını sadece daktilo ettiğini söylemiş; hem de üç hafta gibi kısa bir sürede. Daktilo ederken kağıt çıkar, tak diye vakit kaybetmemek için de, kağıtları birbirine ekleyerek bildiğimiz printer kağıtları veya tuvalet kağıtları gibi rulo halinde yazmış. Tüm bu yazdıklarımdan anlayacağınız gibi henüz roman olmasa da, yazar beni kesinlikle çok etkiledi. Hayata karşı bu tür duruşları olan insanlara nedense cesaretlerinden ötürü hayranlık duymuşumdur.

Bu yolculuğa şimdilik devam etme düşüncesindeyim. Sizlere de yolda karşıma çıkanları yazmaya devam edeceğim.. Hadi kalın sağlıcakla.

Ağu 5

- Olmalı mı, olmamalı mı?

Posted in Denemeler

Veya olmak veya olmamak; işte bütün mesele bu!

 

Bugüne kadar çevremizde görüp tanık olduğumuz, veya bizzat seçim arefelerimizde yaşadığımız, belki bilerek, belki de bilmeden çevresinde döndüğümüz cümledir bu. En bilineni, kendi yaşamamış bile olsa, hemen hepimizin başına gelmiş en az bir tanıdığı olduğu, üniversite sınavına giren gençler örneğidir. Genç arkadaş, zamanı geldiğinde düşünür; “doktor mu olsam, mühendis mi? öğretmen mi olsam, kimyacı mı, polis mi?” Olmak veya olmamak! Kimimiz bilerek seçer ne istediğini. Kendi yapısını, karakterini bilir, nelerle mutlu olacağını bilir. Kimimiz ise olumsuzlayarak bulmaya çalışır ne yapacağını. “Ben kan görmekten fena olurum, o zaman doktor, hemşire olmayayım ama matematikte iyiyimdir, mühendis olayım” gibi. Öyle ne istediğini bildiğinden değil de, ne istemediğini bildiğinden. E, o da bir şeydir sonuçta ama herbirimizi kendimiz için doğru olan yola götürür mü bilemem.

Meslek seçiminden sonra duygusal seçimler de önemlidir tabii. Bu konuda da seçimimizi etkileyen bir sürü faktör vardır. En başta da hem ota, hem boka konan kalbimiz ve bizi çaktırmadan yönlendiren bilinçaltımız gelir ama bu bilinçaltı kısmı, argümanlarımın hepsinin altında gizli gizli yer almasına rağmen, beni şu noktada pek de ilglendirmiyor. Şimdilik, bizi “olalım veya olmayalım” diye düşündüklerimiz ilgilendiriyor. Hele konu evlenmek veya ana baba olmaya gelince, sorum ciddi anlamda içimi bulandırıp, karnımı ağrıtan bir mesele haline geliyor.

Evlenmek konusunda örneğin bugüne dek, herkesin kendi deneyimlerinden yola çıkarak karar verdiğini gözlemledim. Burada tabii ki, karşımızdaki insanı sevdiğimizi ve bir şekilde hayatımızı paylaşmayı istediğimizi varsayarak, sadece evlenme eylemine karar vermekten bahsediyorum. Deneyim derken de, sadece ana babalarımızın evlilik yaşantılarında bizzat şahit olduklarımızdan değil, aynı zamanda yanıbaşımızda bizden evvel evlenmiş arkadaşlarımızın hayatı, kendi abla, abimiz ya da yerine koyduğumuz yakın, uzak akrabalar, mahalle komşularımızdan veyahut da filmlerden bile deneyim elde edebildiğimizden bahsediyorum. Lakin bu arada görücü usulü değilse, evlenmeyi düşündüğümüz sevgilimiz ile o güne değin veya eski sevgilimizle yaşadıklarımızı da bahse dahil etmek lazım. Bir de bazen bu deneyimlerden farklı olabilecek, kafamızdaki evlilik imajı seçimlerimize bir hayli tesir eder. Ve tüm bu deneyimleri kullanarak seçimimizi yaparız. Bazen deneyimlerimiz o kadar pozitiftir veya negatiftir ki, seçimimizi çok çabuk sadece duygularımıza dayandırarak yaparız. Anlattığım kadar çok ciddiye almadan çat diye karar veririz. Bazense o kadar aklımız karışıktır ki, burada yazdıklarımın hepsini kafamızda evirip çevirip, ciddi bir sorunsal haline getirerek, sanki bir nükleer enerji kriziymişçesine ince eleyip sık dokuyarak karar veririz.

Ama bu yazıyı yazdırtan asıl meselem ise, ebeveyn olma hikayesi. Çocuk sahibi olmak dediğimiz, tüm sosyal, maddi ve manevi durumumuzu etkileyen karar, evlilik olayındaki gibi veya ondan da büyük bir mesele haline gelebilir. Gene kimimiz için olay çok basittir. Bir arkadaşım var; zaten kendini bildi bileli çocuk istermiş. Çocuk yapmayı düşünmek diye birşey onun için söz konusu bile değil, hayatının bir olmazsa olmazıymış. Başka bir arkadaşım “ee, bir çocuk en azından lazım” demişti. Ona göre bu sonradan pişmanlık duymak istemediği ve zaten evlendikten sonra yapılacak bir zorunluluktu. Yoksa evlenmenin ne anlamı vardı? Diğer bir dostumun özel bir tercihi yoktu bu konuda ama eşi isterse yapardı. Yaptılar da. Üstelik doğumdan sonra bebişe aşık bile oldu. Bu örnek sebepleri uzun bir liste halinde sıralayabiliriz. Aynı şekilde neden çocuk istemediğini açıklayan dostlarımda var. Biri ömür boyu, en azından çocuk kendi ayakları üstünde durana dek çalışmak denilen çarkın içinde yeralmak istemiyor, canı isteyince beyaz yakalı iş hayatını bırakmak istiyormuş. Diğeri için çocuk, macera dolu sponton hayatını bırakmak demekmiş. Bir başkası, sorumluluktan kaçıyormuş.

Hayatı ciddiye aldığımız zaman, en basit saydığımız şakalar, içinde gerçek barındıran olgulara, dna’larımıza kodlamış üreme eylemi, bir sorunsala dönüşüyor. İşte burada bahsetmek istediğim de tam anlamıyla bu. Eskiler için, çocuk sahibi olmak, cep telefonlarının fabrika ayarı gibi birşeydi. Zaten herkesin yapması gereken bir eylem olarak evliliğin kaçınılmaz meyvesiydi. Evlenmemek bir seçim değil, kimsenin seni beğenmemesi; çocuk sahibi olmamak ise hastalık olarak değerlendirilirmiş. Şimdilerde ise, 50′sindeki bekar bir kadına bile kimse acaip gözlerle bakmıyor; eskiler hariç tabii.

Seçim yapmak ise, aslında psikolojik anlamda, opsiyonlar arasından bir tanesine karar vererek, diğer alternatifleri öldürmekmiş. Artık hangi seçeneğin öngörebildiğin sonuçlarından korkmuyorsan, diğer seçenekleri ortadan kaldırmak, öldürmek eylemiymiş. Bu yüzden küçük çocuklara seçim yaptırmak iyi değilmiş. Tabii çocuğun kendi isteklerini hiçe saymak değil, “hangisini istersin” diye çocuğun aklında yokken seçenek sunmaktan bahsediyorum. Modern zamanların en belirgin özelliklerinden biri seçim yapabilmek sanırım. İster Avrupalı olalım, ister Türk, ister Amerikalı; eskiden kendi hayatımız için biçilen kılıflara girerek yaşarken, şimdi nerdeyse herşeyi seçen, herşeye karar veren bireyler haline geldik. Yani bir nevi kendi hayatlarmızın katiliyiz. Sonuçta ne de olsa, hasta olacağımızı bile bile sigara içeriz veya terleyince cereyanda durur, araba kullanırken hız yapar, yüzme bilmeden serinlemek için baraj gölüne gireriz. Hepsi de seçtiklerimizin birer sonucu olarak karşımıza çıkar ve bizi sorumlu tutar. Sorumluluktan kaçmak diye bir şey yok; sonuçta öğretmen bana bu notu durduk yerde vermez, ayağımız kendi kendine kırılmaz. Konu sorumluluk ve çocuk ilişkisi olduğunda da, içgüdüsel olarak, en azından “sonradan ya istersem” diye pişman olmamak için çocuk yapma veya “atsan atılmaz, satsan satılmaz; sonrasında ya çok sıkıntı çekersem” diye pişman olmamak için yapmama kararı alırız.

Yani hangi korku ağır basıyorsa diğer seçeneği öldürmek için karar veririz; vermesine de; içimize kodlu üreme duygusundan bir türlü kurtulamayız. Kadınlar her ay, erkekler her an bu fiziksel dürtünün birer muhatabı olmaktan kurtulamaz. İster beş çocuğu olsun; ister çocuk yapmamaya karar vermiş. Sorun ne zaman buna yenileceğindir. Beş çocuklumuz elindekilerle uğraşmaktan helak olduğundan, başkasını düşünmeyebilir. Ama ya ebeveyn olmamaya karar verenler?

comments: 0 » tags: , , ,
Tem 26

- Günler mi yoksa seneler mi hızlı geçiyor?

Posted in Denemeler

Çocukluğumda annem ve babamın başbaşa veya arkadaşlarıyla sohbetlerinde duymuştum; “zaman ne kadar hızlı geçiyor, allasen”. Sonraları bu cümleye yenileri eklendi. “Eee, ne demişler? Gençlikte günler hızlı, seneler yavaş; yaşlılıkta günler yavaş, seneler hızlı geçermiş”.

Anneme sormuştum, ne anlama geldiğini. Çok tatmin edici bir cavap alamamışım ki, hala ne olduğunu tam olarak kavramakta zorlandığımı farkettim geçenlerde. Gençken bir güne sığdırdığım onca iş sayısı ile yaşım ilerledikçe sığdırdıklarım arasında negatif anlamda ciddi bir fark vardı. Hayatımdaki değişiklikler, başıma gelen onca birbirinden farklı olay, yaptıklarım. Her telefon konuşmamızda anneme bir sürü şey anlattığımı, “biliyor musun, şu da oldu, bu da oldu vs vs vs” dediğimi hatırlıyorum. Ama son zamanlarda konuştuklarımız çok rutin. “Bizim cephede pek bir değişiklik yok anne!” Günlük, pratik hayat meşgaleleri dışında özel bir şey olmuyor epeydir hayatımda. Bu da demektir ki; ben değişik işler yapmıyorum veya işleri sakin sakin yaparken eskiden olan acaiplikler şimdi olmuyor. Belki de biraz tembelleşmiş, biraz da müşkülpesentleşmişim.

Yaşım ilerledikçe, yapacağım iş ne olursa olsun, keyifle yapmak için, sakin sakin yapmak için özen gösterir oldum. Yapılacak bir sürü iş varsa, aralarına vakit koymaya çalışır oldum. İş dediğime bakmayın; evde yapılacak bir tamirat veya ziyaret edilecek bir arkadaş, alınacak bir malzeme veya gidilecek bir sergi. Hepsi de iş benim için. Bugün alışveriş yapıp, yarın arkadaş ziyaret edeceksem, ertesi günü boş bırakıp evde sakinliyorum. Dışarı çıkıp, eve geç vakit dönmüşsem, bir yirmi dakika oturuyorum salonda, sanki kendimi uykuya hazırlıyorum. Bir ehli keyfiliktir üstüme gelen diyorum ya, aslında bunun adına başka şeyler de denebilir. Farkındayım.

Gençken, haftaiçi bile olsa akşam dışarı çıkıp, konsere gidebilir veya dans edebilir, hatta sarhoş olabilirdim. Üstüne ertesi günü iş çıkışı sinemaya gidebilir, haftasonu da evin içine vuran güneşi bile görmeden kendimi dışarı atıp, alışveriş, arkadaşlar, yemek, sinema, dans gibi aktivitelerde bulunup, dinlemeden, uyuyup güzelleşemeden pazartesi gene işe gidebilirdim. Hatta sabah alışveriş yapıp, öğleden sonra tüm ev temizliğinin ardından gece dışarı çıkıp sabah ezanla eve döndüğümü bilirim. Aman da evimi özledim, aman da yoruldum, aman da ruhumu yakalayayım benzeri dertlerim yoktu. Hal böyle olunca, anlatacak da çok şey oluyordu. Kısacık günlere bir sürü iş sığdırırdım.

Nerde bir kırılım yaşadım, ne zaman farklılaştım tam olarak bilmiyorum. Ama geriye dönüp baktığımda, ufak veya büyük, hayatı yaşama ve algılama şeklimde değişiklikler görüyorum. Ruhsal bir değişiklik değil bu. Fiziksel hiç değil. Geçenlerde arkadaşlarla dışarı çıktık da, eve döndüğümde sabah ezanını dinleyince; “hadi be, gerçekten mi?” diye kendi kendime söylendiğimi hatırlıyorum. Ama işte tam da bunu söylüyorum; “geçenlerde” dediğim şey aslında geçen sene oldu. Ne zaman, allah aşkına, geçen sene “geçenlerde” oldu benim için? Ne zaman evimi özlemeye başladım, ruhumu yakalamak benim için önemli oldu?

Bu sorularıma aslında günlerin bana kısa gelmesiyle başlamadım. Müzikle başladı. Evet, tam olarak yeni çıkan albümleri, sesleri sonradan öğrendiğimi veya öğrenmediğimi farkettiğimde. Müzik, benim için kendimi bilmeye başadığım günlerden beri, en az kitap kadar benim için önemli bir araç olmuştu. Şimdiyse, takip edemiyordum. Sürekli alışveriş yaptığım bir müzik dükkanındaki satıcıya bunları söylediğimde, “merak etmeyin, biz size zamanı yakalatırız; arada gelin, dinletelim, yeter” demişti. Düşündüğümde, “belki de zevklerimde, yaşayış ve algılayış şeklimden çok, beklentilerimde değişiklik olmuştur” diyorum. Sanırım önemli unsurlardan biri bu beklenti meselesi. Gençkenki beklentilerimle, şimdikiler arasında epey fark var. Bir kere artık yaşımın ilerlemesini beklemiyorum. Halbuki onsekizime ne zaman geleceğim diye deli olduğum zamanlar, günler okul, ders, arkadaşlar, aile arasında o kadar hızlı ama yaş o kadar yavaş ilerlerdi ki. Şimdiyse sadece günlerimi ve doğal olarak haftalarımı, aylarımı, senelerimi keyifli geçirmekten başka derdim yok. Akşamüstü boya yaparken bir bira içmek; elbisemin eteğini kısaltırken güzel bir müzik dinlemek, temizlik yaparken kahve molası vermek, günlük işlerden sonra misler gibi bir duş alıp, süslenip püslenmek, bir kadeh şarap almak elime, güzel bir müzikle balkona çıkıp kitabımı kucağıma almak… Hayır, her daim mutlu olmak değil derdim. Olmaz; olamaz! Zaten teorisi mümkün değil, şekerim. Sadece becerebildiğimce keyifle iş yapıp, belki strese sokmamak kendimi; hatta stres atmak; hatta yapılacakları bir yarış, bir sorunsal haline dönüştürmemek de diyebiliriz buna.

Gene zamanın birinde bu konuyu konuşurken kocamla, “evdesin ya, bir sürü vaktin var. Bugün olmadı, yarın yapabileceğini bildiğinden, işleri kendini sıkıştırmadan yapıyorsun” dedi. Belki de. Ama belki de her güne bir iş bulup, kendimi boş bırakmamak içindir. Ama o zaman yapamadığım için de hayıflanmamam lazım; değil mi? Lakin, değişikliğe tepki vermek, olumlu da olsa, kabullenmeden önce bir serzenmek belki de insanın doğasında vardır; kimbilir?

Tem 25

- Şekilci mi, o da ne?

Posted in Denemeler

Dün, pazar kahvaltısına bir yerlere gidip keyif yapalım demiştik kocamla. Yemekler güzeldi, sohbet güzeldi, hafif bir sabah serinliği vardı ortamda. Önce gazetelerimizi açtık, Amy Winehouse’ın ölümünü öğrendik. İçim burkuldu. Sonra güneş çaktırmadan bizim bulunduğumuz kaldırıma doğru ilerleyip, sıcağını da yamacımıza taşmaya başladı. Hafif hafif saç diplerim terleyip, enseme doğru minik dereler halinde ilerlerken, bir şal çıkarıp çantamdan, boynuma sardım, “hadi kalkalım” dedim kocama; “çok sıcak oldu”. Gazetelerimizi toparladık, çantama eşyalarımı tıkıştırdım, hesabın gelmesini bekledik. Bu arada kulağım yanımdaki masada süregelen sohbete misafir olmaktan kendini alıkoyamadı; kulak bu dostlar, ne yapacağı belli mi olur? Duyar sesleri siz dinleseniz de dinlemeseniz de; ama bu sefer kulağımın duyduklarını ben de dinlemeye başladım; ilgimi çekmişti.

Bu arada gazetelerde okuduklarımdan iki haberde aklımda kalmıştı. Biri rock konserine giden başörtülü bir bayan arkadaş; diğeri çocuklarına bakan babalar. Ama hepimiz insanız işte; bunlara ne diye şaşırırız ki? Bir erkek arkadaşım, karısı doğum yaptıktan sonra işe dönmüş, evde oturup çocuğa kendi bakmıştı, bundan yaklaşık 15 sene evvel. Gerçi Rock müzik dinleyen başörtülü bir arkadaşım olmadı hiç ama çok normal geldi bana ve “nesi acaip bunun haber yapacak?” der buldum kendimi. Ama işte klişeler var kafamızda; fikr-i sabitler, önyargılar, şekiller…

Peki bunların yan masadan kulağımın duyup, benim dinlediklerimle ne ilgisi var diye sorarsanız, işte ilgimi çeken ilk cümle: “insanlar ne şekilciler, ya!” Dedim ya, ilgimi çekti. Çayı ince belli çay bardağında içenleri konuşuyorlardı. Aman efendim, ne vardı sanki? Herhangi bir bardakla içmenin ne sakıncası olabilirdi, eğer çayın tadını değiştiren plastik veya karton bardak olmadığı takdirde? Şekilciydik canım; bir kere öğrenmişiz diye hep öyle mi olmalıydı? “Ay” dedim; “ay!” Şimdi ne alakası var? İnsanlar neyden keyif alıyorsa onu yapması, ne zaman şekilcilik oldu?

Sıcağın altında haşlanmış arabaya binince, kocama anlattım dinlediklerimi. O’na göre, şekilcilik vardı, ama çay bardağı bunun için doğru bir emsal olamazdı. Tabii ki bunu bende biliyorum ama içime sinmeyen, kafamı meşgul edip, “bir yerde yanlışlık var ama nerede?” diye sordurtan bir duygum oluştu. Sonra düşümeye başladım. Acaba bu sadece yanlış sözcük seçip, kullanılmasından mı ibaretti; yoksa aynı tarz düşünen insanların duygularını paylaşma esnasında, arkadaşının kendini onaması isteğiyle karışık şekilde duygularımızı büyütüp, kendimizi haklı çıkarma eylemi mi? Yada özellikle etkilemek istediğimiz kişinin bizi haklı görmesi mi istemekti?

Şekilcilik dediğin, başörtüsüne bakıp, rock müzik değil, arapça müzik veya ilahi dinlemesini, hatta müzik dinlememesini beklemektir. Parmaklarında dokuz yüzükle, mini eteğini çekiştirip, askısız bluzuna rağmen yelpazesini sallayan kadına bakıp, “basit” gibi yakıştırmalar yapmaktır. Erkek olduğu için çocuk bakamayacağını düşünmektir. Önyargının farklı bir biçimidir yani. İnsanı, sadece kıyafetine veya düşüncelerine bakıp, kalıplara sokmaktır. Bu masa arkadaşlarımın, insanların çay bardağı seçimine bakıp, başkalarına derken, kendilerinin şekilcilik yaptığını sanmıyorum; aslında buna inanmak da istemiyorum. Fakat başka önemli bir dürtü vardı. Sonuçta insan dediğin mahluk, sevilmek istediği kadar onanmak da istiyor. Doğasının temel prensiplerinden biri bu. Kendini haklı görmek de, karşısındakinin haklı olduğunu görmesini istemek de, bu prensipten yola çıkar. Zaten, kendi düşüncelerinden şüphe eden insanların çoğu için “kendine güvensiz” veya “başkalarından kolay etkileniyor” gibi yakıştırmalar da yaparız. Zira herkes sonuçta kendi haklı olduğunu düşünür ya; bu da işte öyle bir şey. Masa arkadaşlarım aslında birbirlerini etkilemek isterken bana göre göz çıkarmışlardı. Başkalarına derken esas kendileri şekilci konumuna düşmelerinin başka ne sebebi olabilirdi ki? Sonuçta, ben de herşeyi çok ciddiye alıyordum şekerim.

Tem 8

- Kurtlarımı dökmek

Posted in Denemeler

Benim için yazmak artık kurtlarımı dökmek haline geldi. İçimden gelen, yapmadığımda, yapamadığımda vicdan azabı çektiğim bir yaşam biçimine dönüştü. Aklıma düşen her türlü soruyu veya söylemek, iletmek istediklerimi yazar oldum.

Bugün içimden dökmek istediğim kurt, dayanışma ve sorumluluk alma üstüne düşündüklerim. Ama bu kadar geniş bir konuyu daraltmak lazım; değil mi? Burada sorumluluk derken bireysel anlamda, Ayşe, Fatma, Agop, Mehmet’in kendi adlarına aldıkları veya almadıkları sorumluluk değil; bir toplumun parçası olarak aldığımız ve almadığımız sorumluluklardan bahsetmek istiyorum. Mesela seçimlerde oy kullanmak, veya yanımızda ayağı takılıp düşen birine yardım etmek.

Kendimi biraz fazla vicdan azabı çeken biri olarak tanımlayabilirim ama bu söyleyeceklerim benim bu duygumun ağır basmasının doğurduğu birşey değil. Tam tersine, toplum içinde yaşamanın gerektirdiği kimi görev ve sorumluluklar olduğunu düşünmemden. Bir vatandaşın sorumluluk olarak seçimde oy kullanması gerektiğini, protesto etmek için bile sandığa giderek yapabilecekleri bir yöntem geliştirmeleri gerektiğini düşünürüm. İktidar ve muhalefetin oluşumuna başka türlü katkıda bulunamayız. Katkıda bulunmadığımız birşey için, şikayet etme hakkımız da sınırlıdır. Aynı şekilde, toplumdaki olaylar için de bir duruş, bir tutum belirlemeyiz, diyenlerdenim. Bunun anlamı, sokaklara dökülüp protesto yürüyüşü yapmak da olabilir, oturmak da, bir dilekçe, mektup yazmak da, belli saatlerde ışıkları kapatmak da olabilir. Tabii ki silahı alıp dağlara çıkmak veya karşımızdakini, yanımızdakini coplamak, taşlamak, şiddet uygulamaktan bahsetmiyorum.

İnsan sosyal varlık ve her ihtiyacını maalesef tek başına sağlayamıyor. Fiziksel ihtiyaçlarını, muhtemelen mecbur kalırsa minimum ölçüde de olsa tek başına sağlayabilir. Ama sosyal ihtiyaçlarını, manevi ihtiyaçlarını karşılayamaz. Konuşmak, dinlemek, dinlenmek, kabul edilmek, sevmek, sevilmek, dokunmak, dokunulmak; hepsi yamacımızda başka en az bir insanın varolmasını gerektirir. Yüzyıllardır toplum içinde yaşamamızın sebebi var. Dolayısıyla toplumda yaşamanın komşuna saygı duymak, onu taciz etmemek gibi basit gereklerinin yanında, sorumlulukları da beraberinde geliyor. Bu noktada belki sorumluluk sözcüğünü dayanışma kelimesiyle bir arada kullanmalıyım. Demem o ki; sokakta kavga eden, dayak yiyen birilerini gördüğünde polisi çağır, ayırmak için öncelikle kendini koru ama müdahalede bulun, yaygara koparıp etrafına insan toplayarak durdurmaya çalış vs. Ama dönüp gidiyorsan, korkup susuyorsan, o insanların zarar görmesinden bir birey anlamında sorumlusun diyorum. Evet ben o kavgayı başlatmadım; evet, ben kışkırtmadım; ben zarar da vermedim direkt olarak. Lakin bir birey olarak, dolaylı olarak engellemediğim için sorumluyum diyorum. Uğraşıp engelleyemediğim için değil ama engellemek adına birşey yapmadığım için diyorum. Birgün bana tacizde bulunabileceklere karşı da, birilerinin karşı çıkabileceğini, birilerinin bana yardım edebileceğini umarak, sorumluyum diyorum.

Bu örneği biraz daha genelleyip, biraz daha siyasileştirebiliriz. Polise sığınmasına rağmen ölen kadınlar mesela; bir takım kişilerin sesinden, yazılarından hoşlanmadığı için öldürülenler mesela; dağda öldürülen asker ve karşıtları mesela. Hepsi için de sustuğumuz zaman hem sonuçlarını kabul ediyoruz, hem de ölümlerden sorumluyuz anlamına geliyor. Günay olarak değil ama birey olarak sorumlu hissediyorum kendimi. Bu noktaya, bu yazıya başlamaya beni sevkeden son haftadaki Sırrı Süreyya ile Murat Belge arasında yaşanan tartışma. Murat Belge, “Sırrı Süreyya şunu söylemiş, olmaz” demiş. Diğeri “söylemedim ama sen şöylesin, ben böyleyim” demiş. Bu konunun detaylarına takılmadım, iki arkadaşın medya üstünden tartışmasına da takılmadım; ama sorumluluk kısmına takıldım, kaldım. Söylendiği iddia edilen cümle “anayasa değişikliğine evet ama yetmez diyenler, dağlarda ölenlerden sorumludur”. Burada konu referandumdan bağımsız değerlendirilmeli bence. Referandumda ne oy vermiş olursak olalım, bundan bağımsız, tüm bu olaylar yaşandığı sürece, hatta referandum olmadan önce bile, ses çıkarmayan biz suskun halk, biz korkan veya sinirlenen çoğunluk ölümlerden sorumluyuz. Bence Murat Belge, Sırrı Süreyya gibi yazan, çizen, demokrasi isteyen; en azından bizler adına ses çıkaran insanlar sorumluluklarını yerine getiriyor; ama ben bir TC vatandaşı olarak, susuyorum ve sırf bu yüzden sorumluyum. Çünkü bizler sindirildik, korkutulduk, apolitik olduk, dayak yiyenleri gördük, işkence görenlere tanıklık ettik veya muhatap olduk, birbirimize yabancılaştırıldık. Veya sadece “ben tek başıma ne yapabilirim” sorusuyla yüzyüze kaldık. Ne yapabileceğimizi bilemedik. Ama inanın, istersek bir dilekçe, bir mektup bile bazen bir olaylar zincirinin başlangıcı, bir çözümün kırılım yaratan başlangıcı olabilir. Ben burada yazarak, demokrasi adına yapıldığına inandığım eylemlerin en azından birine, ikisine katılarak, bunu yapmaya, sorumluluğumu yerine getirmeye çalışıyorum. En azından bir gün sokakta trafik kazası geçirirsem, birinin de bana yardım edip hastaneye götüreceğini umut ederek; temel haklarıma bir gün zeval gelmeyeceğine inanarak yapıyorum bunu. Zira artık öğrendim; ağlamayan bebeğe emzik verilmezmiş. Artık ağlamak istiyorum.

Tem 6

- Gerçekler ne kadar gerçektir?

Posted in Denemeler

Öncelikle, Türk Dil Kurumu’nun “gerçek” sözcüğü için verdiği tanımlara bakmak istiyorum:
a. 1. Yalan olmayan, doğru olan şey, hakikat: “Esasen bizim için millî varlık ile istiklal ve hürriyet aynı gerçeğin çeşitli cepheleridir.” -M. Kaplan.  2. sf. Bir durum, bir nesne veya bir nitelik olarak var olan, varlığı inkâr edilemeyen, olgu durumunda olan, hakiki, reel: Kâğıt paranın saymaca değeri varsa da gerçek değeri yoktur. 3sf. Aslına uygun nitelikler taşıyan, sahici: Gerçek elmas. Gerçek hikâye.

Bugünlerde aklımı kurcalayan soru ise, “Peki evrensel anlamda gerçeklik var mıdır?” Zira herkes bilir ki; doğru olan şey yoktur; herkesin doğrusu farklı olduğu gibi, koşullara göre bile değişir. Fizikte bile su 100 derecede sadece sıfır atmosfer basıncı altında (yani deniz kenarında, deniz seviyesinde) ve saf olduğunda kaynarmış. Sonuçta gerçek sözcüğünün anlamlarından biri doğru olduğuna göre, bir durum için gerçek olan şudur derken, başkası aynı duruma farklı bir açıklama getirirken, esas gerçeklik hangisidir? Hatta “esas gerçeklik” yani aslında “gerçeklik” var mıdır? Benim gibi herkes gerçeğin gayrı ihtiyari tek olduğunu düşünebilir. Oysa o kadar farklıdır ki. Tıpkı doğrularımız gibi.

“Petrol vardı da, biz mi içtik?” diye soran Demirel’in samimiyeti görünüşte gerçektir. Ama o dönemleri yaşayanlarda, kendileri bulamazken, istediğinde benzin bulup gezebilenleri bilir. Peki gerçekte petrol var mıydı, yok muydu? Libya olaylarını düşünün mesela. Olaylar ortada ama söylenenler ve ardından gösterilen reaksiyonlar o kadar farklı farklı ki. Halbuki durum tek. Aynı şekilde ülkemizdeki son dönem Meclis – Milletvekili krizi de tek ama bir sürü yorum olduğu gibi, hepside birbirinden farklı.

İnsanoğlu; hormonlar, kimyasal vücut salgılarından ibaret bir duygular kümesi. Yedi saniyede kime aşık olacağını belirleyen fermonlarımız, sinirlenince veya üzülünce ağrıyan sindirim sistemimiz, adrenalin alınca hareketlenen, endorfin alınca yüzü gülen vücudumuz var bizim. Bunca salgının içinde duygu yumağı haline gelince, “gerçeklik, “gerçeklik” olarak kalır mı; yoksa aklımız olayları, olguları duygularımızla öğütüp, yorumlamaya çalışır ve olayları kendi algımıza göre mi şekillendirir” diye düşünür oldum.

Bu halimizi kedimle olan ilişkime benzetiyorum bazen. Hayvancığın kelimeleri yok, kendini ifade edemiyor. O yüzden de davranışlarından, bakışlarından ne durumda olduğunu anlamaya çalışıyorum ama gerçek hangisi? En son durgunluk ve öksürüğü vardı; veterinere gittik, bronşit olmuş. Sonuçta bronşitte halsizlik yapıyor. Ama evden kaçtığı veya gece yarısı uyurken beni ısırıkla uyandırdığı için kıçına kıçına yediği tokatlar yüzünden depresyona girmiş olamaz mı? Peki ya, evde kalmayı özgürlüğüne indirilmiş bir darbe gibi gördüğünden, evden de henüz tam anlamıyla kaçamadığı, daha doğrusu hep yakalanıp geri getirildiği için depresyona girmişse? Daha önce bir haftalığına bahçeli bir evde kalmış, bahçede gezip ağaca çıkmanın keyfini yaşamıştı. Ya onu özlüyorsa? Şuanda evde sinek avlarken hiç te durgun değil ne de olsa.

Hayvan veya eşya, veyahut olay; ağzı yok ki konuşabilsin, derdini anlatsın. Sonuçta duygu yumağı haline gelmiş aklımızla, kendi algı süzgecimizden geçirip, anlamaya çalışıyoruz. Başka türlü başa çıkamıyoruz çünkü. Aklımızın çalışma şekli böyle. Olaylar karşısında, başa çıkabilmek, ele almak, öğütmek, üstesinden gelmek için insan aklının o olayı anlamaya ihtiyacı var. Anlamadığımız bir olay veya söz veya davranış karşısında tabir-i caizse apışıp kalıyoruz. Anlamak dediğimiz zaman da, algı süzgecimiz devreye giriyor ve birbirinden farklı yorumlarla gerçek, gerçek olmaktan çıkıyor. Çünkü her birimizin kendine mahsus birer algı süzgeci var. Bu algı süzgecimiz, sonuçta tıpkı karakterimiz gibi zaman içinde, aile, sosyal çevre, duygu vb unsurlardan etkilenerek şekilleniyor. Yani bir nevi kimyasal salgı ve öğrendiklerimiz bizim yorumlarımızı, dolayısıyla doğru ve gerçekliklerimizi de etkiliyor. Sonuçta ortada sözlük anlamıyla algılayabileceğimiz bir gerçeklik de kalmıyor.

comments: 0 » tags: , , ,