Bir kitap düşünün; ilk cümlesi “bunlar son şeylerdi” diye başlasın: Son şeyler ülkesinde / In the country of last things
Auster kitaba Romantiklerden Nathaiel Hawtorne’un bir cümlesiyle açılış yapar*. 1987 senesinde Auster’ın daha zengin yazın dünyasına sahip olduğu bir dönemde yazılmış. Mr Vertigo gibi bu kitabı da kolaylıkla iyi bir roman ve bu romanları yazan Auster’a da “muhteşem bir romancı” diyebiliriz. 2000′li yıllarla gelen Paul Auster ise daha çok, yıllar içinde biriktirdiği bilgisi ve geliştirdiği üslubu kullanarak kurgusu sağlam, konusu ilgi çekici best seller kitaplar yazar.
İlk cümlesi “bunlar son şeylerdi”, son cümlesi ise “sana tekrar yazmaya çalışacağım” olur. Tüm kitap aslında bir mektup. Kimi zaman sana yazıldığı izlenimini veren, kimi zaman kendi kendine konuşur veya kendini aklamaya çalışır gibi, kimi zaman sanki o sırada olan bir olayı anlatır gibi. İlerleyen sayfalarda roman kahramanının, mektubu eski sevgilisine yazan Yahudi genç, çok genç bir kadın olduğunu anlarız. Ama bu sefer insana hakikaten “kahraman” olduğunu hissettirir. Zira kitap / mektup hayatta kalma mücadelesini anlatan bir roman ve kahraman da, mektupta anlatılan süre boyunca hakikaten hayatta kalmayı öyle ya da böyle başaran bir kadın. Ama sonrasının ne olacağı o kadar malum değil, hatta mektubun gönderilip gönderilemeyeceği bile belli değil. Zira, mektup kitabın her köşesinde ölüm gizli; insanın içini sürekli adrenalinle dolduran, kaybetme ve ölüm korkusunun eksik olmadığı cümleler dolusu sayfalar.
Öykünün kurgusu 2000′li yıllarında yazdıkları kadar sağlam değil ama siz bunlara takılmıyorsunuz ki; zira kahraman ile beraber hayatta kalma mücadelesi içindesiniz. Söz konusu o günkü yiyeceğinizi bulmak, yaşamak iken, kim takar kurguyu? O günkü rızkınızı çıkarmışsınız, bu soğuk kış günlerinde başınızı sokacak bir delik bulup sokaklardan kurtulmuşsunuz, yaralarınız iyileşmeye başlamış; kim takar o toplumda bahsi geçen hükümetin nasıl seçildiğini, kim takar uçakların unutulup bilinmediği, posta sistemin çöktüğü bir zamanda sokaklarda dolaşan arabaya saldıranların neden olmadığını veya ayakkabınız çalınacağı için düşmekten korktuğunuz sokakları dolduran insanların bir hayırseverlik evine neden saldırmadıklarını? Öykünün ilgi çekciliğini Auster o kendine özgü, kelime oyunlarıyla süslediği üslubuyla zenginleştirmiş. Ama her ne kadar öykü kurgusunda sıkıntı olduğunu söylesem de, Auster’ın karakter kurgulamaları her zaman çok sağlam ve zengin. Hele bir karakteri anlatamaya başlamasın, sanki cismen karşınızda dikiliyormuş, veya yanıbaşınızda oturuyormuş gibi hissedersiniz.
Yazar öykünün orasına, burasına hepimizin ihtiyaç duyduğu sevgi ve umut gibi duyguları insanı süründürmeyecek kadar az ama öldürmeyecek kadar da çok koymuş. Yani kahramanımız arada tökezlese de hep ileriye bakabiliyor, yaşadıkları şehirde olmasa da bile gittikleri yerde daha umutlu olabileceklerini söyleyebiliyor. Böylece bize okuması zevkli, kahramanın yerine kendimizi veya öykünün geçtiği şehir yerine kendi dünyamızı koyabileceğimiz bir roman sunuyor. Dediğim gibi, Auster’ın eski kitapları kurgusunda ufak tefek sorunlar olsa da, çok daha renkli, çok daha romantik ve okuması da bir o kadar zevkli.
__________________
*”Not a great while ago, passing through the gate of dreams, I visited that region of the earth in which lies the famous City of Destruction / Kısa bir süre önce, rüya kapısından geçerek yeryüzünün ünlü Yıkım Şehrinin yayıldığı o bölgesini ziyaret ettim”.