Ara 21

- Paul Auster “Son şeyler ülkesinde”

Bir kitap düşünün; ilk cümlesi “bunlar son şeylerdi” diye başlasın: Son şeyler ülkesinde / In the country of last things

Auster kitaba Romantiklerden Nathaiel Hawtorne’un bir cümlesiyle açılış yapar*. 1987 senesinde Auster’ın daha zengin yazın dünyasına sahip olduğu bir dönemde yazılmış. Mr Vertigo gibi bu kitabı da kolaylıkla iyi bir roman ve bu romanları yazan Auster’a da “muhteşem bir romancı” diyebiliriz. 2000′li yıllarla gelen Paul Auster ise daha çok, yıllar içinde biriktirdiği bilgisi ve geliştirdiği üslubu kullanarak kurgusu sağlam, konusu ilgi çekici best seller kitaplar yazar.

İlk cümlesi “bunlar son şeylerdi”, son cümlesi ise “sana tekrar yazmaya çalışacağım” olur. Tüm kitap aslında bir mektup. Kimi zaman sana yazıldığı izlenimini veren, kimi zaman kendi kendine konuşur veya kendini aklamaya çalışır gibi, kimi zaman sanki o sırada olan bir olayı anlatır gibi. İlerleyen sayfalarda roman kahramanının, mektubu eski sevgilisine yazan Yahudi genç, çok genç bir kadın olduğunu anlarız. Ama bu sefer insana hakikaten “kahraman” olduğunu hissettirir. Zira kitap / mektup hayatta kalma mücadelesini anlatan bir roman ve kahraman da, mektupta anlatılan süre boyunca hakikaten hayatta kalmayı öyle ya da böyle başaran bir kadın. Ama sonrasının ne olacağı o kadar malum değil, hatta mektubun gönderilip gönderilemeyeceği bile belli değil. Zira, mektup kitabın her köşesinde ölüm gizli; insanın içini sürekli adrenalinle dolduran, kaybetme ve ölüm korkusunun eksik olmadığı cümleler dolusu sayfalar.

Öykünün kurgusu 2000′li yıllarında yazdıkları kadar sağlam değil ama siz bunlara takılmıyorsunuz ki; zira kahraman ile beraber hayatta kalma mücadelesi içindesiniz. Söz konusu o günkü yiyeceğinizi bulmak, yaşamak iken, kim takar kurguyu? O günkü rızkınızı çıkarmışsınız, bu soğuk kış günlerinde başınızı sokacak bir delik bulup sokaklardan kurtulmuşsunuz, yaralarınız iyileşmeye başlamış; kim takar o toplumda bahsi geçen hükümetin nasıl seçildiğini, kim takar uçakların unutulup bilinmediği, posta sistemin çöktüğü bir zamanda sokaklarda dolaşan arabaya saldıranların neden olmadığını veya ayakkabınız çalınacağı için düşmekten korktuğunuz sokakları dolduran insanların bir hayırseverlik evine neden saldırmadıklarını? Öykünün ilgi çekciliğini Auster o kendine özgü, kelime oyunlarıyla süslediği üslubuyla zenginleştirmiş. Ama her ne kadar öykü kurgusunda sıkıntı olduğunu söylesem de, Auster’ın karakter kurgulamaları her zaman çok sağlam ve zengin. Hele bir karakteri anlatamaya başlamasın, sanki cismen karşınızda dikiliyormuş, veya yanıbaşınızda oturuyormuş gibi hissedersiniz.

Yazar öykünün orasına, burasına hepimizin ihtiyaç duyduğu sevgi ve umut gibi duyguları insanı süründürmeyecek kadar az ama öldürmeyecek kadar da çok koymuş. Yani kahramanımız arada tökezlese de hep ileriye bakabiliyor, yaşadıkları şehirde olmasa da bile gittikleri yerde daha umutlu olabileceklerini söyleyebiliyor. Böylece bize okuması zevkli, kahramanın yerine kendimizi veya öykünün geçtiği şehir yerine kendi dünyamızı koyabileceğimiz bir roman sunuyor. Dediğim gibi, Auster’ın eski kitapları kurgusunda ufak tefek sorunlar olsa da, çok daha renkli, çok daha romantik ve okuması da bir o kadar zevkli.

__________________

*”Not a great while ago, passing through the gate of dreams, I visited that region of the earth in which lies the famous City of Destruction / Kısa bir süre önce, rüya kapısından geçerek yeryüzünün ünlü Yıkım Şehrinin yayıldığı o bölgesini ziyaret ettim”.

Ara 14

- Paul Auster vs Mr Vertigo (Yükseklik Korkusu)

Orijinal İngilizce ismiyle Mr. Vertigo, Türkçe basılan adıyla Yükseklik Korkusu 

1994′de ilk basımı gerçekleştirilen bu kitap beni nedense hayli etkilemişti. Geçenlerde ikinci kez okuma lüksünü verdim kendime. Farkettim ki; beni o kadar çok etkilediğini düşündüğüm romanın duygusal olarak hoşuma gitmeyen kısımlarını hafızamdan silmişim veya hiç kaydetmemişim. İyiki de okumuşum; bu sayede hem kendimi, hem de kitabı tekrar analiz etme imkanım oldu. Zira bu kitabın önemli özelliklerinden biri analiz. Bu kitabın bir kısmını çok net hatırlarken, neden bir kısmını hiç okumamış gibi unutmuşum, hatırladıklarımın ve unuttuklarımın önemi ne, bende nasıl bir duygu oluşturmuş, neleri çağrıştırmış diye düşünmemi sağladı. Auster, işte bu şekilde, nerdeyse kahramanın her önemli hareketini bir psikiatrist edasıyla kahramanın kendisine analiz ettirmiş.

Kurgu insanın gerçeklik algısını değiştirebilecek kadar sağlam. Bir gün görüştüğüm bir yazar “romanın güzel ve iyi roman olmasını sağlayan en önemli  özelliğinin, okura kitapta yazanları gerçekmiş gibi hissettirmesi” olduğunu söylemişti. İşte bu roman o gerçeklik algısını muhteşem şekilde hissettiriyor.

Roman kahramanı hikayenin başında 9 yaşında olup, anası, babası ölmüş ve zalim bir dayı elinde sokaklarda dilenerek büyüyen bir çocuk; Walter. Romanın duygusal kahramanı olan Yehudi ise çocuğu Saint Louis sokaklarında bulup, ona kendisiyle gelirse, uçmayı öğretme sözü veren bir Macar sihirbaz. Mekan, 1920′lerin sonundaki Amerika. Amerika diyorum çünkü hikaye hakikaten, biraz abartırsam, Amerika’nın tüm şehirlerinde geçiyor. Kahraman her Auster romanında olduğu gibi bir beyzbol ve şehir fanatiği. Walter’ın uçmayı öğrenme esnasında iki kahramanın birbiriyle ve çevresiyle kurduğu ilişki, kişiliğinin temellerini atıyor. Sevgi ve güven, kaybetme korkusuyla birleşiyor. Walter önce uçmayı öğreniyor, ardından her geçen gün bir bir elindekileri önce kaybediyor, sonra başka değerler kazanıyor. Zaten hikaye eden kişi de, hikayede kitabı yazan da Walter. Sanırsınız Auster  sadece ismini vermiş kitaba. O kadar gerçek anlatmış ki, Walter arada kendini kaybedip hızla ileri tarihlere gidince, kahramanı durdurup “nerde kalmıştık” dedirterek anlattığı güne geri döndürüyor. İç hesaplaşma gibi kendine neyi, nasıl, neden yaptığını sorgulatıyor. Bir çocuğun, bir ergenin, bir kadının, bir erkeğin duygularını olağanüstü bir empatiyle resmediyor. Gören de Auster aynı anda hem bir erkek, hem bir kadın, hem bir çocuk, hem de bir ergen zanneder.

Bence, kesinlikle okunması gereken kitaplardan.

Ara 8

- Son kitabı Sunset Park ve Paul Auster

20. yüzyıl Modern Amerikan edebiyatı çatısı altına alınabilecek Paul Auster, yeni bir kitap daha yazmış: Sunset Park.

Paul Auster, benim kitapların ilk cümlesine ilgi duymamı sağlayan bir yazardır. İnsanın ilk cümleden ilgisini öyle bir çeker ki, insana “acaba aksiyon kitabı bir best seller mı, yoksa edebi bir yapıt mı bu?” diye sordurtur. Sunset Park’da işte öyle bir kitap ve ilginizi hiç eksiltmeden kitabın sonuna kadar da besliyor.

Roman, arka planda son Amerikan ekonomik krizinin insan yaşamlarını nasıl etkilediğini gösterirken, her zaman ki gibi içimizden biri olabilecek bir hayatın kesitini sunuyor. Kişileri tanımlarken seçtiği kelimeler insanı şaşırtıyor, roman örgüsünün ve her zaman ki gibi roman kahramanlarının beyzbol fanatikliği ise aşinalığı ile rahatlatıyor. Anlattıklarının bilindikliği, New York’a gitseniz o restoranı, o evi elinizle koymuş gibi bulabileceğinize dair size güvence veriyor. Aynı zamanda roman ilerledikçe okurları başka kitap, müzik ve filmlere yönlendiriyor.

Roman kahramanımız için Sunset Park üstündeki bir ev veya geçmiş on, onbeş yılını irdelediği Milles Heller diyebiliriz. Seçimi size bırakmış Auster. Ben gayet romantik bir şekilde evi kahraman olarak seçtim. Ev, sahipleri tarafından ekonomik kriz sebebiyle terkedilmiş, belediyeye geçmiş. Romanın örgüsünde geçen kişilerden dördü, belediye onları atana kadar bu evi mesken ediniyor. Kişilerin evi mesken edinmeden önceki hayatlarına dair ipuçlarıyla zengilenleşen roman bazı bazı insana kendi hayatındaki kimi olayları sorgulamasını, kendi hayatına bakmasını sağlıyor. Aslında roman evin mesken edinildiği sürede kişilerin başından geçenleri, geçmişlerini örerek ve diğer insanlarla ilişkilerini, birbirleriyle bağlantılarını kurarak ilerliyor ve bu hayatın sadece bir kısmını bize sunarak, gerisini hayal gücümüze bırakıyor.

Kitaptan aklımda kalan anahtar kelimeler: Sunset Park, ikinci dünya savaşı sonrası çekilen filmlerden “The best years of our lives” (hayatlarımızın en iyi yılları), Green-Wood mezarlığı, Paul Auster klasikleri olan beyzbol ve başka yazar, sanatçı isimleri zikretmesi, bağımsız film şirketleri, bağımsız yayıncılar ve sevgi. Sevgi her zamanki gibi güçlü ve yaşama bağlayan bir duygu iken, aynı zamanda sevdiklerimize karşı da bizim vicdan azabıyla yanma sebebimiz. Korkularımızı besliyor, hayatımızı yönlendiriyor. Auster’da bunları kullanarak bizi okurken kendimiz ve sevdiklerimizden uzaklaştırıyor, sonra da her ikisine birden yakınlaştırıyor…

Ara 1

- Pascal Mercier veya nam-ı diğer Peter Bieri

Son tatilde yanıma aldığım kitapları okumak istemeyip de, bir arkadaştan otelinde bırakılmış kitaplara bakıp bakamayacağımı sorduğum zaman buldum bu kitabı : Night train to Lisbon / Lizbon’a gece treni.

Kitabı öyle beğendim ki, bitirir bitirmez daha neler kaçırdım acaba diye hayıflanarak, başa dönüp tekrar okudum. Herhalde hayatımın, kitabın anlattıklarıyla paralel sorgulamalar yaşadığım bir dönemindeydim diye düşünüyorum. Yoksa kitap sadece iyi kurgulanmış, iyi yazılmış, akıcı bir best seller. Ama beni esas etkileyen kitap içindeki kitaptı. Okumak isteyebilecekler olduğunu düşünerek kısaca bahsedersem, roman kahramanı hayli muhafazakar, tahmin edilebilir bir yaşam süren bir üniversite hocası. Bir gün hem tanık hem de taraf olduğu bir olayın ardından, herşeyi bırakıp bir kitabın peşine takılıyor ve Lisbon’a gidiyor. Buraya kadar herşey bilindik. Daha önce yazılıp, çizilmiş şeyler. Yazar bunu biraz değiştirmiş, biraz daha zenginleştirmiş. Ama benim takıldığım kısmı, işte bu romanın içinde peşine takıldığı o diğer kitap ve o kitapla beraber yazarın (veya O’nun adına roman kahramanının) yaptığı hem içsel, hem de fiziksel yolculuk. Bu roman içindeki kitap, kendini tanıma üstüne, öz farkındalık üstüne yazılmış hoş, sorgulayıcı ve birazda felsefi metinlerden ibaret. İşte beni çekip, sürükleyen de bu metinler.

Yazarın ismi Peter Bieri. Kitaplarını almanca yazıyor, ben tesadüf eseri ingilizceye çevrilmiş halini okudum. Fakat Türkçe’ye de çevrilmiş bu kitap. Yazarın kendisi de roman kahramanı gibi, bir üniversite hocası ama felsefe alanında. Hatta “Özgürlük Zanaatı” adıyla bir de felsefe kitabı var. Ama nedense yazdığı iki romanını da Pascal Mercier takma adıyla yayınlamış. Felsefeyle ilgilenmesinin semeresini de biz okurlarına bağışlamış. Özgürlük zanaati’ni daha yeni elde edebildiğim için henüz yorum yapamıyorum ama okuduğum zaman ona dair notlarımı da burada bulabilirsiniz.

Sağlıcakla kalın

Kas 30

- Beni çok etkileyen yazar ve kitaplar

Burada beğendiğim her kitabı değil, sadece beni çok ama çok etkileyenleri yazıyorum. Zaman içinde bu listeye girecek kitapları okudukça, ekleyip güncelleyeceğim. Ama şimdilik….

Yerli yazarlar

  • Ahmet Hamdi Tanpınar – Saatleri ayarlama enstitüsü (tek kelimeyle muhteşem)
  • Recaizade Mahmut Ekrem – Araba sevdası
  • Murathan Mungan – (samimiyeti) Murathan Mungan 95
  • Orhan Pamuk – (yarattığı duygular yüzünden) Cevdet Bey ve Oğulları, Masumiyet Müzesi, Beyaz Kale
  • İbrahim Yıldırım – Ölü bir zamana ağıt
  • Salah Birsel – sadece okuması, kelimelerini dinlemesi bile güzel ama Yalnızlığın fırınlanmış kokusu
  • Çetin Altan – Bir avuç gökyüzü
  • Oğuz Atay – Tutunamayanlar

Yabancı yazarlar

  • Lautréamont – Maldoror’un şarkıları
  • Marcel Proust – tüm kitapları ama en çok Çiçek açmış genç kızların gölgesinde
  • Albert Camus – hepsi ama en çok Yabancı
  • Necib Mahfuz – Cebalavi sokağı çocukları
  • Boccaccio – Decameron
  • Dante – İlahi Komedya üçlemesi’nden Cehennem
  • Homeros – İlyada
  • Jules Verne – Denizler altında yirmibin fersah
  • Franz Kafka – okuduklarım arasından Dönüşüm
  • J D Salinger – Gönülçelen (catcher in the rye)
  • Haruki Murakami – Sahilde Kafka ve Windup Bird Chronicle (hoşuma giden kahramanın hep kendini araması)
  • Kader Abdollah – Camideki ev

 Şairler (bu konuda pek zevki ve ilgisi gelişmiş biri sayılmam ama ilgilendiklerim arasından)

  • Nazım Hikmet
  • Charles Baudelaire
  • Cemal Süreyya