Ara 15

- Gülüşün ve Unutuşun Kitabı

Milan Kundera’nın yazdığı bu, birbirinden bağımsızmış gibi gözüken yedi öyküden ibaret kitap …

Can Yayınları’ndan basılmış. İlk baskı 1981 yılında ama ben 2008 baskısını okudum. Kitabın arka kapağındaki tanıtımda şöyle bir metin var: “…Bir kahvede servis yapan güzel göçmen kızı Tamina, hiçbir şeyin, hiç kimsenin yerini tutamayacağı ölmüş kocasının anısının giderek bulanıklaşmasına karşı umutsuz bir savaş veriyor. Onun öyküsü, bu kitabın iki temel gerçeği yansıtıyor: Çekoslovakya’da yaşanan o trajik deney (yani ünlü “Prag Baharı”, ardından Sovyet işgali) ve Batı’daki yaşam. “Kundera”, kuşkulu bir bakışla dolaşıyor bu gerçekler üzerinde.”

Okurken günümüz gerçeklerinden unutuş ile karşılaşıyorum. Medyada çıkan bir haberle unuttuğumuz zamlar, medyanın önce ortaya çıkarıp sonra takip etmediği olaylar, askeri darbelerle unuttuğumuz gerçek tarihimiz, biz… Sadece ülkemize özel değil, heryerde.

Kendi tarihimizi, ölülerimizi, anılarımızı bile yavaş yavaş unutuyoruz ve bu hepimizi etkiliyor. Dünyaya bir iz bırakma bile, unutan aklımızın “kendini de unutma, unutturma” demesinden başka birşey değil. Kundera güzel işlemiş bunu. Okurken, kendi ülkemdeki siyasi olayları da hatırlıyorum; ölen anneannemi, kız arkadaşlarımı, dedemi de. Bir gün annemle, anneannemin mezarını yaptırmak hakkında konuşurken, malum mezar çöktükten sonra yapılır ya, “sen ve ben gittikten sonra kimse gitmeyecek ki mezara, hepimiz tek neslin hatırladığı kadar varız anne” diyorum. “Hangimiz anneannemin anne, babasının mezarının nerede olduğunu bilip de gidiyoruz ki?” Annem rahatsız oluyor, bu fikrin çok hoşuna gitmediği aşikar. Hoş, kimin rahatsız olmayacağı bir fikir ki? Ben bile söylerken tutuluyorum. Fotoğrafın dile getirdiklerinin yanısıra, esas fotoğrafın çekildiği andaki önemini hangimiz bilecek ki o tek nesil dışında? Onlar belki sözlü aktarırlar ama nereye kadar? Yazılı aktarılsa, okuyana ancak..

İşte Kundera aktarmış biraz. Okuyana…


													
Kas 23

- Huysuzun Teki

Yeni, çok yeni keşfettiğim bir insan ve bir yazar Vivet Kanetti Uluç. Kendisi hakkında ilerde, önemli ve çok şey anlatılacaktır ama “Huysuzun Teki” hakkında, O’nun son, aynı zamanda ilk kitabı olduğunu söyleyerek işe başlamak bence en iyisi. Everest tarafından 2011 senesinde basıldığından son ama aslında Vivet Hanım’ın ilk yazılarıymış. Kitabı bir ay evvel okumuştum fakat tatilde olduğumdan hakkında yazacak fırsatım olmamıştı. Dün İdefix, nam-ı diğer Sabit Fikir edebiyat dergisinin 2011 senesinin ilgi çeken, önemli olduğunu düşündükleri en iyi 100 kitabın arasında 43. sıraya koyduklarını görünce “bundan iyi zamanlama olmaz, hemen yazayım” dedim. (Hatta sırası önemli değil de, alışkanlık işte, koyuverdim. Bu 100 kitap hakkında daha fazla bilgi için buraya tıklayabilirsiniz.).

Kitap küçücük, incecik. Bir günde, hatta hızlı okuyanlar için bir kaç saatte bitirebilecek, lokum gibi bir şey. “Kitap da yiyeceğe benzetilir mi?” diyebilirsiniz ama  okuyunca siz de anlayacaksınız, damağınızda hakikaten tatlı bir lezzet bırakıyor. Bununla da kalmıyor, okurken kendimi de hikayenin kahramanıyla bir, anılarımı keşfe çıkmış buldum. Çok düşündüm. Duygulandım.

Kitabı basıldığını öğrendikten hemen sonra almış ve okumak için zamanını bekliyordum. 1950′ler Amerikası yolcuğuma bir ara verip, deniz kenarında elime bunun tadını anlayacak bir kitap almak istediğimde yanımdaydı. Vivet Hanım kendi kitabının önsözünde yazdıklarını, yazma şeklini birazcık da olsa eleştirmesi, beni hikayeye daha bir ısıttı. Ne de olsa kendi yazarlığını, hem de bir röportaj vs değil, bizzat yazdığı kitabının önsözünde eleştirmesi, en azından benim sık rastladığım bir durum değil.

Hikaye sanki bir çocuk veya gençlik kitabı tadında ama içinde, benim diyen ciddi kitaplarda bile zor bulunacak cinsten keskin gözlemler ve hayli gelişmiş bir mizah var. En çok da bu mizah ve gözlemler, kitabı aklımda daimi kılacak sanırım. Okurken, huysuzluğumu ve hırçınlığımı öve öve bitiremeyen annemler, televizyonda izlediklerimin karşısına geçip laf yetiştirdiğimi söyleyen kocam aklıma geldi. Lüks sınıfına giren kalem kutularım, sanat müziğiyle süslenmiş eğlentilerimiz, annemlerin kız lisesini benim adıma seçişleri ve bu kız lisesi uğruna kırmızı botlarımı siyaha boyatmaları geldi zihnime. Bazı sayfalarda kendimi kıyasladım; bazı sayfalarda arkadaşlarımı, komşularımızı, ahbaplarımzı gördüm; ama hep kafamı çevirsem kahramanları gözümün ucuyla bir köşede görecekmiş, hatta o köşede durup beni seyredip, gülüşüyorlarmış gibi izlendiğimi hissettim. Teşekkürler Vivet Hanım.

Huysuzun Teki Vivet Kanetti’nin son ama ilk kitabı olabilir. Lakin, benim için sadece bir ilk. Hatta çıkacağım ilk kitap gezintimde birkaç kitabını daha çantaya indirmeyi planluyorum. Esen kalın…

Kas 10

- Jack Kerouac ve “Yolda”

Sonunda bitirdim kitabı. Dedim ya; farketmeden dalmışım 1950′ler Amerika’sına. İyiki de dalmışım!

Bir de kitabı okurken, 2011′de Sel Yayıncılık tarafından da basılmış bir “Beat Kuşağı Antalojisi” adlı bir kitap olduğunu öğrendim. Belki alır onu da okurum bilahare. Zira, Sel yayıncılığın “Muzır kuşak” olarak adlandırdığı bu dönem, şu ana kadar anlayabildiğim kadarıyla kaçırılmaması gereken yazar ve şairlerden oluşuyor. Bizim kuşağı biz yapan kültürel gelişimin önemli bir parçası. Hatta bazı yasaklı yazarları dahi var.

Neyse, konumuza dönersek; kitapta bahsedilen 1950′ler savaşı görmüş, geçirmiş; yani savaşın değdiği insanlar. Ve bu kuşak yazarları sanki savaşın insana değmesine savaş açıp, ölümden kaçma savaşına tuhaf şekilde tutulmuş bir nesil gibi. “Abartarak yaşamak” veya “hayatın keyfini sürmek” tanımlamaları bile sönük kalır yanlarında. Bu sanki içten gelen bir dürtü gibi. Sanki savaş sonrası doğum oranlarının artması, insanların içgüdüsel olarak üremeye yönelmesi veya savaşı anlık olarak unutmak adına da olsa sevişmesi gibi. Kitabın ruhu ise sürekli hareket etmek. Anlam veya başka bir şeyi ararmış gibi hareket etmek ama aslında pek de aramadan, sadece ölümden kaçmak,, sadece nefes almayı, yaşamayı becerebilmek adına hareket etmek! Aynı zamanda (yazarın erkek olduğu düşünülürse) bir kadının kollarında veya bir bebeğin masum ve sıcak dokunuşlarında, Allah veya Tanrı nezdinde huzuru aramak adına hareket etmek!

Kitabın bir çok paragrafında dikkatimi çeken genelde “bunu görmek için yaşadığına memnun olmak” benzeri cümleler. Öyle ya; “yaşanacak onca deneyim, görülecek onca yer, tepilecek onca yol varken, bunları düşünmek neden” diye sorası geliyor insanın. Hatta bazen yazar ciddi ciddi soruyor da. Beat kuşağını anlattığım yazıda Kerouac’tan biraz bahsetmiştim. Bu kitabın özellikle yazılış değil, daktilo ediliş şekli ve otobiyografik olması benim ilgimi çekmişti. Kitabı okurken de çeşitli zamanlarda beni içine sürükledi kitap; farklı farklı duygulara sürükledi. Roman aslında elbet ama ben bu kitaba roman değil “kitap” diyebiliyorum. Sanki kafamın içindeki bir hareketi vurgulamak için seçebileceğim başka bir tanımlama yokmuş gibi. Mesela normalde kitaplarımın üstünü çizmem, katlamadan okurum, üstüne yazı ise hiç yazmam. Kutsal varlıklarmış gibi okurum ve başkasına çok nadiren ancak binbir tembihle veririm kitabımı. Ama bunun kimi satırlarını çizdim, boş sayfalarına notlar düştüm, katlayarak okudum. Sanki bu kitap kutsal olamaz, bu kitap yaşamın bir parçasıymış gibi kullanılmalı, lekelenmeli, eskitilmeliydi. Hatta aldığım notlardan birini sizinle paylaşmak istiyorum:

“Oturmuş mutfakta, sırtımı köşedeki çekmecelere dayamış okuyorum seni. Bilmediğim şeylerden kendimi korur gibi veriyorum sırtımı çekmecelere. Salondan gelen Blues sesi miydi, yoksa gerçekten 1750 model replik miydi beni etkileyen bilemiyorum. Piyanonun notalarına  eşlik eden eski dil, reddeden dil veya yazarın o sırada blues diyarı New Orleans’ta oluşu veya dokunuşun, sevginin eksikliği? Hangisi etkiledi bilemedim. Ancak beni çarpanın insan tanımlamaları, betimlemeler olduğunu biliyorum. Ama en çok da 1750 İngiltere’sinde karşılaştığını hayal eden yazarın anne tanımlaması (s. 159). Evet, yol maceraları veya duygular, düşünce şekli hoş, sürükleyici ama aynı zamanda değil. Sanki yazar seni kendi hayatında dönüm noktası olan insanları anlatmak için daktilo etmiş. Şimdi okurken, sana (başka hiç bir kitapta yapmadığım ama sana yapmazsam ruhunun bozulacağına olan inancım ile) yazarken tam da kendi insanlarımı ve beni sevenlerle, benim sevdiklerimi düşünüyorum. Yazarın sevilme ihtiyacı, benimkine karışıyor. Uğradığı haksızlıklarda, o köşebaşında, tek başına duran, beş parasız kimsesinin olmadığı köşebaşında kalanın tam da ben olduğumu düşünüyorum.”

Artık gönül rahatlığıyla başka kitaplara geçebilirim…

Eki 7

- Farketmeden 1950ler Amerika’sına dalmışım: Beat Jenerasyonu

marilynmonroe76iu5.jpg

Son dönemlerde farketmeden 1950′ler Amerikasının sanat dünyasına dalmışım. Aslında normal koşullarda bu tarz dönemsel külliyat pek okumazdım. Dönemleri anlamak için belki iyi bir şeydir bu ama nedense bugüne dek yapmadığım bir okuma biçimiydi. Her yazarın benim için ayrı yeri vardır; tıpkı arkadaşlarımla da ikili ilişkileri, grup halindeki sohbetlere tercih etmem gibi. Ama şimdi farkettim ya, nedense devam ettirmem gerekir diye düşünür oldum. Belki sizin de ilginizi çeker diye yazıyorum.

Önce Marilyn Monroe biyografisi okuyarak başladım 1950′lere. Tahmin edeceğiniz gibi, 1950′ler denilince akla gelen isimlerden biri Marilyn. Sahaflardan bulduğum biri ingilizce, biri Türkçe iki biyografi okudum. Evet, Marilyn Monroe beğendiğim ve anlama ihtiyacı hissettiğim bir insan. Bunda sanırım ölüm şeklinin ve cesaretinin etkisi var. Marilyn 1950′ler Amerikasında çok önemli figürlerden biri. 1926 doğumlu ve kariyerinin özel filmlerini 1950′lerde çekmiş. Hatta o dönemde yapılmamış bir ilke imza atıp kendi prodüksiyon şirketini kurmuş. Bir kadın olarak. Sonra, aptal sarışın imajına son vermek için sürekli dersler almış, politik olayların parçası olmuş, bilgilendirme ve yardım aktivitelerine katılmış. Çoğu da gündelik haberlerin bize sunmadığı bilgiler. Kennedy ilişkisi, politika ve derin devlet şüphelerini, sanat dünyasının dönüşümünü tam olmasa da bu biyografilerde kokladım. O dönemde insanların nasıl yaşadığı, aktör ve aktrislerin nasıl film yaptığı, tıbbın ve insanların nasıl suistimal edildiği…

 

Bulabilseydim başka biyografilerde okurdum herhalde ama o gün elimde yoktu, bulamamıştım da. Marilyn’den sonra güncel kitaplara dönmek istedim. Tatile çıkıyordum ve romantik bir hikayeye ihtiyacım var diye düşünmüştüm. Ve yeni çıkanlardan Pati Smith’in Just Kids / Çoluk Çocuk isimli kitabını okudum. Kitabı aldığımda veya okumaya başladığımda Pati Smith kimdir haberim yoktu. Bir roman diye başlamıştım ama kitap roman tadında yazılmış bir biyografi çıktı. İki kişinin o dönemdeki sanata bakışını, sanatsal olduğu kadar kişisel, karaktersel gelişimini, dönüşümünü anlatmış yazar. Beat jenerasyonu denilen dönemden iki sanatçı. Pati Smith şair, şarkıcı, besteci, yazar, ressam; kısacası sanatçı. Ve yazar anlatılan bu iki kişiden biri. Aslında Pati Smith baş kahraman olarak, Robert Mapplethorpe‘u koymuş, kitabı ona verdiği sözü tutmak için yazmış, kendisini Robert için açıklama araçlarından biri olarak kullanmış ama nedense kitabı okuduktan sonra Pati Smith zihnimde daha fazla kaldı. Yandaki resim, kitabın içinde de kullanılan ve Robert Mapplethorpe’un çektiklerinden biri. Robert için fotografçı denilebilir ama sanatçı dememek bence küçümsemek olur. Üslup tahmin ettiğim gibi romantik, yaşananlar sizin de tahmin edebileceğiniz gibi gerçekci ve insani. Kısacası sahiciliği sadece koklatmayıp, aynı zamanda yaşatan bir kitap. Sanat, akımlar veya kahramanlardan herhangi birine ilgi duyan bence kesinlikle okumalı. Okuması zor, hissetmesi zor, sanatçı olmayan biri için empati kurması bile zor kitap. Ama değmez mi? Değer…

Ardından Truman Capote geldi aklıma. Uzun süredir okumayı planlayıp, bir türlü okuyamadığım geçen sene sahaflarda bulduğum hikaye kitabı; Tiffany’de Kahvaltı. Bu kitap hakındaki düşüncelerimi yazmıştım; özel olarak. Bence hoş olmanın ötesinde. Henüz buraya okunmasını tavsiye etmediğim kitap yazmadım gerçi ama gene de okunmasının yeni dünyalar açacağını söylemek isterim. Aslında ne Marilyn, ne de Capote Beat jenerasyonu arasında sayılan sanatçılardan değil ama dönemin tüm resmini anlamak açısından, diğerleri de ne yapıyora bakmak açısından okunabilir diye düşünüyorum.

 

Ardından Jack Kerouac geldi. On the road / Yolda isimli kitapla başladım bu yolculuğa da. 1922′de doğmuş, bir Beat jenerasyonuna ait sanatçı daha. 1950′lerde yazılıp, basılmış. Basıldığında, bir kaç kişi dışında kimsenin ilgisini çekmemiş. Ama bilahare Amerikan klasikleri arasına sokulmuş bir romandan bahsediyorum. Basit bir şey değil. Fransa-Kanada göçmeni bir ailenin biricik oğlu, üniversiteyi reddetmiş, okumuş, gezmiş, içmiş, denemiş, düşünmüş ve yazmış. Hem de çok düşünmüş diyelim biz. Hatta bir değişiklik yapalım ve ben daha romanı bitirmeden yazayım dedim. Buna sebep şu cümleydi: “Çünkü benim için yalnız çılgın insanlar önemlidir, yaşamak için çıldıranlar, konuşmak için çıldıranlar, kurtarılmak için çıldıranlar, aynı anda.” Sanırım kitap bittikten sonra, bir tane de romanın neler anlattığına dair özel bir şey yazacağım ama şimdilik şunu söylemeliyim ki; daha ilk yirmi sayfadan yazar beni etkiledi. Bu roman da otobiyografik özelliğiyle dikkat çekici, nerdeyse kendi hayatını alıp sadece isimleri değiştirip yazmış. Zaten yazar romanı yazmadığını sadece daktilo ettiğini söylemiş; hem de üç hafta gibi kısa bir sürede. Daktilo ederken kağıt çıkar, tak diye vakit kaybetmemek için de, kağıtları birbirine ekleyerek bildiğimiz printer kağıtları veya tuvalet kağıtları gibi rulo halinde yazmış. Tüm bu yazdıklarımdan anlayacağınız gibi henüz roman olmasa da, yazar beni kesinlikle çok etkiledi. Hayata karşı bu tür duruşları olan insanlara nedense cesaretlerinden ötürü hayranlık duymuşumdur.

Bu yolculuğa şimdilik devam etme düşüncesindeyim. Sizlere de yolda karşıma çıkanları yazmaya devam edeceğim.. Hadi kalın sağlıcakla.

Eyl 15

- Truman Capote ve Tiffany’de Kahvaltı veya Breakfast at Tiffany’s

Çok kısa bir süre öncesine dek Tiffany’de Kahvaltı denince aklıma Truman Capote gelmezdi. Daha çok Audrey Hepburn fotoğrafı belirirdi zihnimde. Yazarını bilmediğimden değil ama belki kitabı okumadığımdan, belki hikayenin ruhunu yakalayamadığımdan; bilemiyorum. Geçenlerde sahaflardan bulduğum bu kitabı okudum. İçinde dört hihaye var ama sadece Tiffany’de kahvaltı daha çok ingilizce “novella” denilen bir türde yazılmış. Yani hikayeden uzun ama romandan kısa ve en azından hikaye kadar çarpıcı bir biçimde sunulmuş. Kitapta başka iki öykü daha var. Üstelik onlarda en az Tiffany’de kahvaltı kadar çarpıcı ve işin bana en güzel gelen kısmı ise hikayelerin her birinin üslubunun farklı farklı olması. Biri hikaye kahramanlarından biri tarafından anlatılırken, diğerinde öykünün parçası olmayan bir anlatıcı romantik bir üslup kullanmış. Bir başkasında ise mektup gibi ama esas kahramanın öyküyü size yazdırdığı bir mektup gibi aktarılmış. Hatta bence bu öyküler biraz Tiffany’de kahvaltının gölgesinde bile kalmış denilebilir. Kitaptaki diğer öykülerin isimleri şöyle; Çiçek evi, Elmas bir gitar ve Bir Noel hatırası. Hepsi de bence ayrı çarpıcı. Bu kelimeyi ısrarla kullanmamın sebebi de, “güzel anlatılmış” veya “üslubu hoş” gibi tümcelerle ifade edemeyeceğim ve okuduktan sonra aklımın bir yerlere tosladığını hissetmemden.

 

Tiffany’de kahvaltı bence öykü olarak tanıdık. Sadece filmi çekildiğinden değil, ailesini çocuk yaşta kaybeden insanların yaşam mücadelesi gibi bilindik bir geçmişi olan kadını anlattığından da değil. Bence öyküyü çarpıcı yapan şey, kahramanın hikayede sunulan karakteri. Bu kişilikten etkilenmemek elde değil. Demem o ki; hem anlatıcının kullandığı romantik üslup, hem de bu karakterle kurduğum empati beni çarptı. İşin dürüstü 1961 yapımı filmi bir zamanlar seyrettiysem bile ne kitabı okurken, ne de şu anda hatırlıyorum. Sadece zihnimde kalmış bir kaç sahne fotoğrafı var. Hatta nedense aklımda Tiffany mücevher mağazasıyla ilgili basmakalıp fikirler bile vardı. Sanırım Audrey Hepburn denince aklıma her zaman Tiffany’de kahvaltı gelecek ama artık Tiffany’de kahvaltı denince aklıma kim gelecek bilmiyorum.

Tem 4

- Uğruna, kitaplar yazılan roman: Moby Dick

Çocukluğumda oldukça kısaltılmış hikayesini okuyup, bir çok yazardan, arkadaşlarımdan oldukça olumlu yorumlar dinlediğim kitabı nihayet okumaya cesaret edebildim. Edebildim diyorum; zira bu tarz klasik kitaplar hele de yüksek edebi değeri konusunda çoğunluğun hemfikir olduğu kitapları okumaktan nedense hep korkmuşumdur. Marcel Proust’u bile okuyalı anca on sene olmuştur. Ki o bile Moby Dick kadar dillere düşen bir kitap değildir. Hep “acaba anlayabilecek miyim?” “okumak bir ızdıraba dönüşecek mi anlamaya çalışırken?” gibi sorunlarım olur. Sonuçta popüler kültürden ise, edebiyatı tercih edenlerden biri olduğum halde, büyük bir bilgi birikimine sahip değilim. Hatta, bu yorumu yazmayı bile, en az kitabı okumak kadar cesaret gerektirici buluyorum. Yazabilmemi sağlayan tek şey, edebiyatçı veya bir entellektüel olmayan sıradan bir okurun Moby Dick hakkındaki yorumlarını bilmek isteyebilecek birilerinin varolma ihtimali.

Neyse efendim; Yapı Kredi Yayınları’ndan tam çevirisi, hem de Sabahattin Eyüboğlu ve Mina Urgan’ın çevirisiyle yayınlanan Herman Melville kitabını bir cesaret aldım.  İlk baskısı 1851 senesinde yapılmış. Bizde ise 1999. Kitabın okunuşu çok rahat. Yazar kısa ve açıklayıcı bir dille yazmış kitabı; hatta diline basit deme cesaretini gösterebilirim. Ama basit bir dil ile böylesine önemli bir kitabı yazmanın ne büyük bir maharet gerektirdiğini de unutmamak lazım. Evet, sonuçta belirli şeyleri bilmeniz gerekiyor okurken ama o yerlerde bile dipnotlarla metin daha rahat okunası hale getirilmiş. Roman toplam 688 sayfa, 135 bölümden oluyor. Kitabın en sonunda da, bir kaç ilistrasyon ile Melville’in mektuplarından seçmeler sunulmuş.

Herman Melville, yirmili yaşlarının hemen başında yazarlığa adım atmış biri. Tezgahtarlık, öğretmenlik veya banka memuriyeti gibi çeşitli işler denedikten sonra 18′inde denizlere açılıyor ve balina gemileri dahil bir sürü gemide yedi senesini geçiriyor. Zaten, Moby Dick adlı beyaz balinayı avlamaya çıkan geminin macerasını anlattığı bu romanın güzelliğini, denizcilik ve balina avcılığını gayet iyi bilmesine borçlu denilebilir. Bana kalırsa kitabın ilk 550 sayfası tamamen, okuru anlatılacak öyküye yakınlaştırmak ve okuru romanın içine iyice çekebilmek için yapılmış bir hazırlama safhası. Aralarda önemli bölümlerin olduğu da su götürmez ama bence o bile gerçek edebiyata, alegoriye hazırlık gibi düşünülebilir. Dil basit, anlatım sade olunca bu hazırlık safhası uzun ve sıkıcı görülebilir. Ama oralarda bile insanı devam etmeye zorlayan, “hadi ya” veya “eee, ne zaman gelecek” dedirten birşeyler var. Hele dediğim gibi aralara atılmış önemli parçalar, ağza çalınan bir parmak bal misali.

Romanın son 140 sayfası muhteşem! Anlatmak için kelimeler ciddi ciddi yetersiz; sadece okumak lazım denilebilir. Roman sonuçta Melville’in bilgisi sayesinde tam anlamıyla gerçekçi. Romanın sonuna eklenen ilistrasyonları gördüğümde, “tam hayal ettiğim gibi” dedim. Kurgusunda en ufak hata bulmak imkansız. Fazladan anlatılan veya, “şuna ne oldu” dedirtecek bir eksiklik de bulamayacağınız gibi, romanın sonunda dönüp, “Titanik bile bulundu, Pequod ne zaman gün yüzüne çıkarılacak acaba?” dememek için kendimi zor tuttum.

Romanda ayrıca, Hristiyanlık ve dini erdemler abartılı olmamakla birlikte, hayli önplanda. Batıl inançlar, alamet kabul edilen olaylar, simgeler yerli yerinde ve çok çarpıcı şekilde kullanılmış. Bir cümleden, beş ayrı anlam çıkabilirsiniz. Yazarın demek istedikleri üstüne yazılan onca kitap bence boşa değil; hatta onlarda okunabilir bence. Önceki seferinde bacağını kaptırdığı beyaz balinayı avlamayı bir saplantı haline getiren Ahab Kaptan’ın duyguları çok gerçekçi; iç hesaplaşması çok düşündürücü; yaşam mücadelesi başlı başına bir ilham kaynağı. Ama beni en çok etkileyeni, çektiği acı oldu. Bu acı için bile, kaybettiği bacağı, bacağını kaybedecek kadar kendini beceriksiz bir kaptan bulması, saplantısının veya içhesaplaşmasının doğurduğu acı gibi çeşitli yorumlarda bulunabilirsiniz. Zira bence romanı özel yapan şeylerden biri de; her ne kadar okurken kendinizi gemide hissetmenizi sağlayacak kadar gerçekçilik olsa da, kaptanın yerine kendinizi koyamayacağınız kadar da araya mesafe konmuş olması. Bu bile hayatımızda her an bulabileceğimiz bir özellik. Hepimizin tamamen dürüst olmakla beraber mesafe koyduğumuz ilişkileri vardır sonuçta.

Roman hakkında söyleyebileceğim bir başka ilgimi çeken yanı ise, sonu. 20. yüzyıl film ve kitaplarına alışmış biri olarak 600 sayfalık bir giriş ve gelişme kısmının ardından, uzun, nefes kesici, insana bir cümleyi bitirmeden diğerine başlamayı istettiren ve kreşendo etkisiyle sonlandırılması. Ama bu romanda o kadar gerilim yüklü gelişmeyi sadece sakin, net ve basit cümlelerle sonlandırılmış bulacaksınız. Son bölümü ilk okuduğumda “bu mudur?” dedim “bu mudur, onca anlatılan şeyin geldiği yer?”. İlk okumam diyorum, çünkü bu bölümü iki ke okudum. İnanamadığımdan; bu kadar net etki, bu kadar sade bir anlatımla, ama gene de etkileyeciliğinden, çarpıcılığından birşey kaybetmeden. Çok çarpıcı.

Beni etkileyen son unsur ise, romanın sonuna eklenen yazarın kimi mektuplarında öğrendiklerim. Meğer Melville bu romanı yazarken bir çiftlikte yaşıyormuş ve tüm çiftlik işlerinde de herkesle beraber işçi gibi çalışıyormuş. “Bu ne hayalgücüdür” dedim. Toprakla uğraşırken, denizleri yazmış adam. Sadece yazmamış, bir klasik yaratmış adam. Benim için en sevdiğim kitap hala değişmedi ama bu romanın da çok önemli bir yeri olacağı kesin. OF ya! Ne diyeyim; keşke daha önceden okusaydım da, bu benim üçüncü okumam olsaydı.

Teşekkürler Melville.

Nis 25

- Paul Auster / Timbuktu

İkinci kez okumayı seçtiğim son Paul Auster romanı Timbuktu. Yazar’ın diliyle Timbuktu, ölümden sonra ruhların gittiği yer. Kimileri cennet de diyebilir ama Auster cennet anlamını yaratmamış romanda. Bu anlamda çok hoşuma gitti ama daha da ilgimi çeken yönü fabl özelliğinde yazılmış olması. İçimi acıtan, nerdeyse ağlamama sebep olan bir roman Timbuktu. Can Yayınları kitabı şöyle özetliyor: “Brooklynli evsiz barksız bir şair olan Willy ve onun can yoldaşı, sırdaşı Kemik Bey’le birlikte bir insanlık yolculuğuna çıkarıyor okuru. Auster, bize insanlığımız konusunda öğretecek çok şeyi olan bir köpeğin ağzından, benzersiz bir sevgi öyküsü anlatıyor. İnsanlık durumuna alaycı, hüzünlü, ama bilgece bir bakış getiriyor.”

Kitabın kahramanı Mr Bones (Kemik Bey) isimli bir köpek. Ve roman O’nun ağzından yazılmış. Romanı ikinci kez okumağa başladığmda evdeki kedilerime dönüp, bir ses duymak ister gibi baktım. Hoş, benimkilerde konuşur gibi yaparlar, hatta bazen garip seslerle konuşurlar da, gene de romandan sonra farklı bir gözle bakma ihtiyacı hissettim. Hatta daha da ileri gidip, romanı okurken kendimi Mr Bones’un yerine koydum. Öyle kendimi pek roman kahramanı yerine koyma adetim yoktur ama Mr Bones beni kendine öyle çok çekti. Kendimi söyledikleri insanlarca anlaşılmayan, isteklerini ifade edecek konuşma becerisinden yoksun biri gibi hissettim. Çocukluğumda eli veya bacağı olmayan biri gördüğümde ellerimi saklar veya bacaklarımı kıvırıp yoga pozisyonuna geçip onların neler hissettiklerini, işlerini nasıl yapabildiklerini anlamaya çalışırdım. İlk defa kör birini gördüğümde televizyonda, gözlerimi kapayıp, evi adımlamış, nerde ne olduğunu öğrenmeye çalışmıştım. Gözü kapalı, tuvalete gidip çişimi yapmıştım. Romanı okurken işte kendimi bir anda çocukluğumdaki evde gözü kapalı gezerken etraftaki eşyalara çarptığım ana geri döndüm. Mr Bones içimdeki çocuğu tekrar diriltip, anneme ve babama karşı kendimi savunmalarımın bir işe yaramayıp hep onların dediklerimi yaptığım günlere geri götürdü beni. İçimdeki çaresizliği aynı gerçeklikle hissettim. Mr Bones’un yaşadığı çaresizliği benimmiş gibi hissettim. İşte Auster farkı da burada. Oldukça gerçekçi ve kurgusu sağlam romanlar yazması. Kahramanı bir köpek bile olsa, insana o duygular garip gelmiyor, anlaşılmaz gelmiyor. Salman Rushdie’nin sözleri sanırım bu düşüncemin teyit eder nitelikte : “Pek çok insanın köpek muamelesi gördüğü bu dünyada, Paul Auster bir köpeğin yaşamının öyküsünü anlatmayı seçmiş. Bu kısa ve olağanüstü kitabı okurken, Kemik Bey gibi düşünmemizi, duyumsamamızı, dahası hayal etmemizi sağlamış. Auster, kendi türümüzün dışına çekilerek, kendi kendimize yepyeni bir gözle, evlerimizde yaşayan bu sevecen ve yarı-gizemli hayvanın gözünden bakmamızı olanaklı kılmış.”

 

Mar 28

- Leviathan – Paul Auster

Hayatımın bu döneminde ben ikinci kez Auster kitaplarını okurken, buraya da onlar hakkındaki düşüncelerimi yazma fırsatı buldum. Önce son kitabını okudum, sonra eski kitaplarından başladım. Derken sanki ben, kendim veya Auster için bir sırrı veya ortaya henüz çıkmamış bir gerçeği deşifre edecekmişim gibi bir duyguyla devam ettim. Şimdi elimdeki romanlardan ilgimi çeken sonuncusunu bitirdim. Karanlıktaki Adam romanı benim için çok fazla hüzünlü; çok fazla gerçekçi. Belki Yazı Odasında Yolculuklar ve/veya Timbuktu’yu da okurum tekrar, bilemiyorum ama okumazsam geriye okumak istediğim bir tek biyografik kitabı Art of Hunger – Cebi Delik kalıyor. Buraya kadar gelmek beşden fazla ayımı aldı ama henüz bitiremediğimi keşfetmek bile, o sırra hiçbir zaman vakıf olamayacağım duygusu yaratıyor bende.

Neyse biz gelelim Leviathan’a. Auster’da en ilgimi çeken unsur, her kitabında aklımı uçurtan en az birer tesbitinin olması. Bu kitabında da, semboller ve sembollerin anlamları, sembollerin insanlar üstünde yarattığı inançlarla ilgili söyledikleri. Çok deşeleyip, okumak isterseniz diye keyfinizi kaçırmamak için, sadece bu amaçla Amerikan Özgürlük Abidesi’ni kullandığını belirtebilirim. Roman insanların inançları, tutkuları ile pratik hayatın içinde tutunma yolları bulamadıklarında yapabileceklerine dair insanı ciddi anlamda şaşkınlığa düşüren olasılıklar sunuyor. Tutku insan olarak isteklerimiz, inançlarımız yapabileceklerimiz ise, bu kitap ikisinin arasında durup ikisini birden basit bir dil ve çarpıcı bir gerçeklikle anlatıyor.

Müslümanlık kültüründe semboller, tabudur; totem anlamına gelir. Bizim haç gibi, yıldız gibi inanç bağlamında sembollerimizin olmaması zaten gündelik yaşamımızda da bu tür sembollerin gelişmemesine sebep olmuş diye düşünürüm hep. Dünyada ne olup bittiğini takip eden, az çok fikri olan herkes için Amerika denince akla Özgürlük Abidesi gelir. Aklımıza, gözümüze o kadar kazınmıştır bu sembol. Ama Türkiye denince böyle bir sembol söz konusu değildir. Belki Mısır denince akla piramit gelir; ama bu sadece onlara dair yapılan onca film, yazılan onca kitap vb yüzündendir. Mısırlı Müslümanların kendilerini ifade etmesi için seçtiği bir sembol olmadığı gibi, piramitlerin sembol olmasından hoşlanmayanlar bile olabilir. Belki bu anlamda, bu kitabın bizim için anlatabilecekleri daha azdır. Ama empati kurabilirsek hiç olmazsa tutkuyla, rasyonellik arasındaki ince çizgiyi algılayabilriz diyorum.

Kitabın Türkçe basımında yazılan özetinde şunlar yer alıyor: “Parlak ve yetenekli bir yazar olduğu düşünülen Benjamin Sachs, karlı bir kış günü yol kenarında hazırlamaya çalıştığı bombanın patlamasıyla paramparça olur. Yakın dostu Peter Aaron, Benjamin’in umulmadık ölümünü araştırırken, onunla ilgili akıl almaz bilgiler edinir. Tek amacı, olayı soruşturan yetkililer kendilerince bir “gerçek” uydurmadan, Benjamin’in ölümünün ardındaki gerçeği ortaya çıkarmaktır. Benjamin, bir gizli örgüt üyesi midir? Neden bir başkasının kimliğine bürünmüştür? Leviathan, günümüzün en yaratıcı yazarlarından Paul Auster’ın başyapıtlarından. Kendi tarzını her romanında biraz daha yetkinleştiren Auster, gözüpek bir polisiye öyküyü yazınsal bir ustalıkla anlatırken, günlük yaşama beklenmedik bir biçimde giren şiddeti, kıvrak bir dil ve şaşırtıcı bir kurguyla sorguluyor.Leviathan, derinden etkileyen bir dostluk ve ihanet romanı.”

comments: 0 » tags: , , ,
Şub 3

- Paul Auster romanlarına devam

İkinci defa okuyarak sizlerle paylaştığım Paul Auster kitaplarına bu yazıda toplu bir değerlendirme yapmak istiyorum. Aslında her biri için koca birer yorum yapılabilir ama Paul Auster kitaplarına dair diğer yazılarımla beraber okununca daha net değerlendirilebilir olduğundan, bu şekilde yazmayı tercih ediyorum. Auster hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse, özellikle Fransız şiiri, edebiyatı üzerine uzmanlaşmış bir akademisyen olduğunu belirtmem gerekir. Kimilerinin “en Avrupalı” Çağdaş Amerikan yazarı dediği Auster romanlarının yanısıra özellikle Fransızca’dan yaptığı çevirileriyle bilinir.

Burada şimdilik okuduklarımı yazıyorum; ilerleyen günlerde diğer kitaplarını okudukça eklemeye devam edeceğim.

Music of chance / Şans Müziği - Auster’ın okuduğum kitapları arasında öyküsü gerçek olası ama olasılığı en düşük kurguyu barındıran kitaptır. Kitabın içerdiği hüzün ve çaresizlik duygusu beni unutmaya teşvik etmişti. Kitapta, önceki romanlarında da kullandığı şans ve tesadüfün insan hayatındaki belirleyici yerini sorguyan bir kurgu vardır. Auster’ın düşgücünün muhteşemliği, diğer romanlarının gerçekçiliği yananında burada bence çok iyi görülür.

Öykü için kitabın kapağında şöyle yazar: “Jim Nash, otuzlarında, sorumlu bir baba, insanların hayatını kurtaran Boston’lı bir itfaiyecidir. Küçük bir mirasa konduğunda, “özgür bir yaşam” sürmeye karar verir. Eline geçen parayı tüketmek için ABD’nin dört bir yanını dolaşır durur. Bir süre sonra, Pozzi adında gezgin bir kumarbazla tanışır. Pozzi’yle birlikte pokere oturur, ellerinde kalan son parayı, iskambil kâğıtlarının kaderine bağlarlar.”

Oracle Night / Kehanet Gecesi - Kitap kapağında “Otuz dört yaşındaki romancı Sidney Orr, kendisini ölümün kıyısına götüren ve aylarca süren bir hastalığın ardından yavaş yavaş hayata dönmektedir. 1982′nin bir Eylül günü New York’un Brooklyn semtindeki küçük bir kırtasiyeciden edindiği mavi ciltli bir defter tam dokuz gün boyunca Sidney’i büyüsü altına alacak, genç adam, evliliğini yıkmakla ve gerçeğe duyduğu güveni sarsmakla tehdit eden şaşırtıcı olaylar ve rastlantılarla, ürkütücü önsezilerle dolu bir dünyaya sıkışıp kalacaktır.” diye yazar.

Auster’ın bu romandaki kahramanı olan kişi bir yazar ve kitapta yazarların roman için ilham alma biçimlerini öyle dürüstlük ve basit bir örnekle anlatır ki, o örnekteki kadının kendi karısı, sevginin kendi sevgisi olduğunu düşünür, merak edersiniz. Auster bu romanında, diğer kitaplarında olmayan bir teknik benimsemiş ve bir tarih veya biyografi kitabı gibi romanı dipnotlarla zenginleştirmiştir. Bence romana dipnot koyma bile başlı başına yaratıcılık unsurudur. Roman içinde dipnotlarla açıklama yapıp, biyografi ve gerçeklik duygusunu güçlendirmiştir.

Brooklyn Follies / Brooklyn Çılgınlıkları - Gene kitap kapağından romanın hikayesini okuyalım: “Eski hayat sigortacısı Nathan Glass, yakalandığı hastalıktan ötürü ölüme gün saymaktadır. Karısından boşanmış, emekli olmuş, tek kızından kopmuştur. Bir başına kalmak için, kimsenin kendisini tanımadığı Brooklyn’e gelir. Bir süre sonra nicedir kayıp olan yeğeni Tom Wood’la karşılaşır. Tom’un çalıştığı kitabevinin sahibi Harry Brightman da, kaderin Brooklyn’e sürüklediklerindendir. Tom ve Harry aracılığıyla dünyası genişleyen Nathan yepyeni dostlar edinir. Giderek başkalarının acıları ve yaşam savaşları kendi umarsızlığına ağır basacaktır.”

Bence bu roman Auster’ın yazdığı romanlar içinde en umut dolu öyküyü barındıran kitabı. Gene gerçekliği okura çok hoş şekilde işleyen bir kurgusu var. Gene kurguda kafanızda sorular yaratacak bölümler olsa da, roman o kadar insanı sarıyor ki bunları boşveriyorsunuz. Hayat içinde gelişen günlük sorunlarımız, bu romanda kahramanın başına da geliyor. Ancak, sorunlar bir Hollywood filminde olabilecek şekilde teker teker ve pek fazla da zorlanılmadan çözülüyor. Hani romanın sonunun geçtiği gün “11 eylül” olması bile bu mutlu sonu değiştirmemiş. Sadece insanda “hayat devam ediyor” hissiyatı yaratıyor. Eğer umuda ihtiyaç duyduğunuz bir andaysanız, mutlaka okuyun.

Book of Illusions / Yanılsamalar Kitabı – Romanın öyküsü için, kitap kapağında şöyle yazar: “Karısıyla iki küçük oğlunu bir uçak kazasında yitiren David Zimmer, yaşayan bir ölüye dönüşmüştür, kederini alkole gömerken günlerini kendine acıyarak geçirmeyi sürdürür. Bir gece televizyon izlerken, sessiz film döneminin komedi oyuncularından Hector Mann üzerine bir belgesele rastlayınca hayata bakışı bir anda değişir. Altmış yıl önce ansızın ortadan kaybolan ve o zamandan beri kendisinden haber alınamayan bu gizemli oyuncunun filmlerinin peşine düşen, Avrupa ve Amerika’da dolaşan David, sonunda onun hakkında bir kitap yazar. Kitap yayınlandıktan hemen sonra aldığı, başka bir dünyadan gelmişe benzeyen ilginç bir mektupla hayatı geri dönülmez biçimde değişecektir.”

Yanılsmalar denildiğinde aklıma gelecek imgelerin hiçbiri bu kitapta geçen ve insanda yanılsama olduğu duygusu yaratan olaylar örgüsüyle alakalı değil. Yanılsama denince daha çok kendimi kandırma ile ilgili düşünceler geçer; gerçi bu romanda da kahraman kendini kimi noktalarda kandırdığını, olayları veya sarfedilen sözcükleri, cümleleri görmezden geldiğini itiraf eder ama gene de bana, “ölü bir adamın biyografisi”ni çeviren ve kendini ne canlı ne de ölü sayan biri için bile ilgili olabilir duygusu yaratmıyor. Kitabın ismiyle, kendisi arasında bağlantı kuramadığım ama kitabın ismini bile romantik ve hüzünlü bulduğum başka bir romanı yok Auster’ın. Tesadüfler ve başa gelen olayları seyreder gibi, bir kurban edasıyla yaşayan Auster karakterlerinin içinde çok acı çekenlerden biri David Zimmer. Güçlü ve insana kendisinin başına gelmiş duygusu yaratacak kadar gerçekçi. Kitapta hoşlanmadığım tek şey sonu. Paul Auster’ın mutlu sonlara olan zaafı , gereğinden fazla açıklama ile tam bana hiç hayal edecek bir şey bırakmamış derken, başka bir hayal malzemesi sunması bile bu mutlu sayılabilecek, insanın içini ferahlatan sonun basitliğini değiştirmemiş. Gene de üstünde düşünmeyi bırakın, sadece okuması bile insanı zenginleştirir diye düşünüyorum. En azından empati kurmak, başka pencerelerden bakabileceğini görmek adına.

Invention of Solitude / Yalnızlığın Keşfi - Babasının ölümü ardından biyografik öykü olarak tasarlayıp yazdığı bir kitap bu. Kitap iki kısımdan oluşuyor. İlkinde babasının ölümü ardından, babası hakkında düşünce, duygu ve anılarını anlatmış Auster. İkinci kısım ölüm üstünden bir sene geçtikten sonra yas sürecinde kabullenme evresine gelene dek hissettikleri ve düşündüklerinden ibaret. Daha bir kopuk parçalar halinde yazılmış ancak, kendi içinde gene de bir bütünlüğü var. Roman okumak isteyenlere göre bir kitap değil. Daha çok Auster’ı tanımak, ölüm ardından yaşananlara tanıklık etmek isteyenlere uygun olduğunu düşünüyorum.

Karanlıktaki Adam / Man in the Dark – Kitap tanıtımında, “Uçsuz bucaksız Amerika kırsalının bir beyaz gecesinde daha, dünyayı kafamın içinde döndürerek yeni bir uykusuzluk nöbetiyle boğuşurken karanlıkta tek başınayım… 72 yaşındaki eski kitap eleştirmeni August Brill, geçirdiği bir araba kazasından sonra kızı ve torunuyla birlikte oturmaktadır. Uykusuz bir gecede, anımsamak istemediği düşünceler ve olayları, karısının ölümünü, torununun erkek arkadaşının Irak’ta vahşice öldürülüşünü kafasından kovmak için, kendi kendine öyküler anlatır. ABD’nin Irak’la değil de, kendi kendisiyle savaşta olduğu bir öykü kurar. Bu hayalî ABD’de, ülke kanlı bir iç savaşa sürüklenmiştir. Gece ilerledikçe, Brill’in öyküsü gittikçe yoğunlaşacak, unutmak istedikleri bir bir geri gelecektir…” diye yazar.
Bu kitap için Paul Auster’ın ikinci defa okumaktan ürktüğüm, korktuğum tek kitabı diyebilirim. Hakikaten abartmış olmam sanırım. Zira insanın utancından veya pişmanlıklarından bile olsa kendini yok etme isteği ve bu istekle mücadelesini kitap içten içe çok güzel anlatıyor. Kayıplarımız, üzüntülerimiz ve en etkileyicisi kendi düşüncelerimizle yüzleşmelerimiz… Okurken, ara ara kendi düşüncelerime dalıp gittiğim bile oldu.

Oca 12

- Ay Sarayı (Moon Palace) Paul Auster

Bu aralar geriye dönüp neler kaçırdığımı görme günleri yaşıyorum ve buna da Paul Auster’ın kitaplarını tekrar okumak için kullanıyorum. Bilincimizin nasıl çalıştığını anlamak zor ama her yerde hüzün olan bir kitabı seçmemin de buna ilişkin bir sebebi vardır herhalde diye düşünüyorum. Kitabın her yerinde duygu açlıkları, hırpalanmışlar ve öfkeye eşlik eden korku var.

İlk okuduğumda kitabın şiirselliği, yazarın tesadüflere verdiği ehemmiyetin romantikliği hoşuma gitmişti. Aradan geçen uzun süre sonunda aklımda bu izlenimler ve beni etkileyişi dışında pek birşey kalmamış. Oysa şimdi ikinci kez okuduktan sonra, sanki Paul Auster’ın o dönemde yazdıklarını bütün halinde okuyup, analiz edilmelerinin bu duyguları anlamak için iyi olacağını düşünüyorum. Sanki hepsi başka bir bütünün şifrelenmiş parçalarını taşıyorlar. Bu izlenimimi en çok da kitaplardaki ortak noktalara borçluyum. En başında herhalde parasızlık halini seçen kahramanlar var. Şapka koleksiyonu yapan, dışarıdan sert ve güvenilmez ama tanıdıkça rahat rahat konuşup vakit geçerebileceğin duygusunu yaratan veya tali gözüküp romanın bütünlüğü içinde önemli rol oynayan karakterler. Kaybedilmiş erkek aile üyeleri, anne figürünün eksikliği. Ölmüş veya ortadan kaybolmuş. Parasızlık, açlık ve bunların sistemi bir nevi protesto aracı olarak kullanılması. Minik, satır aralarındaki kelime oyunları. Hatta “Son şeyler ülkesinde” geçen ana karakterden yararlanmak, bahsetmek kadar bu ortaklığı ileri götürmüş Auster.

Ay Sarayı’nda defalarca tekrarlanan iki unsur daha var: Tesadüflere karşı farkındalık, belki de inanç ve Tesla’nın bir cümlesi: “Güneş geçmiş, Dünya şimdi, Ay gelecektir”. Tesadüfler kadar önemli olan şeylerden biri de simgeler, simge ve yaşananlara anlam vermeye çalışmak, soyut kavramlara olan düşkünlük. Tabii bunların hepsi de beraberinde romantikliği getiriyor.

“Mr Vertigo / Yükseklik Korkusu” ve “Music of Chance / Şans Müzüğü” ile nerdeyse aynı mekanlarda geçiyor kitap. Auster’ın o mekanlarda yaşadığını düşündürüyor insana. Sanki o mekanları, o yolculukları yaşamış, tatmış, girdisini çıktısını biliyor. Zaten bir romanı roman yapan güzelliklerden biridir ya bu gerçekçilik; işte Paul Auster bunu iyi biliyor, iyi kullanıyor. Sanki Leviathan’daki karakter ile buradaki ikiz. Zaten romanın geçtiği tarih aralığı da örtüşüyor. Diyorum ya, hepsini bir arada ve öykü yerine cümleleri okuyunca, şifreleri çözüp sanki bambaşka bir öykünün anahtarını size verecekmiş gibi.

Öykü demişken, kitabın öyküsü şöyle: Tüm söylenebilecek aslında üç tane erkek karakter ve onların başlarından geçenler. Üç erkekten en genç olanı, MS kahramanımız. Diğerleri bu genç adamın hayatında gelişen olayların sonucu olarak ortaya çıkıyor ve romanda kendi önemlerini yaratıyorlar.Önce MS’in çocukluğundan bir kesit sunuluyor ve ardından hızlı bir şekilde üniversite yıllarına değiniliyor, sadece belirli önemli olaylar ve duygular üstünde duruluyor. Bu genç adam parasızlıkla mücadele ediyor okulu bitirince; pasif bir mücadele içinde “evsizler” sınıfına katılıyor. Sonrasında yaşadıkları romanlara neden roman denildiğini kanıtlar nitelikte. MS tekerlekli sandalyeye mahkum bir adamın yardımcısı olarak işe başlayıncaya kadar evsizliğin hakkını veriyor. Arkadaşlarınca sokaktan kurtarılınca yaşadıkları insana güven veriyor. “Benim çevremde de bu tür insanlar olabilir; ihtiyacımolursa beni kurtarırlar” düşüncesi biliçaltımda, üstünde dans ediyor. Ardından gelişen olaylar sonucunda üçüncü bir erkek karakteri öykünün içine giriyor. Tesadüfler, olaylar, karakterler hep romantik, hep insanın içini burkarak da olsa ısıtıyor. Arabalar, yollar, çöller…

Kaybedilenler, kaybettiğini düşünürken geri buldukların, yeni elde ettiklerin veya kaybettiğin, kaybettiğini düşünürken geri bulduğun ve yeni elde ettiğin sevgiler günlük hayatın içinde yaşadıklarımızla birleşince neler olur diye merak edersek bu romanı okuyalım derim.

Aklımda kalan en önemli nokta sanırım “tesadüfler” olurdu ama “romantiklik” te az sayılmaz. Ama bir de şu var:

kahramanın parasız kalıp son dokuz dolarının bir kaç on centini soğuk bira içmek ve serin bir ortamda vakit geçirmek için bir bara girer. Televizyonda o sırada aya ayak basan astronotlar gösteriliyordur.

“… and that was how I happened to witness the event. I saw the two padded figures take their first steps in that airless world, bouncing like toys over the landscape, driving a golf cart through the dust, planting a flag in the eye of what had once been the goddess of love and lunacy. Radiant Diana, I thought, image of all that is dark within us. Then the president spoke. In a solemn, a deadpan voice, he declared this to be the greatest event since creation of man. … But for all the absurdity of that remark, there was one thing no one could challenge: since the day he was expelled from paradise, Adam had never been this far from home”…

bunu düşünen adam işte yazar oluyor.