İkinci defa okuyarak sizlerle paylaştığım Paul Auster kitaplarına bu yazıda toplu bir değerlendirme yapmak istiyorum. Aslında her biri için koca birer yorum yapılabilir ama Paul Auster kitaplarına dair diğer yazılarımla beraber okununca daha net değerlendirilebilir olduğundan, bu şekilde yazmayı tercih ediyorum. Auster hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse, özellikle Fransız şiiri, edebiyatı üzerine uzmanlaşmış bir akademisyen olduğunu belirtmem gerekir. Kimilerinin “en Avrupalı” Çağdaş Amerikan yazarı dediği Auster romanlarının yanısıra özellikle Fransızca’dan yaptığı çevirileriyle bilinir.
Burada şimdilik okuduklarımı yazıyorum; ilerleyen günlerde diğer kitaplarını okudukça eklemeye devam edeceğim.
Music of chance / Şans Müziği - Auster’ın okuduğum kitapları arasında öyküsü gerçek olası ama olasılığı en düşük kurguyu barındıran kitaptır. Kitabın içerdiği hüzün ve çaresizlik duygusu beni unutmaya teşvik etmişti. Kitapta, önceki romanlarında da kullandığı şans ve tesadüfün insan hayatındaki belirleyici yerini sorguyan bir kurgu vardır. Auster’ın düşgücünün muhteşemliği, diğer romanlarının gerçekçiliği yananında burada bence çok iyi görülür.
Öykü için kitabın kapağında şöyle yazar: “Jim Nash, otuzlarında, sorumlu bir baba, insanların hayatını kurtaran Boston’lı bir itfaiyecidir. Küçük bir mirasa konduğunda, “özgür bir yaşam” sürmeye karar verir. Eline geçen parayı tüketmek için ABD’nin dört bir yanını dolaşır durur. Bir süre sonra, Pozzi adında gezgin bir kumarbazla tanışır. Pozzi’yle birlikte pokere oturur, ellerinde kalan son parayı, iskambil kâğıtlarının kaderine bağlarlar.”
Oracle Night / Kehanet Gecesi - Kitap kapağında “Otuz dört yaşındaki romancı Sidney Orr, kendisini ölümün kıyısına götüren ve aylarca süren bir hastalığın ardından yavaş yavaş hayata dönmektedir. 1982′nin bir Eylül günü New York’un Brooklyn semtindeki küçük bir kırtasiyeciden edindiği mavi ciltli bir defter tam dokuz gün boyunca Sidney’i büyüsü altına alacak, genç adam, evliliğini yıkmakla ve gerçeğe duyduğu güveni sarsmakla tehdit eden şaşırtıcı olaylar ve rastlantılarla, ürkütücü önsezilerle dolu bir dünyaya sıkışıp kalacaktır.” diye yazar.
Auster’ın bu romandaki kahramanı olan kişi bir yazar ve kitapta yazarların roman için ilham alma biçimlerini öyle dürüstlük ve basit bir örnekle anlatır ki, o örnekteki kadının kendi karısı, sevginin kendi sevgisi olduğunu düşünür, merak edersiniz. Auster bu romanında, diğer kitaplarında olmayan bir teknik benimsemiş ve bir tarih veya biyografi kitabı gibi romanı dipnotlarla zenginleştirmiştir. Bence romana dipnot koyma bile başlı başına yaratıcılık unsurudur. Roman içinde dipnotlarla açıklama yapıp, biyografi ve gerçeklik duygusunu güçlendirmiştir.
Brooklyn Follies / Brooklyn Çılgınlıkları - Gene kitap kapağından romanın hikayesini okuyalım: “Eski hayat sigortacısı Nathan Glass, yakalandığı hastalıktan ötürü ölüme gün saymaktadır. Karısından boşanmış, emekli olmuş, tek kızından kopmuştur. Bir başına kalmak için, kimsenin kendisini tanımadığı Brooklyn’e gelir. Bir süre sonra nicedir kayıp olan yeğeni Tom Wood’la karşılaşır. Tom’un çalıştığı kitabevinin sahibi Harry Brightman da, kaderin Brooklyn’e sürüklediklerindendir. Tom ve Harry aracılığıyla dünyası genişleyen Nathan yepyeni dostlar edinir. Giderek başkalarının acıları ve yaşam savaşları kendi umarsızlığına ağır basacaktır.”
Bence bu roman Auster’ın yazdığı romanlar içinde en umut dolu öyküyü barındıran kitabı. Gene gerçekliği okura çok hoş şekilde işleyen bir kurgusu var. Gene kurguda kafanızda sorular yaratacak bölümler olsa da, roman o kadar insanı sarıyor ki bunları boşveriyorsunuz. Hayat içinde gelişen günlük sorunlarımız, bu romanda kahramanın başına da geliyor. Ancak, sorunlar bir Hollywood filminde olabilecek şekilde teker teker ve pek fazla da zorlanılmadan çözülüyor. Hani romanın sonunun geçtiği gün “11 eylül” olması bile bu mutlu sonu değiştirmemiş. Sadece insanda “hayat devam ediyor” hissiyatı yaratıyor. Eğer umuda ihtiyaç duyduğunuz bir andaysanız, mutlaka okuyun.
Book of Illusions / Yanılsamalar Kitabı – Romanın öyküsü için, kitap kapağında şöyle yazar: “Karısıyla iki küçük oğlunu bir uçak kazasında yitiren David Zimmer, yaşayan bir ölüye dönüşmüştür, kederini alkole gömerken günlerini kendine acıyarak geçirmeyi sürdürür. Bir gece televizyon izlerken, sessiz film döneminin komedi oyuncularından Hector Mann üzerine bir belgesele rastlayınca hayata bakışı bir anda değişir. Altmış yıl önce ansızın ortadan kaybolan ve o zamandan beri kendisinden haber alınamayan bu gizemli oyuncunun filmlerinin peşine düşen, Avrupa ve Amerika’da dolaşan David, sonunda onun hakkında bir kitap yazar. Kitap yayınlandıktan hemen sonra aldığı, başka bir dünyadan gelmişe benzeyen ilginç bir mektupla hayatı geri dönülmez biçimde değişecektir.”
Yanılsmalar denildiğinde aklıma gelecek imgelerin hiçbiri bu kitapta geçen ve insanda yanılsama olduğu duygusu yaratan olaylar örgüsüyle alakalı değil. Yanılsama denince daha çok kendimi kandırma ile ilgili düşünceler geçer; gerçi bu romanda da kahraman kendini kimi noktalarda kandırdığını, olayları veya sarfedilen sözcükleri, cümleleri görmezden geldiğini itiraf eder ama gene de bana, “ölü bir adamın biyografisi”ni çeviren ve kendini ne canlı ne de ölü sayan biri için bile ilgili olabilir duygusu yaratmıyor. Kitabın ismiyle, kendisi arasında bağlantı kuramadığım ama kitabın ismini bile romantik ve hüzünlü bulduğum başka bir romanı yok Auster’ın. Tesadüfler ve başa gelen olayları seyreder gibi, bir kurban edasıyla yaşayan Auster karakterlerinin içinde çok acı çekenlerden biri David Zimmer. Güçlü ve insana kendisinin başına gelmiş duygusu yaratacak kadar gerçekçi. Kitapta hoşlanmadığım tek şey sonu. Paul Auster’ın mutlu sonlara olan zaafı , gereğinden fazla açıklama ile tam bana hiç hayal edecek bir şey bırakmamış derken, başka bir hayal malzemesi sunması bile bu mutlu sayılabilecek, insanın içini ferahlatan sonun basitliğini değiştirmemiş. Gene de üstünde düşünmeyi bırakın, sadece okuması bile insanı zenginleştirir diye düşünüyorum. En azından empati kurmak, başka pencerelerden bakabileceğini görmek adına.
Invention of Solitude / Yalnızlığın Keşfi - Babasının ölümü ardından biyografik öykü olarak tasarlayıp yazdığı bir kitap bu. Kitap iki kısımdan oluşuyor. İlkinde babasının ölümü ardından, babası hakkında düşünce, duygu ve anılarını anlatmış Auster. İkinci kısım ölüm üstünden bir sene geçtikten sonra yas sürecinde kabullenme evresine gelene dek hissettikleri ve düşündüklerinden ibaret. Daha bir kopuk parçalar halinde yazılmış ancak, kendi içinde gene de bir bütünlüğü var. Roman okumak isteyenlere göre bir kitap değil. Daha çok Auster’ı tanımak, ölüm ardından yaşananlara tanıklık etmek isteyenlere uygun olduğunu düşünüyorum.
Karanlıktaki Adam / Man in the Dark – Kitap tanıtımında, “Uçsuz bucaksız Amerika kırsalının bir beyaz gecesinde daha, dünyayı kafamın içinde döndürerek yeni bir uykusuzluk nöbetiyle boğuşurken karanlıkta tek başınayım… 72 yaşındaki eski kitap eleştirmeni August Brill, geçirdiği bir araba kazasından sonra kızı ve torunuyla birlikte oturmaktadır. Uykusuz bir gecede, anımsamak istemediği düşünceler ve olayları, karısının ölümünü, torununun erkek arkadaşının Irak’ta vahşice öldürülüşünü kafasından kovmak için, kendi kendine öyküler anlatır. ABD’nin Irak’la değil de, kendi kendisiyle savaşta olduğu bir öykü kurar. Bu hayalî ABD’de, ülke kanlı bir iç savaşa sürüklenmiştir. Gece ilerledikçe, Brill’in öyküsü gittikçe yoğunlaşacak, unutmak istedikleri bir bir geri gelecektir…” diye yazar.
Bu kitap için Paul Auster’ın ikinci defa okumaktan ürktüğüm, korktuğum tek kitabı diyebilirim. Hakikaten abartmış olmam sanırım. Zira insanın utancından veya pişmanlıklarından bile olsa kendini yok etme isteği ve bu istekle mücadelesini kitap içten içe çok güzel anlatıyor. Kayıplarımız, üzüntülerimiz ve en etkileyicisi kendi düşüncelerimizle yüzleşmelerimiz… Okurken, ara ara kendi düşüncelerime dalıp gittiğim bile oldu.