Ara 28

- Çağımızın Paradoksu

Posted in NS Tripod

Bizler; daha büyük binalara fakat daha kısa kulelere, daha geniş karayollarına fakat daha dar bakışaçılarına sahibiz, çok harcıyor fakat az şeye sahip oluyoruz, çok alıyoruz fakat daha az beğeniyoruz.

Bizler; daha büyük evlere fakat daha küçük ailelere, daha çok fırsata fakat daha az zamana, daha çok dereceye fakat daha az sağduyuya, daha çok bilgiye fakat daha az görüşe, daha çok deneyime fakat daha çok probleme, daha çok ilaca fakat daha kötü sağlığa sahibiz.

Biz; çok kayıtsız harcıyor, çok az gülüyor, çok hızlı araba kullanıyor, çok kısa sürede çok sinirleniyor, çok geçe kadar kalıp çok yorgun kalkıyor, nadiren okuyup çok televizyon seyrediyor ve pek seyrek dua ediyoruz.

Biz; mülkiyetlerimizin sayısını katladık fakat değerlerimizi kaybettik. Biz çok fazla konuştuk, kırk yılda bir sevdik ve çok sık yalan söyledik. Biz, hayatı değil, nasıl yaşanacağını öğrendik, Bizler yaşama yıllar ekledik fakat yıllara hayat veremedik.

Biz; aya kadar gittik, geldik fakat yeni komşuyla tanışmak için caddeyi geçmekte güçlük çektik.

Biz; iç dünyayı değil ama dış uzayı fethettik, biz çok şey yaptık fakat daha iyi değil, havayı temizledik ama ruhlarımızı kirlettik, atomu parçaladık fakat önyargılarımızı yokedemedik, biz daha çok yazıp daha az öğrendik, daha çok planlayıp daha az başarıya ulaştık.

Biz; beklemeyi değil ama acele etmeyi öğrendik, biz daha çok gelire fakat daha düşük ahlaka, daha çok yiyeceğe fakat daha az doyuma, daha çok tanıdığa ama daha az dosta sahibiz, daha çok eforla daha az başarımız var.

Biz; daha çok bilgi depolamak, şimdiye kadarkilerden daha çok kopya üretmek için daha çok bilgisayar yaptık fakat daha az iletişimimiz var; biz sayı olarak çok fakat kalite olarak azız.

Bugünler; fast food ve yavaş sindirim, uzun erkek ve kısa karakter, haddinden fazla kar ve yüzeysel ilişkilerin günleri.

Bugünler; dünya barışı ve yerel mücadeleler, daha çok dinlence fakat daha az eğlence, daha çeşitli yiyecek fakat daha az besin değeri olan günler.

Bugünler; çift maaş ama çok boşanma, daha süslü fakat bölünmüş evlerin olduğu günler.

Bugünler; hızlı gezintilerin, kullanıldıktan sonra atılan çocuk bezlerinin, fırlatılıp atılan ahlakın, bir gecelik aşkların, aşırı kilolu vücutların ve gülmekten sessiz kalmaya ve öldürmeye kadar her şeye yarayan hapların günleri.

Bu; vitrinde çok, depoda hiçbir şeyin olduğu zaman…

Yazarı Bilinmiyor

1999

comments: 0 » tags: ,
Ara 28

- Modern zamanlar deyince aklıma gelenler

Posted in NS Tripod

* “asri zamanlar” isimli roman
* bir yazı başlığı / makale başlığı / dergi konusu / resim adı vs vs vs
* içinde ironi barındıran sözcük grubu
* karamsarlık
* teknoloji / ekoloji / biyoloji / psikoloji / metafizyoloji / metafor / metamorfoz / gastronomi / endeskopi / tümör / krizantem / nöroloji
* yeni toplum düzenleri, gelenek ve eğilimleri
* karamsarlık
* artan suç oranı, cinayetler, idamlar, terör örgütleri, hükümet çeteleri
* bilim kurgu romanları
* nostalji
* nesli tükenen hayvanlar
* ozon tabakası
* karamsarlık
* dönekler
* gate’ler (iski, iran, fermuar vs)
* savaşlar, atom bombası, savaş psikopatları (Hitler vb)
* karamsarlık
* globalisation / globalizasyon gibi abuk terimler
* vizyon / misyon karmaşası
* atatürk / winston churcil karşılaşması
* kadın / erkek eşitliği, eşitsizliği üstüne salakça tartışmalar
* “allah var mı?” sorusu ve beraberinde getirdiği gerginlikler
* “metal müzik” dinlenir/nmez demagojisi
* 19.yy’daki seyahat kitaplarına karşılık, 20. yy’daki anı / hatıra türü kitaplar
* denemeler
* eakşın filmler
* fazla karamsarlığın ardından gelen fazla güven ve anlamsız iyimserlik
* iletişim olanakları, mektup arkadaşları, teletel, moda
* ufo geyikleri
* kadınların oy verme hakkının bizde “verilmesi”, isveçte “alınması” geyiği
* fazla refahtan bunalıma giren insanların oluşturduğu toplumlara imrenme
* düşünürler / düşünme özürlüler
* kımıl zararlısının zararları üzerine seminer
* askerlikten kaçmayı abartıp “Trafik kazalarını önleme Bölümü” üzerine master yapmak
* Halk Yaşam Sigorta’nın ilk yardım kursları
* el ve ayak mikrocerrahisi

* cinsel devrim
* 1968 paris’i
* Ekim devrimi
* Kırmızı pazartesi
* Yoldaş Stalin / tank sesleri / çanakkale marşları
* Ortasından duvar geçen / artık geçmeyen şehir – Berlin
* karamsarlık
ve yüzyıllık yalnızlık

1999

Ara 28

- Mutluluk

Posted in NS Tripod

 Bugünlerde mutluluk denince aklıma nedense, bize fransızca öğretmege çalışan Ayşegül’ün getirdiği, çocuklara hikayeler kitabındaki ilk öykü geldi. Efendim, bir gün bir çocuğun annesi evden çıkıp gidiyor ve bir daha dönmüyor. Çocuk kahramanımız çok üzülüyor ama elden birşey gelmiyor tabii; anne bizim tabirimizle ölmüş çünkü. Gelgelelim hikayenin sonunda, annesini özleyen ve bu yüzden çok mutsuz olan çocuk da ölüyor ve cennette annesiyle buluşup, çok mutlu oluyor…

 …..

Fransızların mutluluk kavramını pek anlamadım ama mutluluk konusunda yapılan anketlere göre, genelde aklımıza “sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” sorusu geliyor.. 

“Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
işin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
1961 yazı ortalarında Kübanın resmini yapabilir misin…” 

Bunun üzerine, ben de çevremdeki kişilerle tek soruluk bir ropörtaj yapmaya karar verdim. Bakalım insanlar mutluluk üzerine neler düşünüyor? Sorumuz şöyle;
“Nazım Hikmet, “sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” diye sormuş. Siz mutluluğun resmini yapsaydınız neyi çizerdiniz veya mutluluk resmi olarak adlandırılan bir resimde neler görmek isterdiniz?”

Doğal olarak röportaja, duygusal ve fiziksel yakın arkadaşlarımı sorgulayarak başladım. Bakın ne diyorlar: 

Murat’ın aklına ilk gelen cevap “uykuya dalmadan önceki halimi çizerdim” oldu ama bunu yazacağımı duyunca “efendimm, güneşli bir günde deniz kenarında uçan kum zambaklarının üzerindeki su damlalarını çizerdim” dedi. Tabii bunu söylerken ne kadar ciddiydi bilmiyorum ama düşünce çok hoşuma gitti. Öyle değil mi?

 Ayşincim, bu aralar kaymaya takmış durumda. Onun çizdigi resimde kendi tabiriyle “acaip güzel güneşli, kocaman bir dağ ve dağın tepesinden güzel bir eğimle gelen ağaçlı kayak pisti” olurmuş. Aslında burada kendisini kayıyor görüyor ama o hareketi resme nasıl sokacağını bilemediğinden, “ en iyisi film yapmak olurdu” dedi..

 Neslihan’ın aklına nedense huzur, yormayan renkler ve netlik / açıklık geldi. Bunu resimde nasıl göstereceğini sorduğumda, “belki yemyeşil çimenlerin ortasında tek katlı bir ev, bol miktarda çiçekler ve meyva ağaçları, çoluklu çocuklu kalabalık, koloniler halinde yaşayan insanlar ve şıkır şıkır akan bir su olurdu” dedi ve ekledi “ kuzular dönüyor, uzak planda deniz, bahar gelmiş, ağaçlar çiçek açmış ve yeşilin mavinin hakim olduğu bir resim olurdu”. Netlik ve kalabalık tam bir uyum içinde.

Serpil direkt olarak “çizemezdim” dedi. Abidin’in resmi için de, “benim için anlamsız ama ona mutluluğu ifade eden birşey “ olacağını söyledi.

Nazlı, “bu aralar bana böyle şeyler sorma, bilmiyorum” dedi. 

Mithat için, “hani Uludağ’da dağ yoluna çıkarken yol kenarında büyük bir çınar vardır ya, işte öyle bir çınar ve yine yol kenarında bir ev olan dağ resmi” olurmuş, mutluluğun tasviri.

Nuran Hanım, “iletişim halindeki insanları ve sevgiyi” resmine koyarmış. “Gülen, konuşan yüzyüze insanlar ama özellikle birinin üstünde durur, ön plana çıkarırım. O da, düşünen ve gülen bir insan olurdu” diyor.

Bugüne kadar sadece yazdığı çocuk kitaplarını basıp, diğerlerini sadece kendisi için yazdığını ve basmak istemediğini söyleyen bir arkadaşım var; Şafak. Oldukça sade ama insanı hayale sürükleyen bir resim tasvirinde bulundu. “Sadece denizi çizerdim. Ufku gökyüzü olan, üstünde başka hiçbir şey olmayan, deniz. Ada bile olmayacak; ufkunun gökyüzü
olması sonsuzluğu ifade edecek”.

Bir de iletişim danışmanı olarak çalışan bir arkadaşım var; Nil. Ne düşündüğünü o kadar net ifade etti ki, hayran olmamak elde değildi. “Bembeyaz bir tuvale mor bir nokta koyardım. Mor benim için, özgürlüğü ifade eder” diyor. “Uzayda bir mikrobuz biz. Eğer gerçeklerin de bu kadar basit olduğunu kabul edersek – ki, bu en büyük gerçek- mutlu olabiliriz”. Bu resmin felsefesi de; “basitleştikçe özgür, özgürleştikçe de mutlu olmak”. 

Peki, ya siz ne çizerdiniz?

1999

comments: 0 » tags: , ,
Ara 28

- Önsözler / Başlangıçlar

Posted in NS Tripod

Rien n’est beau que le vral;
Le vrai seul est almable. **
(Doğrudan başka hiç bir şey güzel değildir,
Yalnız doğrudur sevilmeye değer)

Boileau

Önsöz – Bir eserin amacını, konusunu işleniş biçimini veya yöntemini açıklayan, bazen hazırlanmada emeği geçen kişileri belirten yazı, söz başı, ön deyiş.

Başlangıç – 1. Bir işin, bir konunun, bir olayın, bir dönemin, bir hayatın vb. nin ilk bölümü; 2. ön söz, söz başı veya giriş, mukaddime

Bugüne kadar okuduğum kitaplarda, hoşuma giden sözler oldu, nefret ettiğim, beğenmediğim, yazarına aşık olduğum sözler oldu. Bunları düşündükçe, hepsini alt alta yazıp, alıntılardan oluşan bir kitap, bir yazı ortaya çıkartmak istemişimdir. Bir gün, yazarlarla ilgili söyleştiğim bir arkadaşım, “bir takım yazarlara hala alışamadım ama Walter Benjamin gibi bir adamdan da asla vazgeçemedim.” demişti. O güne kadar adını bile duymadığım bu yazar, iki dünya savaşı arasında yazılarını yazmış ve Gestapo’dan kaçarken Fransa sınırında intihar eden bir felsefeciymiş. Adamın derlemelerini okumağa başlayınca, farkettim ki; bu alıntılar yapma fikrim meğer bana özel bir şey değilmiş. Benjamin de alıntılardan ama sadece alıntılardan oluşan bir kitap yazmak istermiş.

İşte bugüne kadar daha iyisine rastlamadığım bir başlangıç;

” Tanrıdan dilerim ki; yüreklenen ve okuduğu kitap gibi geçici olarak canavarlaşan okur, bu kasvetli ve zehirli sayfaların ıssız bataklıklarında sarp ve yabanıl yolunu şaşırmadan bulur; çünkü kesin bir mantık ve en azından kuşkusuna denk bir ruhsal gerilimle başlamazsa okumasına, bu kitabın saçtığı kokular tıpkı şekerin suyu içmesi gibi emecektir ruhunu. Bundan sonraki sayfaları her önüne gelenin okuması hiç de hayırlı olmaz; ancak pek az insan tadına varabilir, başını belaya sokmadan, bu acı meyvenin. Öyleyse, sen, çekingen ruh, böyle el değmemiş fundalıkların uzak derinliklerine girmeden önce adımlarını ileriye değil, geriye at. İyi dinle sana söylediğimi: Adımlarını geriye at, ileriye değil, annesini soylu bir bakışla seyreden bir oğulun gözlerini saygıyla başka yöne çevirmesi gibi; ya da, daha doğrusu, birden, fırtınanın habercisi garip ve güçlü bir rüzgarın çıktığı ufkun belli bir noktasına doğru, sessizlik içinde, bütün gücüyle kanat çırpan, kışın soğuğunda titreyen, derin düşüncelere dalmış, uçsuz bucaksız bir turna katarı benzeri………”

Yeni başlangıçlar için genelde güzel şeyler düşünülür, yazılır, çizilir. Eskilerin “tu kaka”, yenilerin “cici” olması unutmayın ki, ta çocukluğumuzdan beri öğretilir.

Ben içinde başka fikirler geçen bir başlangıç okutmak istedim size. Çünkü, güzel olanı herkes beğenir; yaşar, yaşatır. Zor olan kötü olanı, çirkin, kaba olanı söyleyebilmekte diye düşünürüm. İçindeki kabalığı telaffuz edebilmekte. Burnunu karıştırdığını itiraf etme geyiği gibi. O yüzden de, böyle birinin başlangıcını seçtim. Bu başlangıcın yazarı iyi olmanın değil, asıl içindeki kötülüğü açıklamanın erdem olduğunu savunuyor. Ama kötülüğün kendisini değil. Tıpkı aklımda kaldığı kadarıyla Hasan Hüseyin’in yazdığı şu şiir gibi:

“…
Ölmek o kadar kolay ki
utanıyorum
Yaşamak öylesine zor ki
utanmıyorum
…”

O bunları yazaren eminim farklı ortamlardan, yaşantılardan bahsediyordu ama bu tarz şeyleri genelleme huyumuz var ya, ben de açıklama yapmak için kullanayım dedim…

Çağrışımlar mesela. Tıpkı genellemeler gibi, çağrışımlar da ilişkili olsun, olmasın, bir takım şeyleri birbirine bağlar, ilgiliymiş gibi gösterir. Böyle “önsöz, başlangıç” konulu bir sayı çıkaracağımızı öğrendiğimde aklıma, Maldaror, Benjamin ve Salah Birsel geldi. Salah Birsel ne alaka demeyin; çağrışım bu ya; yazmağa başlamak istememin en büyük sebeplerinden biridir Salah Birsel; özellikle, sizinle paylaşmak istediğim şu cümleleri…

” Bu günlük benim can gözümdür.
Sesi, Erciyes Dağı gibi sipsivri olsa da
Tanikasını hiçmihiç yitirmez.
Baskette teketek oyuncudur.
Dikkat, dört fondluk da bir bataryadır.
Hiç antre kaçırmaz. Sözcüklerden,
Şiirden ağız ağıza öpücük alır.
Kimi zaman kendini Kerem sansa da
Yükünü yukarı yığmaz. Yani yalımını
Herkesin önünde indirir. Herkesten
Aleyk alır, herkese aleyk verir.
Onun bir kerterizi, bir nişanı daha vardır:
Yalnızlığımın fırınlanmış kokusudur.”

İçinde kötü fikirlerin, olayların geçmeyeceği nice yeni yıllara, sağlıcakla kalın..

1998