Oca 28

- Beklenmedik süprizler / Süpriz kent Mardin

Kısa veya uzun süreli yolculuklara çıkarken kocam veya ben birbirimize küçük notlar bırakırız. Bazen evin garip noktalarına, bazen bavul içine, bazen aynanın üstüne, bazen biletin kenarına yazılan küçük bir not olur bunlar. Eskiden böyle değildik pek ikimizde ama yaşlandıkça insanlar romantikleşiyor sanırım bizde de bir birbirine düşkünlüktür gidiyor. Bazen yanyanayken bile minik süprizler yapabiliyoruz birbirimize. Bir cümleyle veya gelen bir çiçek, bayram seyran olmadan alınan bir hediye. Süprizleri seviyoruz işte. Beklenmedik anlarda gelen süprizlere özellikle bayılıyorum. Yani doğumgünlerindeki, bayramlardaki gibi beklenen süprizlerden bahsetmiyorum. Yorgun,  herhangi bir günün ardından kös kös eve giderken yolda karşılaştığın bir insan, evde bekleyen bir demet çiçek, aldığın bir telefon, mektup mesela..

Önceki bayramlardan birinde Mardin’deydim. Beklenmedik bir şehir, süpriz şehir diye tanımlıyorum artık bu kenti. Mardin iki ayrı şehirden oluşuyor aslına bakarsanız. Tepeye kurulmuş “Mardin” denilen eski şehir ve tepenin eteklerine kurulmuş “Yenişehir” denilen yeni bir kent. Mardin’e gidelim denilince tepeye, eski şehire çıkılıyor. Fotoğraflarda, belgesellerde gördüğümüz şehir işte bu şehir. Dört günlük kaçışımızda görmek istediğimiz yerlerden biriydi Mardin. Yanımızda Diyarbakır’da doğmuş büyümüş bir arkadaşımız vardı. Sağolsun hem rehberlerin, hem de yaşayan insanların bildiği yerlere götürmeye çalıştı hep bizi.

Mardin’e bir akşam üstü vardık, Hasankeyf arkasından. O akşam keyifli eski bir binada yemek yedik. Eski kervansarayda kalıyorduk ya, binanın taşı duvarı dışında pek bi eskiliği kalmamışlığından, hoşnut olmamıştım. Ama genede betondan güzeldi işte, insan ve yaşanmışlık kokuyordu. Pimapen tarzı pencereler yoktu ve herşey ahşap veya taş olduğundan duvarlar bile canlı gibi nefes alıyordu.

Neyse efendim, ertesi sabah arkadaşımız bizi bir manastıra götürmek istedi, herkes bayılarak atladı; ben hariç. Ben, tanımadığı bir yere gidince müzelerinden önce sokaklarını dolaşan, sinemasına gidip yerli ahali ile film seyretmekten hoşlanan garip biriyimdir aslında. Yani şehrin normal yaşayışını öğrenmek isteyenlerden. Hani kediniz vardır da evde siz yokken ne yapar diye merak edersiniz ya, işte ona benzer birşey. Ben orada değilken o insanlar ne yapar, nerelere gider, hangi sokaklardan geçip nereden ne alırlar, onu tasavvur etmeyi sevenlerdenim. Oradan dönüş sonrası için aklımda gündelik yaşama dair resimler kalsın isterim. İşte o yüzden kısıtlı zaman içinde manastıra gitmek yerine soğukta, sokaklarda biraz da olsa tek başıma dolaşmak istedim. Hangi ara sokağa girersem ne görürürüm, nereye çıkarım diye öğrenmek istedim. Ara sokak bakkaliyesinden şeker ve su almak, sahibi ile laflamak anlayacağınız.

Kervansarayın önünden arkadaşlarımı yolculadıktan sonra içerdeki yöre çalışanlarıyla sohbet ederek sabah çayımı içtim. Bana hangi sokaktan başlayabileceğimi tarif ettiler. Eski usul fotoğraf makinamı ve gözlüğümü boynuma taktığım gibi daldım ara sokaklara. Önce, Mardin’in ünlü “abbara” denilen tünel sokaklarından yukarılara doğru çıktım.  Boş ve kocaman bir bina gözüme çarptı. Açık kapılarından korka korka, aklıma türlü korku filmi senaryolarından enstantaneler gele gele gezdim binayı. Tepeden aşağıya bakan bir pencerenin içine oturup sigara içtim, dinlendim. Makinamın filmini kontrol edip, aklımın uçmuşluğunu dinginledikten sonra çıktım gene boş sokağa. Kafayı kaldırdığımda bana seslenen yüzler, sesleri duymama olasılığıma karşın sallanan ellerle karşılaştım. Bu sefer aklıma hiç bir korku duygusu düşmeden sallanan ellere doğru gittim. Sokaktan bir kat yukarıda, balkon gibi bir yerdeydiler. Yaşlısı, genci vardı aralarında. Derisi büzüşmüş veya gergin eller, gülümseyen yüzler. Mardin’de bazen bina girişlerini bulmak zor oluyor. Bizim gibi yeni şehirlere alışık insanlar binanın girişinin yan bina ile aralarında bulunan dükkanın köşesinden olabileceğini aklına getiremiyor sanırım. Yukarıdan seslenen insanların talimatlarına rağmen, kelimenin tam anlamıyla birbuçuk dakikada bulduğum girişten geçip, arkadan yukarıya açık havada çıkan merdivenleri tırmanırken modernliğime birsürü söylendiğimi çok net hatırlıyorum. Meğer bina yaşlılar yurdu imiş ve bayram günü insanlar yakınlarını bekliyormuş. Bana seslenmelerinin sebebinide, Mardin sokalarında daha sonra ilerleyen saatlerde dolaşırken anlayacaktım. Burası gerçekten eski bir şehir ve Hindistan’lı Anna’nın kapısını kapatmamaktan hoşlandığı gibi insanların birbirine güven ve sevgi duyduğu, tanımasa da birbirleriyle konuşup, tokalaştığı bir kent.

Yaşlılar evinde ikram edilen çayı içerken beylerle sohbet ettik. Kendileri ayakta durdular karşımda ama beni oturtular. Sigara ikram ettim, beraberce içtik, kendilerinden ve Mardin’den konuştuk. Arkadaşlarım dönmeden, ben daha sokaklarda burnumun doğrultusunda dolaşmak istediğimden ve azalan vaktimin dürteklemesiyle onları bırakıp sokaklara döndüm. Bulduğum bir bakkaldan bisküvi ve su alacaktım ki karşıma O çıktı; Tuncay. O gün bugündür aklımdan eksik edemediğim bu çocuk-delikanlı beni çok etkiledi. Benimle arkadaşlarım geldikten sonrada dahil olmak üzere tüm gün sokaklarda dolaştı. Önceleri beni takip eden bayram çocuklarından biri sandım O’nu. Sonra anladım ki öyle değil, benim gibi… Ailesine benimle beraber olduğunu ve kendisini merak etmemelerini haber vermesini istedim. Çünkü hayatımda ilk defa başıma buyruk dolaşırken bir yol arkadaşım olsun istemiştim. Sağolsun kırmadı beni. O’da benim kadar keyf aldı sanırım yol arkadaşlığımızdan.

Önce beni gerçek bir eski kervansaraya götürdü. ‘Gir içeri bizim komşumuz onlar, gezdirirler sana içeriyi. merak etme rahatsız etmezsin sen bizi’ diye beni teşvik eden Tuncay olmasaydı böyle biryeri hayatta göremezdim. Arkadaşlarımın hiçbiri de göremediler maalesef.

İçinde bir koca aile – kızları, damatları, oğul ve gelinleriyle, torunlarla – içiçe yaşıyordu. Hepsi bir göz odada değil tabii ki. Kervansaray bu; adı üstünde çeşit, çeşit odası olan koca bir bahçenin içinde ve çevresinde. Ev ahalisinin içinde, babaların en yaşlısı olan baba, birkaç zaman önce bahçenin bir kısmının çökmesiyle kervansarayın altında koca bir sarnıç-su deposu olduğunu keşfetmiş. Allahtan içine düşmüş ama kendisine birşey olmamış. Beni, sarayı dolaşırken o tür tehlikeli yerlerden uzak tuttu. Eskiden atları katırları bağladıkları alanları bozmadan ama kendilerine uygun bir stil ile depo alanı olarak kullanmaya başlamışlar. Gezdim. Gördüm. Eskiden yemek yenilen, bizim kaldığımız eskimsi ama yenilenmiş kervansaryada lobi olarak kullanılan alan, onların salonlarıydı. Misafirlerini orada ağırlıyorlardı. Nişlerdeki süslemeleri, bezemeleri çok bozulmasın diye perdelerle kapamışlar. Açtılar, gösterdiler. Mest oldum. Tuncay dışarda bekliyordu. Söyledim, ayıpladılar beni, gidip çocuk-delikanlımı getirdiler içeri. Beraberce oturduk, arada kimseye çaktırmadan birbirimize attığımız gülücük ve mimiklerle bir süre sonra şekerimizi yemiş, çayımızı içmiş ve aynı anda ayağa kalkmıştık. O kalkma anında gözüm karardı, başım döndü, beynimin salgıladığı mutluluk hormonu fazla gelmişti anladığım kadarıyla. O kadar mutlu, o kadar keyifliydim. Kendimi sultanlardan farklı görmedim o gün hiç. Sanki dünyanın merkezi bendim ve burada bunu hiç çekinmeden herkes bana yaşatmaya çalışıyordu.

O gün içimdeki duygular o kadar yoğundu ki, size bunları yazabilmek için üstünden üç bayram geçmesi gerekti. Anca kendimi toparlayıp bu şehre layık olabilecek bir giriş yapabileceğimi hissettim. Bunun için de bir başka bayram geçip, annemin yanına gidip, gene kendimi o merkeziyette bulmam gerekti.

Eski kervansaraydan çıktığımızda makinamı Tuncay’a verdim. İlk defa eline bir fotoğraf makinası alıyormuş Tuncay. Bilebildiğim kadarıyla, ne zaman ne yapması gerektiğini kısa kısa öğrettim ve ona bıraktım kendi görüş açımı. Ben ‘bu binayı şu açıdan çeker misin canım’ dedikçe ayarları yaptı ve bastı deklanşöre Tuncay. Istanbul’a, eve dönene kadar bastırmadım fotoğrafları. Tuncay kadar süpriz olsun istedim Tuncay’ın fotoğraflarının. Ve burada basılan fotoğrafların bir kısmı benim bakış açım ve O’nun emeği, bir kısmı da sadece O’na ait.

Arkadaşlarımla buluşana kadar gezdik Tuncay’la bir başımıza. Sonra aramıza arkadaşlarım katıldılar. Evet bir araya gelmedik, bize katıldı arkadaşlarım. Sanki onlarda Tuncay’ın büyüsüne, Mardin’in süprizli sokaklarının verdiği hastalığa yakalanmış gibi. Ama akşam üstüne doğru gerçekten yakalandılar bu hastalığa. Gözlerinde gördüm. Kanıma karıştığını bildiğim gibi, onlarında bakışlarında hissettim bunu.

Hep bereber sokaklarda dolaşırken, kalenin eteklerinde bulduk önce kendimizi. Hayran olduk, bakakaldık bozkıra, manzaraya, kaleye. Fıkrada, önündeki hangi yemeği yiyeceğine karar veremeyip açlıktan ölen eşek misali, başımı hangi yöne çevireceğimi bilemedim. Aptallaştım. Bir dağa, bir doğuya, bir bozkıra, bir eski bir yeni şehre, bir batıya bakar buldum kendimi, başım döndü gene. Şehirdeki camiler, medrese ve eski taş binalar aklımı başımdan aldı. Hele, aşağı doğru yola çıkıp gene ara sokaklara daldığımızda bizi evlerine bayramlaşmaya çağıran birkaç kadını görünce hepten gözlerim karardı. Evlerinin önünde oturup kaldım önce. Sonra kocam kaldırdı beni ve hep beraber içeri girdik. Tuncay’la gizli gizli fısıldaşıp fotoğraflarını çektik ev sahiplerimizin. Tuncay’a kola, bizlere kahve ikram ettiler; büyük büyük ev sahibesinin koynundan çıkardığı anahtarla kapısını açtıkları dolaptan alınmış şeker tuttular. Gene bakıştık Tuncay ile. Yanıma bağdaş kurup oturmuş büyük büyük ev sahibesinin dizlerine başımı dayayınca diğer yol arkadaşlarımın şaşkın bakışlarına aldırmadan, kocam da dayanamadı bir fotoğrafta o çekti. Nede olsa alışık karısının ortama ayak uydurmasına, deliliklerine.  Ve ben mutluluk ile keyften kendimi boğuluyormuş gibi hissettim.

Sonra telkari yapımını seyrettik az biraz Mardin’in küçük kuyumcularında. Tuncay’ın ara sokkalardan birinde kalmış bakır işi yapan amcasından hediyelik aldık. Rehber olmayan rehber arkadaşımızın götürdüğü ahbabından eskiler aldık. Bize hediye edilen parçalara sevindik, mutlu olduk. Tuncay makinaya yeni film aldı, filmi içine takmasına izin vermeyen fotoğrafçıya kızdık. Sokaklarda kaybolduk. Esnaf lokantalarından birinde yemek yedik, açık havadaki aile çay bahçelerinde dinlendik, çay içtik. Tuncay’la geleceğe dair sohbet ettik. Sevdik O’nu, kendimizi sevdirdik, konuştuk O’nunla. Dösim’e girdik, çalışanları seyre daldık, zamanı unuttuk. Akşamın oluşuna, zamanın bu hızda akışına hayret ettik.

Ve süprizlere aşık ben, bu süpriz kente aşık oldum. Tuncay’ı aklımdan çıkarmadım. Bu satırları yazabilmek için, bu şehri içine sindirebilmeyi bekledim. Daha da çok iyi sindirebilmiş değilim ama genede annemin yanına yaptığım bir yolculuk yazabilmemi sağladı. Biliyorum kendime süpriz yapmak istediğim bir başka zaman gene Mardin’e gideceğim ve sindirmeye çalışacağım bu kenti içime. Bu görgüsüzlüğüm, bu merkeziyetçiliğim geçecek o zaman, anlayacağım ki bu kent herkese bunu hissettiriyor, kendisi süpriz kent; hangi duyguyu istiyorsanız o duyguyu size açıyor, sunuyor. Ana kucağı gibi…

Sağlıcakla kalın….

Ocak 2007

comments: 0 » tags: , , ,
Oca 26

- Nongthangleima ve Jagoi

Dükkandayım. Sırtımı cama dayamış yerde oturuyorum. Güneş güzel, güneşleniyorum. Bir taraftan çalışıyorum, bir taraftan ölen çocuklar için ağlıyorum.

Elimden gelen başka birşey yok ki; sadece gözyaşlarım.

Biri Hintli, diğeri Nikaragualı iki kadın…

Önce Hintli olan geliyor. Yavaş ve çaktırmadan yanaşıyor. Aramızda kısa mesafe kalana kadar farketmiyorum. O sırada gelen bir kız çocuğu aramıza giriyor, benimle konuşup ne yaptığımı anlattırıyor. Ben hala beraberler sanıyorum onları. Meğer O Hintli imiş, dediğimi anlamazmış. İngilizce tekrarlıyorum anlattıklarımı, ona hayatının ilk türk kahvesini içiriyorum. İsmail abi çok güzel kahve yapar.

Sonra ona ne yaptıgını sordum. Hindistan’da İnsan Hakları Organizasyonunda çalışıyormuş, buraya demokrasi konferansı için gelmiş!!!!!

Offffffff, of, of!

Bugünlerde dünyanın en çok ihtiyacı olan şey, değil mi?

Konuşması kolay, uygulaması ve elde etmesi zor, herkesin hakkında fikri olduğu, en eski altın paradan bile nadir, değerli….

Hüznüm dudaklarımda.

Anna!

Sonra Nikaragualı olan kadın geliyor. Nedense esmer biri göreceğimi düşünürken, beyaz bembeyaz biri çıkıyor karşıma. Ufak tefek, evli, kızı var ve demokrasi çalışanı.

Biz Anna ile konuşurken, o içeri giriyor. Bırakıyorum girsin, ne yaparsa yapsın, güven sunmak istiyorum, hiçbir şey yapmıyor beni duymuş gibi.  İki arada bi derede aklıma cin fikir geliyor. İçeri girip bir çift nazar boncuğu alıyorum. Birini içerdeki minik bayana verip, dışarı çıkıyorum. Diğerini tam Annaya verecem ki bi bakıyorum bana doğru uzanan bi yüzük havada… Meğer Anna da kendi yüzüğünü çıkarmış parmağından bana uzatıyor. Piku kuşu işli bir yüzük.  Şans getirmek, korumak gibi özellikleri yokmuş ama bana güzelliği yeter diyorum. Bizim anka kuşuna benziyor.

İçim yaralı bugün gene, altı yaşında çocuklar ölmüş. Kendi inançları, düşünceleri uğruna çocukları kullananları da, vuranları da lanetliyorum. Bırakın efendiler çocuklar, çocukluklarını yaşasınlar… onların sizin cümlelerinizi dünlemekten, izlemekten, sizi taklit etmekten başka günahı ne?

Anna, anlatıyor. Demokrasi için yapılabilecekler tek bir şeyden ibaret değilmiş. Evet bunu bende biliyorum ama bugün bilgi bir işime yaramıyor. Çaresizim, sadece dinliyorum, çocuklar için ağlıyorum, endişeleniyorum ve çocuklar için korkuyorum…

Ertesi günü sokakta karşılaşıyoruz. İsmiyle sesleniyorum, gülümsüyor bana. Çok yorgun bakıyor, ama genede gülümsüyor.

Bir sonraki gün dükkanıma geliyor.

Kendi ülkesinden konuşuyoruz. Yoksulluk diyorum, bana diyor ki

-       bizde her kadının en azından bir tane el işi ve yapılması en az bir sene süren bir eteği, elbisesi vardır. Hangi zengin ülkede, kaç kadının böyle değerde birşeyi olabilir? Her köyün içinde eskilerden öğrenilmiş doğal yöntemlerle tedavi sunan sağlık noktaları…. yoksulluk? Neye göre, parasal anlamda mı? Zengin olmak için, ihtiyaçlarını karşılamak için paraya ihtiyaç yok ki…

Kapısını kitlemeye de ihtiyaç duymamaktan mutlu, huzurlu.

Her an meditasyon yapıyormuş, bir alışkanlık belki diyor ama bir zarurette aynı zamanda. Hayatla başa çıkabilmek, iki çocuk yetiştirirken, kocası ve kendisini de düşünmek, ve aynı zamanda çalışmak… Evinden ayrılalı 15 günü geçmiş.

Bana yüzümün çok güzel olduğunu söylüyor, “aman yaaa yapma” demek isterken ben ekliyor, “bizim dilimizde tek başına yüzü, suratı ifade eden kelime yoktur”, yüzün güzel derken bakışlarımı, ruhumu kasdediyormuş, yüze yansırmış böyle şeyler. Onore oluyorum, gurur duyuyorum. İçim kabarıyor, hiç böyle bir iç güzelliği duymamıştım, görmemiştim. Kalbime dokunuyor o uzun kemikli elleriyle. Kalbine dokunmama izin veriyor. Bu kadar az, bu kadar kısa süreli tanışıklıkla bana içini gösteriyor, içini görmeme izin veriyor. “Benim için dua et” diyor. Bizdeki deyişi anlatıyorum, “istediğin istemediğin değil, senin için hayırlısı ne ise o olsun” diyorum. Bu söylemi seviyor, sağduyulu buluyor.

Sabah daha ama gözleri yorgun. “Konferansta yenilenlerle ben 20 köye demokrasi götürürüm. İnsanlar sadece konşuyor. Dinlemiyor” diyor. “Öğrenilmiş kelimeler, moda deyimler, beylik söylemler” diyor. Hoş bunlar bu kadar kolay değil ama lafın gelişi ve kendi duygularını ifade etmek için abartılmış kelimeler, cümleler işte. Ve ben anlıyorum, ne demek istediğini. Ağlamak istiyorum. Ama Anna izin vermiyor. Bana masal bir hikaye anlatıyor. Dünyanın doğuşuna, yaratılışına ilişkin, kendi dininden bir hikaye.

O zamanlar dünya yaratılmadan önce kocaman bir hiçlik varmış ve bir sürü de tanrı ile tanrıça.  Dünyayı yaratmak için tanrı ve tanrıçalar birşeyler yaparken sürekli, bir tanrı varmışki hep yıkıyormuş, paralayıp yokediyormuş. Yoketme Tanrısı işbaşındaymış anlayacağınız. Bunun üzerine tanrı ve tanrıçalar bir araya gelip neyapalım ne edelim de bunu engelleyelim, yaratılışı tamamlayalım diye meditasyon yapmaya başlamışlar. Meditasyonun ilerleyen safhasında, bir tanrıça trans haline geçmiş. Şarkı söylemeye başlamış ama sesi gökgürültüsü; dansetmeye başlamış ama çıplak ayaklarının değdiği yerlerde yıldırımlar… Yoketme Tanrısı bunun üzerine hayran hayran gökgürültüsü şeklinde şarkı söyleyip, yıldırımlarla dans eden güzel tanrıçayı seyre dalmış. Tanrıça transın son safhasında ağlamaya başlamış ve ayaklarının dibine, şarkı söyleyip dans ettiği o küçücük vadiye gözyaşları ile yağmur yağdırmaya başlamış. Diğerleri bir de bakmışlarki yaratılış tamamlanmış….

Tanrıçanın ismi Nongthangleima, Fırtına Tanrıçası, Işık Kadını….

O günden sonra bu dans hep yapılır olmuş, dans etme eylemine Jagoi demişler. Cinsel birleşme anlamında…..

Ertesi gün hoşçakal demek için geliyor yanıma, gitmeden önce bikez daha görüşebilmek için. Uzun uzun konuşmadan yüzüne bakıyorum, yüzündeki her çizginin aklımda kalmasını istiyorum. Hani iki üç saatlik bi yolculuk olsa belki bi gün gidebilirim diyeceğim ama öyle uzak ki, uçakla 7 saat.  Senin için dua ediyorum Anna, ablamı sever gibi sevdim, senden çok şey öğrendim. Varlığın için, beni bulduğun için, bana içini açtığın için teşekkür ederim. Biraz daha fazla umutluyum çocuklar için artık…

Artık bi fırtınaya tanıklık ettiğimde korkup saklanmak yerine, Işık Kadınının dansını seyredeceğim.

Sağlıcakla kalın…

Nisan 2006

Oca 24

- Rüyamda rüya gördüm

Sakin deniz kasabaları dağ köylerinde, veya sakin şehirlerde insanın en sevdiği ses herhalde kuşlardır.

Ben hiç hoşlanmam.

Sakinliğimi bozar.

Gürültünün başka şekliymiş gibi gelir bana.

Ben kalabalık bir şehrin, bir trafiğin ortasında kuş sesi duymayı severim. O zaman sakinliğimi kazanırım, pekiştiririm. şehirde doğup, büyüdüğüm için mi acaba?

Arka duvarın arkasından gelen, beni yerimden zıplatan ses, kırılan bardak, çanak sesi; kuş sesiyle birleşir ve yan caddeden geçen arabaların sesini bastırır içimde. Halbuki arabalar ile aramda, dort serit duran trafıiteki arabalarla aramda elli metre mesafe bile yoktur. O sırada bir rüzgar eser. Bugünkü lodos gibi mesela. Bir rüzgar eser ve kapının önündeki kırpılmış çınarın budanmaktan az sayıda kalmış yapraklarını sallandırıp, birbirine çarptırdıkça çıkan hışırtı sesisini duyurur bana. Ve elli metre ilerimde seksendört araba var. Yüzde biri korna çalsa bir adet. Bu bile yeter aslında kuş sesini bastırmaya ama benim kulaklarımda hışırtı vardır. Üst kattaki cumbanın altına yuvalanan kırlangıç ve serçelerin şakır şakır şakırdayan sesleri vardır.

Ben meydanlardaki sessizliği severim. Kalabalıklardaki. Trafikteki.

Mesela, bu sabah Taksim Meydanının göbeğinden karşıdan karşıya geçerken bir rüzgar patladı. Metro inşaatından kalkan tozla beni yıkadı. Kulağımda uğuldadı sesi. Tam orta yerinde meydanın, durmak zorunda kaldım. Çünkü rüzgar birde kuş sesi getirdi kulağıma. Aptallaştım, çevreme bakındım. Göremedim. Meydanda bir bilemediniz iki ağaç var ve onlarda rüzgarın geldiği yönün tam tersindeler.

İnsanlara olduğu gibi bazen çevreme, seslere, şekillere de açarım algılarımı. Bazen çalan bir araba alrmı ile kapatırım; kapatmak zorunda kalırım. Alarmın sustuğunu bile farketmem; bir zaman sonra idrak ederim.

Merdivenden inen kadının terlik sesinden rahatlığını anlar, “tanrım, terliğinin çıkardığı sese bu kadar duyarsız olmak, umursamamak nasıl bir duygudur” der ve hayal ederim, tartışırım kafamda. Bir klinikte ayakkabasının sesine duyarsız kalmak nasıl bir şeydir?

Sessizlikte çıkan ses hoş bir ses olunca yani bu yüzden midir derim, sessiz kasabalarda kuş sesini sevmek?

Şehir insanının gündelik yaşamının parçası sayılan gürültü klinikte bile kapalı algımızı aydırdatamaz mı? İlla bir kasabaya mı ihtiyaç duyar? Yetişecek bir yeri yokken bile, şehrin hızlı temposuna uyumundan ödün vermeden koşturan, hızlı adımlarla yürüyen kişinin algısı açık mıdır?

Ben garip biriyim aslında. Durup dururken vapurda yanımda yolculuk yapan kişiye hapşırdığı için “çok yaşa” der, “neden kendine dikkat etmiyorsun” diye sorabilirim. Veya hızlı yürüyen birinden, ne acelesinin olduğunu öğrenmeye çalışabilirim. Hatta bu örnekleri çoğaltıp kafanızı karıştırabilirim.

Ama garipliğin sadece bana özgü olmadığını, veya aslında garip olmadığımı keşfediyorum karşımdaki insanların tepkileriyle. Çünkü benimle konuşuyorlar, çünkü bana açıklıyor, bana anlatıyorlar. Çünkü komik bulup benimle gülüyorlar. Yoksa bu da şehir yaşamının getirdiği görünme, biri olma, kendini anlatma ihtiyacı mı  diye sorarım kendime. Ama bu kadarını karşımdakine soramam. Hangi partiyi tuttuğunu sormaya benzer bu. Halbuki herkes hangi takımı tuttuğunu kimi zaman gülen, kimi zaman sinirli suratla da olsa hemencecik söyleyiverir. Alınmaz.

Eşini mi çağırıyor, arkadaşını mı yoksa beni mi gürültüden kurtarıyor şakıyan bu kuş?

İçiçe geçmiş kelimeler gibi içiçe geçen yaşamları birbirine tutturan şehirde bende içiçe geçmiş bir cümle kurmak istedim.  Rüyamda uyuyup, rüyamda bir rüya gördüm. Bu rüyamdaki rüyada tekelermeli bilmeceler soruyordum:

Ağaca çıkar insan değil,

Yazı yazar imam değil….

Benim bir çarşafım var,

Dünyayı kaplar, denizi kaplamaz…

Bir küçük mil idi

Küçük oda kilidi

Bir akşam bize geldi

Bil bakalım kim idi

Bir köprüden üç kişi geçer

Biri bakıp, basar geçer

Biri bakıp basmaz geçer

Biri ne basar, ne bakar, ne geçer

Bilmece bildirmece

Resim yapar gündüz gece

Duvarlara asılır

Her gün ona bakılır

Yapar resim bakınca

Siler çabuk kaçınca

Hatta gülsen sen ona

O da hep güler sana

Bazen yuvarlak, bazen yarım, bazen çeyreğim

Herkes üstümde yürümek ister,

Ama pek az şanslı bunu başarabildi

Sağlıcakla kalın efendim; kuş sesleri kulaklarınızı, algınızı takip etsin…

Haziran 2006

comments: 0 » tags: ,
Oca 20

- Renk midir, kıyafet midir?

Ondört yıllık memuriyet tecrübemden aklımda en çok kalan sözüm; ‘ulen şimdi bu havada evde battaniye altına girip kahve içecen, film seyredip veya kitap okuyup keyif yapacan! Süper olurdu valla’….

Şu an Istanbul’da tam da böyle bi hava var. Gökyüzü grimi gri, hava, yürürken insanın çevresinde puslu bi akım dolandırıyor. Çipir çipir bi yağmur insanda camın gerisinde olsa bile ıslanmış duygusu yaratıyor. Ara ara yağan lapalapa kar aklıma çocukluğumu getiriyor. Geçmişimin Nedret Ablaları, Turist Ömer ve Şöför Nebahat’lerini.  Türk filmlerinden veya sokaktan seçme insanları.

İnsanlar artık çocuklarına bu isimleri vermiyor. Eskiye dönük yapılan en büyük gönderme; annesinin, babasının veya bilemediniz aile büyüklerinden anneanne, babaanne veya dedelerin isimlerini vermek. Belki de artık televizyon dizi veya filmlerinde rastlanılan adların da farklı olmasındandır. Artık hayatımızda Yağmur, Bulut, Burak, Emre, Gök gibi yeni moda, enteresan isimler giriyor. Nice zaman oldu Semiha diye biriyle tanışmayalı. Nedret ile öpüşmeyeli.  Bir kızım olsaydı ismini Nedret koyacaktım Yağmur’lara inat.

Yok inanmayın nostalji yaptığıma veya “eski” hayalleri kurduğuma. Sadece bazen bozuluyorum. Bundan çok değil; 20 sene evvel Diyarbakır’da 38 sinema varmış. Hemen her şehirde arkadaşınla, eşinle gidip dans edebileceğin lokaller. En tutucu bilinen şehirde bile içkili veya içkisiz lokantalar, çocuklarla gidilen Şehir Klupleri. Benim çocukluğumda evin, dükkanın önünden veya sokakta yürürken yanımdan geçen minicik etekli bayanlar vardı. Apartman topukların üstündeki o ince ekose kumaşlar nasıl süzülürdü. Çok degil 20 yıl önce genç kızlar kendi eteklerini dikmek için kumaşçıdan etek başı genelde 30, en fazla 40 santim kumaş alırdı. Şimdilerde güya ben cesaretliyim ama giydiğim en kısa etek sanırım 50 santim kumaştan çıkar. Ustelik tanımadığımız kadınlar değil bu etekleri diken veya giyen. Yanıbaşımızda çalışan sizden belki bir kaç yaş büyük iş arkadaşlarınız. Bizim kuşak sayılabilir bir nevi.

Bunları düşününce, nostaljk biri olmamama rağmen Nedret Ablamı arıyorum,  düşünce ayağa kaldırıp yanağımı okşayan Nigar Ablamı özlüyorum.

Bir süredir “isimler nedir” diye bir düşüncedir aldı beni. Kedilerime isim verirken hep onun beni yönlendirmesini beklemişimdir. Hani, kedilerin kendi isimlerini hakettikleri yönünde bir inanış vardır, onun misali. Aslında bu inanışa kendimi kaptırdığımdan değil, daha çok ne isim vereceğimi bilemediğimden ve gerek karnesine, gerekse seslenip diğer kedilerinden ayırmak için bir isim ihtiyacının doğurduğu ikilemle arada kalmamdan bu bekleyiş. Hep de bir gün kediye bir isimle veya sıfatla seslenmişimdir ve de o bana tepki vermiştir. En son kedime de bir gün, durup dururken, hiç adetim olmamasına rağmen“bebeğim” demem gibi.

Kızılderililer çocuklarına neden isim vermek için onca zaman beklerler peki? Okuduğum, duyduğum açıklamalar bana yeterli gelmeyince, sebebi buna benzese gerek diye düşündüm.  Kedilerime isim verme sürecim çok mu farklı oluyor sanki? Ismi haketmek veya kendini tanımlattırmak!

Kimisi dış görünümün, kıyafetin, renklerin kişiliği tanımladığına, gösterdiğine de inanır. Ben bu konuda ne düşüneceğimi pek bilmiyorum. Profesyonel memuriyet hayatımda iş kanunlarına uymam gerekiyordu. Bu limitler içinde kendinize yol bulmanız gerekiyordu fakat bence bir süre sonra bulduğunuz yol da alışkanlık edinmeyi alışkanlık edinen insanoğlunun becerisiyle bir “tarz”a dönüşüyordu.  Bu durumda, kendimize ait saatlerde sadece rahat olmayı düşünür olduk, istediğimizi giymek yerine. Yani sonuçta kıyafet sizi tanımlar mı? Veya renkler?

Peki isimler????

İsimler size ait tercihler olmamakla beraber, kedi/köpek sahibi kişilerin hayvanlarının kendilerine benzemesi düşüncesinden yola çıkarsak, kendimize benzeyen kedi köpekleri mi seçeriz? Renk midir eklediğimiz, kıyafet midir giydiğimiz? Bu bağlamda, isimlerin kendimizi ayırt ettirmek dışında bir mistik işlevi de var mıdır hayatımızda?

Size Nigar abla ile ilgili bir öykü yazılsa, okusanız, öykünün içine düşseniz; Nigar Abla’nın ne tür bir kıyafet giydiğini canlandırırdınız hayalinizde? Bu sizin Nigar ismine yakıştırdığınız bir kıyafet türü mü olurdu yoksa öyküdeki detaylardan yola çıkarak kurguladığınız bir kıyafet mi? Öykü veya roman karakterleri sonuçta kişilikle beraber kurgulandığından, yazarı tarafından iki ölçeğin birleşimi ile isim verilir diye düşünüyorum. Peki gerçek hayatta? Ana babamız terbiyesini verecekleri, kişiliğinin çerçevesini oluşturacakları ve genleriyle besledikleri çocuklarına uygun isim mi verirler?

-       Çocuğumu terbiyeli, çalışkan, toplum normlarına uygun hareket eden biri olarak yetiştireceğim, o yüzden Kerime diyelim, olur mu karıcığım?

-       Olur mu öyle şey kocacım? Kızımız taşın suyunu çıkaran bir kadın olacak. Okuyup kariyer yapacak, kendi ayakları üstünde duracak. Böyle birine Kerime adı yakışır mı hiç, Mine diyelim. Hem en sevdiğim isimdir.

-       Peki ya annemin adı Yaşariye’ye ne dersin?

-       Ay üstüme iyilik sağlık… Kızımız bir holdingte müdür olduğunda Yaşar / Yaşariye – Müdür / Müdüriye diye dalga mı geçsinler istiyorsun sen? Nen var allasen?

-       Peki isimlerimizin ilk hecelerini alıp, ortaya da Türkçede olmayan bir kaynaştırma harfi eklesek? Mesela “h”?

-       !!!!

Tabii ki gerçek hayat abarttığım veya kurguladığım gibi değil. Nede olsa buda bir yazı parçası ve gene bir kurgu söz konusu. Ama ama ama… gene de insanın gerçek olsa diyesi geliyor, komik işte…

Kocamla yurtdışında evlenmiştik. Konsoloslukta “bebeğimiz olacak, o yüzden acele ediyoruz” diye yalan bile söylemiştik. Ve kurgu bebeğimizin ismi Nedret’ti.  Nedret aşağı, Nedret yukarı.

-       Bugün Nedret nasıl şekerim?

-       iyidir, ellerinden öper hayatim, teyzesine çok selamı var (nikah şahidim kız arkadaşım da teyzesi oluyor doğal olarak). Ne zaman geleceğini soruyor.

-       ….

Piyale Madra Hanım bir karikatür yayınlamış o aralar (sanırım Radikal`de idi). O zaman müstakbel olan kocam benim için saklamış karikatürü. Pek bi beğenmiştim. Hala evdeki sephanın camının altından bana bakacak şekilde, diğer anı malzemeleriyle sırtsırta durur. Ve her sepha başına geçişimde bi anarım o dialogları. Gülümseyişle.

Sağlıcakla kalın efendim.

Şubat 2006

comments: 0 » tags: , ,
Oca 18

- Öylesine bir gün

Bir gün birileri bana Kadıköy rıhtımının bu kadar kalabalık, Kızılay Bulvarının trafiği kaldıramayacağını, dergi ve gazetelerde yazacağımı söyleseydi, kesinlikle gözlerimden yaş gelene kadar gülerdim.

Kendimi bu yaşlarda, bu kişilikle tasavvur bile edemezdim. Çocukken insanın 20’li yaşlarda durmuş oturmuş, 30’larında orta yaşlı olduğunu ve 40’ından sonra yaşlanmaya başladığını düşünürdüm.  Ben ortaokul sıralarındayken, henüz ortaokul diye bir kavram varken, üniversitede okuyan bir alt kat komşumuz vardı; Sema Abla.  Bana çok büyük, olgunlaşmış, iş, çocuk sahibi olma zamanı gelmiş gibi gelirdi. Bugünkü benim yaşımda olan annem ise o gün kocaman vede yaşlıydı benim için.

Dün bir gazetede okudum; son zamanlarda yapılan araştırmalara göre artık 40’lı yaşların sonları, 50’li yaşların başı artık anca orta yaş kategorisine giriyormuş, insanlarca!

——————

Beni tanıyan kişiler arasında “iyimser günay” olarak bilinirim. Hayır, polyannacı bir yapım yok. Aksine körü körüne iyi/kötü birşeylere inanmaktan hazetmem. Ama hayat zor işte derim. Hayatın zaten çok azını kontrol edebilrisin derim. Kontrol edebildiklerin arasında da olumsuzluklarla cebelleşmek, kavga etmek yerine olumlu duygularla çözüm aramak, olaylarla başa çıkmaya çalışmak ve olumlu düşünerek olumluluğu kendime çekmeye çalışmaktır benim felsefem.

-       negatif düşünürsen negatifi çekersin; zira murphy daima haklı çıkar.

-       Türkiye yavaşda olsa iyiye gidiyor.

-      Papa’nın gelişi pek güzel anılar bıraktı bende. Taksim meydanında insanlar cıvıl cıvıldı, kuşlar caddelerin on santim üstünden uçuyordu ve korna sesi uzaktan bile olsa duyulmuyordu.

—————-

Herkes gibi, hepimiz gibi bende  yaşlanıyorum. Hani gazetelerde, dergilerde okursunuz, televizyonda, dizilerde seyredersiniz ya, 30’lu yaşlarda insanlar çoğunlukla depresyona girerlermiş ya, 30’lu yaşların başında “bende şöyle bir depresyona girip çıksam mı acep” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sonuçta bu fikirden hoşlanmadığımı, vazgeçtiğimi hatırlıyorum “oooo ne gerek var şimdi bunalmaya” diye.

İnsan bilinçli olarak bunu yapar mı, düşünür mü demeyin sakın. Bilinçaltının insana nasıl ve ne tür bir oyun oynayabileceğini tahmin bile edemezsiniz.

Kimi samimi olamaz. Duygularından insanların önünde bahsedemez veya kalabalık bir ortamda önünden bir fare geçipde duyguları ortaya çıkarsa utanır, sonraki olacaklardan korkar. Kimi kendine bile dürüst olamaz. Kimi öpülmekten, dokunulmaktan hoşlanmaz. Kimi sevdiğini söyleyemez veya çok kereler söyler, ister anlamını vermek istesin, ister istemesin.

Ay, ne güzel oldu “isteyip istememek”, değil mi?

————-

Daha öncede bahsetmişimdir; anlamını hakkettiğini düşündüğüm kelimeler vardır, çok sevdiğim. Ağzımdan çıktığı zaman durup tekrarladığım, düşündüğüm kelimeler bunlar. Endam mesela. Zülüf. Tasavvur, alem, gam mesela.

Veya dilekleri ifade eden deyişler. Birine teşekkür etmek istersin ama teşekkürden fazlasıdır hissettiğiniz lakin minnet de değildir. Ben “allah razı olsun” demek isterim, bazen derimde. Herhangibir dini yönü olduğundan değil, çok ama pek çok teşekkür etmek istediğimden. Veya sevdiğim birinin üstünü “allah rahatlık versin” diyerek örtmek, alnına bir öpücük kondurmak….

—————-

Geçenlerde aklıma geldi; insanların yaraları, kişiliklerinin zayıf yanlarında mıdır, güçlü yanlarında mı? Gocunduğumuz yaralarımızın içimizdeki izdüşümleri nerelerde, hangi yönlerimizdedir?

İnsan başkasını da kendinden bilirmiş deyişi üstünden hareketle, kendimden örnek versem, muhtemelen ilk madde olarak sorumluluk derdim herhalde. Biri bana sorumsuz olduğumu veya bu sonuca çıkan  kelimeler sarfetse, kanım beynime çıkar. Zira, kendime çok güvendiğim konuların başında sorumluluk bilincim gelir. Ama bu benim. Herkes karakterinin güçlü olduğu konularda mı alınganlık eder pek bilemiyorum. Veya alınganlığın güçlü veya zayıf yönlerinle değilde başka bir sembolü mü vardır acaba?

Sonuçta, yazmayı sevdiğim kadar sorularımdan kurtulmak için de yazıyorum bazen. Örneğin bu, işte o anlardan biri.
————————-

Herşeyi birarada yazmaya, aklımdaki herşeyi dökmeye çalıştığımı sanmayın sakın. Hayatın içinden bir yazı olsun istedim. Hergün, bir dakikada düşündüğünüzün, üç saat sonra ile tamamen farklı olduğunu hepimiz farkedip, yaşamışızdır. Gün içinde değişen düşünceler, duygular gibi kalemimi kendi haline bıraktım. Bir ondan, bir bundan, bir şundan bahsetmek istedim, uçuşan düşüncelerim gibi.

Sağlıcakla kalın….

Aralık 2006

comments: 0 » tags: ,
Oca 11

- Tilkilerimin resmi

Bu yazı fiziksel bir seyahat sonucu değil, televizyon haberlerinden ve son günlerde yaşadıklarım arasında seyahat eden aklımdaki tilkilerimin resmi üzerinedir:

Televizyon olmayan televizyonun bir kanalında Babylon 5 isimli bir dizi var; 2300 yılına yakın bir zamanda uzayda barışı sağlamaya çalışan bir üsde yaşananlar dizi film haline getirilmiş.  Bana yazıyı yazdıranda filmin bu dizisi oldu. Özellikle son günlerde Fransa’da başlayarak birçok Avrupa ülkesine sıçrayan etnik çatışmalar ve etnik kültürünü, ait olduğu kimliği kullanarak başkalarına eziyet edenleri haberlerde seyredip üstüne de Babylon dizisini görünce; biten yılın ardından bir değişiklik yapalım ve seyir defterimi bir mekandan çok bir duygunun resmi ile süsleyeyim istedim. Yazının tamamı bir hayal ürünü olup, gerçek hayattaki kişi, kuruluş, kültür ve / veya olgularla ilgili değildir.  Yazı tamamen benim beynimin yaptığı seyahatin ürünü olup, istenildiğinde gülünüp, dalga geçilebilir, istenildiğinde ağlanabilir veya küfredilebilir…

Gelelim diziye. Seyrettiğim son bölümde, üssün komutanı olan şahıs, etnik çatışma kaynaklı kargaşayı bastırmaya ve tehdit altındaki azınlıkların güvenliğini sağlamaya çalışırken, mesai arkadaşlarına şunları söyler: “en iyi azınlık, ölü azınlıktır. Burada düzeni sağlamakla görevli olmam, bundan zevk almamam anlamına gelmez!” tabii bu cümle aslında ırkçıları yakalamak için bir tuzak olsa da, gerçekte olabilirdi.

Bir ülke düşünün; adı Para Para Para Cumhuriyeti. Ülkede renosans yaşanmış, ülkede gezegenin en hoş edebiyatçıları, sanatçıları çıkmış, en zengin muhalefet felsefecileri, feylesofları yetişmiş. Aslında kendi de eleştirdiği diğer ülkeler gibi bir sömürgeci cumhuriyet imiş ve tüm ekonomik sistemleri bir zamanlar buna dayandırılmış. Gelecekte ise gerek kendi geliştirdikleri ulus-devlet modeli, gerek nasyonel özgürlük akımları ve yeni ekonomik sistemlerin gelişmesi sonucunda sömürgelerini bırakmışlar.

Bir ülke varmış; üzerinde güneş hiç batmazmış. Üniversiteleri, doğası, yaptığı bilimsel çalışmaları ve sanayii devrimini yaşayan ilklerden olması bile, kolonileşmesine engel olmamış. Bu ülkede gel zaman, git zaman kolonilerini aynı tür sebeplerle bırakmış.

Bir ülke düşünün; fırsatlar devletlerinin birleşmesiyle oluşan, geçmişi ancak birkaç yüzyıl geriye gidebilen, kendisi işgal edilmiş bir ülkeymiş. Kendi içlerinde savaşmışlar, başka kolonilerden gelenleri köleleri yapmışlar, enerji kaynaklarının hakimiyeti için savaşlara girişmişler. Sonraları kölelerini serbest bırakmışlar, savaşların demokrasi için yapıldığını söylemişler.

Böylece sömürgeler, koloniler özgür kalmış; insanlar çeşitli cumhuriyetler arasında dolaşabilir, başka ülkelerde yaşayabilir hale gelmiş, birbirlerinin dillerini öğrenmişler, konuşmuşlar; birbirlerinin cumhuriyetlerini ziyaret etmiş, yerel ürünlerini satın almışlar, zor olaylarda göstermelikde olsa birbirlerine yardım etmişler, başka cumhuriyetleri yargılamışlar, onların işlerine karışmış, iğneyi kendilerine batırmadan çuvaldız sokmaya calışmışlar. Kısacası mışlar da mışlar. Ama bir türlü söz konusu Para Para Para cumhuriyetinin bir zamanlar ortaya attığı ulus-devlet modeli, gezegende cumhuriyetler arası kaynaşmayı, birbirlerini kabul etmeyi, anlayış göstermeyi, sevmeyi, birbirlerine saygı göstermeyi öğretememiş. Gel zaman git zaman; zaman zaman, ekonomik sistemler tek enerji odaklı çalıştığından, ekonomilerde global durgunluklar yaşandığından etnik farklılıklar gözler önüne çıkmaya başlamış tüm gezegende. “Bu adam benim ülkemde yaşıyor, onun işi var benim yok” demişler. Örneğin, SA Cumhuriyeti’nde bir ressam demokratik seçimlerle başa gelip, eski kıtayı fethedip, dünyaya hükmetmeye çalışmış, ari ırk adı altında başka ırklardan, dinlerden insanları öldürmüşler, hatta yok etmeye çalışmışlar. Para Para Para cumhuriyetinde gezegenin en sıcak günlerinde şehirlerini terkedip deniz kenarına giden doktorlar, aileler arkalarında kendi yaşlılarını bırakınca, ölümlerine sebebiyet vermişler.  Okyanusların derinliklerinde başka enerji kaynaklarının testlerini yapmışlar, ekolojik dengeye zarar vermişler. Üzerinde güneş batmayan ülkede asayiş adamları durmadıkları için gençleri öldürmüş. Sömürgelerini birleştirip, kendi topraklarındaki yaşayanları birleştirememiş, iç savaş yaşamışlar. Birleşmiş Fırsatlar Ülkesi’nde kasırgalar kopmuş, farklı renkteki kendi insanlarını orada bırakmışlar, bir nevi öldürmüşler. Başka ülkeleri her ekonomik durgunluk zamanında işgal etmeyi huy haline getirmişler. Nerdeyse tüm ülkelerde, bombalar patlamış başka dinler, başka ırklar adına. Belki de kendi gibi düşünen insanları öldürmüşler bombalarla. Belki de haklıyken haksız, ah ederken, ah edilen olmuşlar.

Oysa efendim, başka bir memleket düşünün; aynı bölgede yaşayan Ermeni veya Kürtler bebekleri için aynı diş buğdayı töreni yapılırmış. Halbuki biri Müslüman, diğeri Hristiyan. O cenapta da oğullarına babasının adını koymak isteyen erkekler var, başka cenaplarda da.  Ermeniler de ölülerini gömerken meleklerle Allah katına uçması için dualar eder, Müslümanlar da. Orada yaşayan tüm toplulukların adak adama huyları varmış. Biri İsa’nin doğum yortusunda gercekleştirir adağını ve akan kanı haç şeklinde alnına sürer, diğeri kurban bayramında keser ve alnına kanı değdirir.  Hepsi de dini nikah kıyılmadan gerdeğe giren gelin ve damadın günah işlediğini düşünür. Hepsi de günlerine sağ ayaklarını atarak çıktıkları kapıda, dua ederler. Biri “bismillahirrahmanirrahim”, diğeri “ey göklerdeki babamız, ismin mübarek olsun” diye duaya başlar.  Yaşadığı yer veya dini inancı, meşgalesi hacı olmasını engellemez.

Efendim, kalbime yaptığım yolculuğumun çağrıştırdıklarını, hüzünlerimi yazıyorum bu ay. Bu yazıyı okuyan kimilerimiz politik bir seyir izlediğimi sanabilir. Kimi cumhuriyetleri veya izm’leri eleştirdiğimi düşünebilir. Alakası yok! Kendimi apolitik, 80 kuşağının tipik örneklerinden biri sayabilirim. Ama insana ehemmiyet veririm, Taksim meydanında adam sallandırmanın bir çözüm olmadığını düşünürüm. Ne ona, ne buna karşı değilim. Ama insani olmayan, demokratik olmayan olgulara karşıyım. 

Şeker bayramında Güneydoğu’daydım. Girdiğim dükkanlarda, evlerde, ibadet yerlerinde önce insanları selamladım, sonra bayramlarını kutlayıp işime baktım.  Selamladığım kişiler Türk, Kürt, Ermeni, Süryani ve Keldaniydiler. Hatta bir kilisedeki papaz, boş bulunup bayramını kutlamama rağmen, bana “sağol evladım, seninkide kutlu olsun” dedi. Öpecektim adamı ama utandım. Yalnız bir dükkanda bir genç vardı ki, “bu sizin bayramınız, bizim değil. Sizinki kutlu olsun” dedi (nerden çıkarıyorsa benim bayramım olduğunu?) . Yanlış anlaşılmasın ütopik biri değilim ama bayramlar, sahiplerine özel anlamlar içerirler elbet ama bence aslında birbirimizle konuşmak, dertleri unutmak, tatil yapmak vb keyifler, güzellikler için birer bahanedir. Benim gençse hafif çaplı da olsa tepkiliydi. Herkesi bir kefeye koyması beni etkilemez ama kendi gibi düşünenleri provake eder diye korktum O’nun adına.  Neyse efendim laf lafı açtı, sohbet edildi, çay içildi, şarap ikram edildi. Benim gencin yüreği açıldı bize karşı ve arkadaşlarından biri gibi konuşmaya başladı bizimle. Süryani imiş; adı Thomas. Süryanice okumasını da, yazmasını da biliyormuş. İlkin adımı yazmasını istedim Süryani alfabesiyle. Sonra O’na Midyat Belediye Başkanının bir zamanlar söylediğini duyduğum bir cümlesini verdim, çevirmesi için: “Bizler ölülerimizi gömmeyi Süryanilerden, misafirperverliği Kürtlerden, diyaloğu Türklerden öğrendik, hadi elele verip, memleketimizi geliştirelim”.

Bu yazıyı Thomas’a, Kürtlerin haysiyetine gölge düşürenlere ve her yerde anlamsız sebeplerle gençlerin ölmesine sebep olan zihniyete, adıyorum.  Yüreğimden küçük küçük parçalar kopardınız.

Sevgi ve saygılarımla efendim. Sürç-i lisan ettiysem affola.

Kasım 2005

comments: 0 » tags: ,
Oca 10

- Sergilemek

Exhibition

Exposition

To be exposed

Dükkanlarda, sadece vitrindeki cansız mankenler mi sergilenir? Dışa açık hale gelir? Savunmasızdır?

Açık – vulnerable

Vulnerable – hassas

Çalışanlar o yüzden mi bu kadar mesafeli ve savunmalı davranırlar? Tüm gardları ayakta, daha fazla afişe olmamak, sergilenmemek için maskesini takmış ve savaşa çıkar gibi dimdik ayakta.

Kendimin dükkanda daha fazla dışa açık hale geldiğini düşündüğümden, hissettigimden beri, dükkanda calışan insanlara daha farklı bakar oldum. O ofis katının, kapalı kapılar arkasında, bildik insanlarla temasın verdiği güven yok bir dükkanda. Ofislere her elini kolunu sallayan giremez. Ha, aklina koyan girer elbet ama normal koşullardan bahsediyorum ben. Üstelik girse bile siz emin, güvenilir bir ortamdasınızdır. Çevrenizde bildik calışma arkadaşlarınız; ondan hoşlanmasanız da yardıma ihtiyaç duyduğunda hatrını sorarsınız; sizden hoşlanmasa da en azından size zarar vermeye calışmaz. Tanıdıktır o!

Ama dükkana elini sallayarak giren biri, müşteri olabilir ama bunun yanısıra hırsız olabilir; teşhirci, akli sorunlu veya zararsız biri olabilir. Ve sizin savunmanız sadece kendinizdir. Özellikle yalnız veya neredeyse yalnız çalışıyorsanız. Büyük mağazalarda veya alışveriş merkezlerindeki dükkanlarda çalışanlar, sokağa açılan kapıları olan dükkandakilere göre daha fazla güvencededir. Güvencededir ama göreceli işte. Ofis katının yalıtılmışlığı yoktur.

Kimi zamanlar kendimi vitrin mankeni kadar gözönünde ve savunmasız hissediyorum. Kimi zamanlar kapıyı ve ışıkları kapamak; bazen de tam tersi kapının önüne çıkıp sokaktaki insanların arasına karışmak… çekip gitmek…

Sadece  dükkanda olanın mı sanırsınız, dükkana giren insanda da bir tutukluluk hali vardır. Görece olarak! O da kendi kontrolünün dışında, kendi çöplüğü olmayan bir mekanda kapalı ve yalnız olmanın sıkıntısını yaşayabilir. Gene de çekip gitme, kaçıp saklanma yetisi kendisinde olduğundan daha güvende hisseder kendini içerdekine oranla. Savunması olsa, gardını alsa bile gördüğü bir sıcaklık karşısında gülümseyip maskesini aralayabilir. Sizi duyabilir. Görebilir.

Oysa çalışanın ziyaretçiyi duyma olasılığı oldukça düşüktür. Duyabilmesi için sizin güven sıcaklığınızı hissetmesi veya en azından sizden bir zarar gelmeyeceğine ikna olması gerekir. Bunu sağlamak kimilerinde zor iken, kimilerinde daha kolay olabilir. Kişinin o anki ruhuna, kişiliğine veya savunmasına ne kadar düşkün olduğuna bağlı değişir durum.

Bilmezdim gülümsemeyen, temkinli, alıngan satıcıları gördüğümde durumun bundan ibaret olduğunu. Aslında yaşayanlarda bunu böyle düşünmemiştir. Belki otomatik bir harekettir bu. Farketmeden yapılan…

Ama bilmem kaçıncı kattaki ofiste bilgisayar başı işimden ayrılıpda sokağa çıktığımda bu durumu gördüm… yaşadım… hissettim…

Aslında ne gördüm biliyor musunuz? İnsanlar birbirinden korkuyorlar. Frene basınca nerede, kaç metrede duracağını bilmediğiniz, aşina olmadığınız bir arabayı kullanır gibi… Korkuyoruz birbirimizden.

Kimimiz pasifizmi seçip maskelerin arkasına saklanıyor ve çıkmıyor ortaya; kimimiz gardını almış heran saldırmaya hazır. Ama hepimizde bilinçsizce de olsa aynı duygu: Korku!

Bilinçsiz, farkedilmeyen ve üstünde çok düşünülmeyen birşey: Korku!

Birçok hareketimizin motivasyonu: Korku!

Çoğumuz korkularımızı biliriz; örümcek mi, yalnızlık mı, fare mi, suda boğulmak mı olduğunu en büyük korkumuzun. Peki ya gündelik korkular?

Korkuların gündeliği olur mu demeyin.  Şöförlerin çoğu, bir sonraki hareketi kolay tahmin edilemeyen motorsiklet sürücülerinden korkar mesela günlük yaşamda, ama normalde böyle bir sosyal korkusu yoktur. Acaba hangimiz gündelik korkularımızın farkındayız? Hangimiz her hareketi bilinçli ve açık algı ile karşılıyoruz? Herhangibir süzgece sokmadan veya güdümüzle değerlendirmeden, algı açıklığı ile olduğu gibi… direkt, yansız…

“Ben öyle davransam bile, bakalım karşımdaki bana öyle mi davracak” diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum ve düşünüyorum:

Acaba diyorum korkuyla yaşayıp çok şey kaçıracağıma, defalarca hayal kırıklığına uğrasam ama bir tanede olsa o güzel şansı ele geçirsem mi? Güzel bir insanı tanımak, hoş bir anı yaşamak veya sohbet etmenin keyfi gibi. Kimbilir belki günün birinde dost bile kazanabilirim, hı?

Veya ikisinin ortası vardır. Gardınızı alıp hazırda beklemeseniz de temkinli gülümseyişinizi, elinizde hazır tuttuğunuz maske ile verdiğiniz selamla karşılarsınız ziyaretçinizi.  Açık algı ama temkini elden bırakmadan. Hı, ne dersiniz?

Efendim?

Anlamadım?

Sağlıcakla kalın efedim, en korkusuz günler sizin olsun!

Mayıs 2006

comments: 0 » tags: , ,
Oca 6

- Genç bir erkek bana durup dururken pembe gül verdi

Daha önce duymuştum İtalya’ya giden arkadaşlarımdan veya görmüştüm filmlerde. Ama hepsi de Frasa veya İtalya hakkındaydı ve O erkeklerin ne kadar flörte meraklı olduğuyla ilgiliydi. Ama ister inanın ister inanmayın ben buna Turkiye’de, hem de Diyarbakır’da tanık oldum. Bizzat başıma geldi ve çantamdaki defterin arasinda o pembe gülü hala sakladığım için kocam kızar gibi yapar hala bana.

Diyarbakır’a giderken, arkadaşlarım (sağolsunlar ama) kendimi, tam da Türkiye’ye ilk defa gelen bir Avrupalı gibi hissettirdiler. Korktuğundan bahsedenler, son günlerdeki terör olaylarından dem vuranlar, kapkaç ve yobazlık konusunu işleyenler yani aklınıza ne gelirse söylediler. Bu noktada, böyle düşünen insanlara ve arkadaşlarıma şunu söylemek istiyorum. Ben Istanbul’un göbeği Taksim’de sürdüyorum yaşamımı. Kapkaç deseniz burada (ki son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre Istanbul sokak çoçukları özellikle kapkaç konusunda Diyarbakır ile aynı oranlara sahipmiş), ne zaman bir gösteri olsa, birileri birşeye kızıp protesto etmek veya sesini duyurmak istese gene burada. Yobazlık mı dediniz? Taksi şöförü Kasımpaşa’daki evi görmeye gittiğimde beni evin sahibiyle yalnız bırakmıyor, “ne olur, ne olmaz abla” diyor. Sanır mısınız ki ben çok rahatım Istiklal caddesinde yürürken askılı bluzum ve kısa pantolonumla veya tavuk pazarında dökümhanelere girerken beni kabul ettiklerini, benimle yüzüme bakarak konuştuklarını mı sanıyorsunuz?

Bizler belli bir zümrede yaşayan insanlarız. Avrupadakiler gibi. Çevremizde bizim gibi insanlar var. Entellektüelsek, akademisyensek, yamacımızda entellektüeller var, akademisyenler var. Ama dünyamızı hafif çaplı da olsa geliştirebiliriz sanırım. Mesela, üniversite mezunu bir resim hocasının, ilkokul mezunu heykeltraş bir kocası var. Avukat kız arkadaşımızın bir lise mezunu, 20’li yaşlarının sonuna gelmesine rağmen henüz kolunda bileziği olmayan bir kocası var veya Kapalıçarşı’da dükkan sahibi lise mezunu bir arkadaşım bana okumam için Osmanlının bilinmeyen tarihine dair bir kitap ödünç verebiliyor. Benimle Ermeni sorununu tartışabiliyor.  Cervantes romanında, Don Kişot’a “bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” dedirtmiş. O ki yeldeğirmenlerine savaş açtırmış ama yol arkadaşı olarak O’nun hizmetkarını seçmiş.

Neyse efendim, Diyarbakır’da geçirdiğim ilk gün başıma bir olay geldi. Sokakta yürüyordum. Diyarbakır’da! Genç bir erkek (aslında çocuk desek daha doğru olur) bir taraftan arkadaşını taşıdığı el arabasını iterken, bir taraftan bana pembe bir gül verdi. Yürürken elimi uzattım, yürürken gülü aldim ve yürürken gülü koklayıp gülümsedim. Sonra filmlerdeki gibi yürürken döndüm baktım, O’da arabayı iterken dönüp bana bakıp gülümsüyordu ve “çok güzelsiniz” dedi, teşekkür ettim. Ben bu sahneyi sadece deodorant reklamlarında veya filmlerde görmüştüm. Muhtemelen beni hatırlamıyordur bile, hatta birine gül verdiğini ve onun yaşamında bir iz yarattığının da farkında değildir. Halbuki Diyarbakır’lı ve elinde bahçeden koparılmış mis kokulu pembe gül, ayağında plastik terlik ile o yaz akşamüstü benim gönlümü çaldı da haberi yok. Aslında böyle bir cümle kurarak bile, benim dahi önyargılarım olduğunu gösterir. O yüzdendir ki, o gülü hala defterimin arasından çıkarıp kokluyorum arada. Çok da güzel kokuyor mendebur, uzun suredir böyle bir gül koklamamıştım. Hep gülümseme yayılıyor yüzüme.

Kısa bir yolculuk yaptım Diyarbakır’a. Bana kendimi Avrupalı hissettiren arkadaşlarımın dediklerinin tersine olaylar yaşadım, tam tersi hissettim. Eğitim veya ekonomik sınıflara bağlı ilişkilerin kurulmadığını gördüm, genç bir erkekten gül aldım, insanlarla sohbet ederken yaşadığımı, nefes aldığımı farkettim. Tıpkı Avrupalı arkadaşlarımdan Türkiye’ye ilk geldiklerinde düşündükleri gibi. Hayatımda bir kırılım oluştu, bir iz kaldı. Değerlerime yeni güzellikler katıldı.

Efendim, Diyarbakır hakkında kitap, broşür veya internet sitelerinde bulunabilecek gezi yerlerini değil, bana yaşadığımı hissettiren yerleri ve olayları anlatmak istiyorum. Yoksa çok yer var ama siz onları zaten görürsünüz, öğrenirsiniz.  Mesela beni çarpan yerlerden biri surlar oldu.  Istanbul gibi, Brugge gibi Diyarbakır’ın da sur içinde kalan ve sur dışında kalan yerleşim alanları var; lakin surlar Istanbul’un tersine şehrin ilk yerleşim biriminin tamamını çevreliyor, yani yıkılmamış ve ayakta. Hatta sur kulelerinden kimisi sanat galerisi, atelyeleri olarak kullanılmak üzere restore bile edilmiş. Ve surlar çok değişik taşlardan yapılmış. Zaten Diyarbakır’ın eski isimlerinden biri Kara Amid. Taşlardan geliyormuş. Sordum bana iki tür taş kullanıldığını söylediler. Diyarbakırlılar bu taşlara dişi ve erkek taş diyorlar. Güneydoğuya mahsus özel taşlar. Yer gök o taşlarla dolu. Dişi taşların anladığım kadarıyla yüzeyleri düz ve granite benzer bir dokusu var. Erkek taşlar ise daha pürüzlü yüzeylere sahip. Ama ne olursa olsun, taşlar insana görkem ve azamet duygusunu yaşatıyor. İnsanın, Tanrıları kızdıran Babil’in ünlü kulesinin bile bu taşlardan yapıldığını düşünesi geliyor.

Sonra en “kötü” değil ama “kötü” mahallelerinden birine girdim. Daracık ara sokaklar, arnavut kaldırımı yollar, taş evler ve evlerin arasında birdenbire karşına çıkan 13 – 14. yüzyıldan kalma bir Kilise… Aynı taştan ve Zaza, Türk, Kürt, Ermenilerle beraber yaşadıkları sokakta Kaldani Katolik Kilisesi. Süryani görmeyi bekliyordum ama adını bile ilk defa duyduğum bir gruba ait bu kiliseyi, hem işler durumda hem de öyle bir mahallede görmeyi beklemiyordum. Kilise gayet iyi durumda ve Diyarbakır’daki Süryani Kilisesinin rahibi, ayda bir kere bu kilisenin cemaatine ayin yapıyormuş. Çok az kişi kalmış Kaldani Katoliklerinden ama hala calışıyor kilise. Sadece eskiden kiliseye ait bir köşk varmış bahçesinde, artık o çok virane durumda. Ne hoş ki, bu aralar arkeologlar ölçüm yapıyorlar orada, Papa’ya restorasyon projesini götüreceklermiş; ki bütçesi onaylanırsa o köşkde yaşayamaya tekrar başlayabilsin. Kapıyı çalıyoruz, kilisenin görevlisi bizi gezdirdi, hatta gezdirmekle kalmayıp bize kilisenin, buradaki Hristiyanların ve Diyarbakır’ın kısa bir tarihçesini bile anlattı. Çok kibar ve bizden biriydi Zeki Bey. İnançların insan ilişkilerinde belirleyici olmadığı ama saygının önemli olduğunu düşündürten bir anlayışla, bizden belimizi kapamamızı, sesimizi yükseltmememizi isteyen Zeki Bey bir Keldani imiş. Orada yaşayan arkadaşlarımdan biri “Zeki Abi” diyor kendisine. O da okulunun nasıl gittiğini soruyor, espirileriyle beni gülümsetiyor. Konuşması bitip, izin verdiğinde fotoğraf makinama sarılıyorum.

Bir de sokaklarda dolaştım. Sobacıları, yerel kıyafet, eşya satan turistik olan ve olmayan dükkanları dolaştım. Mahalle içinden peynir aldım. Elinde mendil, okul gereci, gerekli, gereksiz malzemeler satan çocukları gördüm. Sokak aralarında elinde bir torba sebze, meyve olan okul çocuklarını gördüm. Hepsinde aynı bakış ve ısrar var.  Bense bu bakış ve ısrarı biliyorum, çok aşinayım. Hergün hayatımı yaşadığım şehirde görüyorum, konuşuyorum onlarla; diyorum ki hiç olmazsa bunlar içki veya uyuşturucu almak için sokakta değiller. Gerçi genede sokaklara bırakılmasına mazaret olmasa da, dilenmek yerine satarak para kazanmaya calışmaları veya bu paranın uyuşturucuya gitmeyecek olması beni biraz daha anlayışlı kılıyor.

Sonra, pazarda eyer ve eyer üstüne kilim kaplayan yaşlı ve genç ustalarla tanıştım. İşlerine gösterdikleri saygıyı görünce, Istanbul’da tamir ettirmeye calıştığım ama aslında yeni olan çantamı yapan usta aklıma geldi. Diyarbakır’da tüm bu tarz el emeği ile para kazanan dükkanlar aralara sıkışmamış henüz, aradığın zaman bir turist bile olsan bulunabilir lokasyondalar. İnanmazsınız, sokakta dolaşan tekerlekli, seyyar lunapark bile vardı. Sizler hatırlarmısınız bilmiyorum ama benim çocukluğuma ait anılardan biridir bu seyyar lunaparklar. Sizi döndürür, sallar, güldürür ve eğlendirir. Gerçi binemedim lakin beni genede güldürdü, içimi ısıttı.

Gittiğim her yerde bana nereli olduğumu sordular. Başımda yerel başörtüsü ile “Diyarbakırlıyım” dediğimde ise, iddiayi kazandıklarını öğrendiğim yaşlı beyler oldu. Ama gençler inanmamıştı. Ki en çok onların inanması gerekirdi, çünkü orada da vücudunda bir sürü dövme ile, saçlarını beyaza, sarıya, kırmızıya boyatan genç kadınları, genç erkekleri görmüştüm. Nedense yaşlılar her zamanki ve her yerdeki gibi daha esnekler. Herhalde onların değişimi görmesi ve gençlerden daha fazla sevgi dolu olması bu esnekliği sağlıyor.  Bunu Amsterdam’da da görmüştüm. Bu bakış, bu anlayış, bu samimiligi. İzmir’de, Paris’te, Ankara’da da görmüştüm ve hepside yaşlı yetişkinlerdi.

Bir de eskiciler ve antikacılar var  bahsetmek istediğim. Ve Diyarbakır’lı diğer arkadaşımın bana anlattıkları. Burada, sur içinde, eskiden değil, çok kısa zaman öncesine kadar neredeyse her evin el işi yapımı ahşap kapı ve pencereleri varmış. Plastik pencereler şu an her yerde ama en kötüsü kapılara olmuş. Eskici ve antikacılar o kapıları satın almışlar. Eskiden sabah kalktıklarında, herkes kendi kapısının önünü önce süpürür ve yıkarmış. Sonra o temiz kapının önüne oturur, komşuları ve esnafla sohbet eder, çay içerlermiş. Fakat, artık bu bölgede el işi ve ahşap sadece bir kapı kalmış. Ve orada yalnız bir yaşlı kadın yaşıyormuş. O, kapısını ölene kadar satmamakta kararlıymış ve hala sabahları kapısının önünü temizleyip, esnafla sohbet ediyormuş. Evi ve kapıyı gördüm ama kendisiyle maalesef tanışamadım.

Ben Diyarbakır’da kayboldum; ağladım, mutlu oldum, genç bir erkekten gül aldım, hikayeler dinledim, güldüm. Bugüne dek bulunduğum çoğu şehirde bu büyüyle karşılaşmamıştım. Dünyanın en romatik şehri olduğu iddia edilen Paris’de bile bu şekilde hissetmemiştim; farklıydı; daha hayal gibiydi. Diyarbakır’da ise bir büyü var. Yaşayan bir büyü ve şehri gördüğünüzde, dinlediğinizde duyulabiliyor. En çok da duruşu olan yetişkinleri ve çocukları tanımaktan mutlu oldum. Yetişkinler neysede, çocuklar beni büyüledi. Bir çocuğun duruşu olması belki de hayatla çok içiçe olması, hayat mücadelesinin ne olduğunu öğrenmesi ve belki de ailesinin duruşudur.

Bu yazımı duruşu olan çocuklara, sevgi dolu ve anlayışlı yetişkinlere, en çokda bana gül veren genç erkeğe adıyorum.

Ekim 2005

comments: 0 » tags: , , , ,
Oca 5

- Popülarizm bir virüs müdür?

Biliyorum bu konu birkaç paragrafla anlatılamayacak, hatta tez konusu veya bir kitap olacak kadar büyük. Biliyorum büyük bir araştırma konusu. Ama dayanamıyorum. İlla bir soru işareti bırakmalıyım kendi kafamda, başka kafalarda. Çünkü bence bu gidişle bir gün herkes fenerbahçeli olmayacak ama popülarizmin köşesine, bucağına bulaşacak veya popülerliğin doruk noktalarında yaşayacak.

Bu soru aklıma bir ağustos akşamı, kocamın eskiden, benim yeni tanıdığım bir arkadaşın evinde geldi. Galatasaray Lisesi mezunu, seçme zevkleri olan, eski İstanbul beyefendisi tarzı olan biri, bu arkadaş. Daha önceki ziyaretlerimizde bize fransız şansonları dinletmiş, okuduğum kitaplar hakkında beynelminel bulduğunu beyan eden bir yaklaşım sergilemişti. Bu gidişimizde durup duruken bize Kenan Doğulu’nun yeni albümünü dinletti. Hayır, yanlış anlaşılmasın, kötü olduğundan değil, hatta bende beğenimi dile getirdim o akşam; ama popüler olmasına laf ediyorum. Ben o kadar seçme zevki olan biri değilim sonuçta. Popülerliğin kıyısına, bucağına şöyle veya böyle bulaşırım ama hayatta bunu yapmalarını beklemediğim insanlar vardır. Bu insanlar ki benim neslinin tükenmesini istemediğim kişilerdir. Öykünmediğim ama çok beğendiğim ve varlıkları, bana duruşları itibariyle güvence veren bireylerdir. Sabah örneğin, yaşını başını almış deyişini hakeden biri, çoluk çocuğa karışmış biri olmasına rağmen tanıdığımdan beri aynı zevk ve üslübu koruyan biri.  Faruk’da öyleydi başta benim için. Ama o ağustos akşamı içim burkuldu. Kalelerimden birini kaybettiğimi hissettim.

Bir zamanlar kendimi dış dünyaya çok kapamış, varlıklarını reddetmeye çalıştığım insanlar, kültürler veya altkültürler vardı. ODTÜ’de okuyan bir başı bağlı kız; veya kendisini jiletleyen insanların dinlediği bir Müslüm Gürses. Çocukken babam sayesinde tanıştığım ve bayılarak dinlediğim Ferdi Tayfur veya Orhan Gencebay’ı reddedişim ve gençlik çağlarımda önyargılı şekilde “hayır hayır dinlemem, onlar arabesk” dediğim sanatçılar. O başı bağlı kızla konuşmazdım, yanıma eskaza otursa kalkar başka yere geçerdim kantinde. Laf etmezdim hiç ama varlığını yok saymak, bugünkü benliğimle düşündüğümde yapabileceğim en büyük kabalıktı sanırım. Berisini, ilerisini hiç bilmeden direkt yok saymak… halbuki şuan daha populist yaklaşıyorum sanırım veya populist yerine daha insani düşünüyorum diyebilirim. Yaptıklarını tasvip etmesemde varlıklarını reddetmiyorum, konuşup sohbet edebiliyorum ama görüyorum ki aslında onların arasında da sana bana benzeyen konuşulası veya, benzemeyen radikal konuşulamaz insanlar var; görüyorum ki o şarkılar arasında dinlenesi, o kitaplar arasında okunası, o beğeniler arasında onaylanası olanlar var. 

İşte bu nokta da içiçe geçen bir başka soru aklıma geliyor. Murathan Mungan’ın derlemesini, çalışmasını yaptığı Müslüm Gürses’in seslendirdiği albüm popülizm kategorisine girer mi; yoksa bir sanatçının arayışı, projesi midir? Bir filmde söylediği eski bir Bülent Ortaçgil şarkısı tutulup, arabesk dinlemeyenler arasında dinlenmeye başladığı için popüler kabul edilebilir mi? Bence evet! Peeeeki, bir sanatçının arayışında eski şarkıları türkçeleştirip sesini, duruşunu beğendiği başka bir sanatçıya seslendirtmesi bir sanatsal proje midir? Bence buna da evet! Sonuçta popülerlikle popüler olmayan arasında net bir ayırım yapamıyorum, ikisine de evet diyebiliyorum ve bu, kafamda Müslüm Gürses’in Murathan Mungan ile çıkardığı son albümünü popüler olarak adlandırmama engel olmuyor. 

Kenan Doğulu popülerdir, iyi bir sanatçıdır ama popülerdir sonuç olarak.  Ben popüler herşeyi yapmam diyemem, aksine popüler olana istesem de istemesemde, kimi zaman bayılarak, kimi zaman mecburen bulaşırım. Biliyorum. Ama Faruk’un bulaşmayacağını, duruşunu koruyacağını sanıyordum. Dedim ya içim burkuldu.

Tanıdığım birçok insan, bir süre sonra yakalanıyor bu virüse. Sadece popüler olana bulaşmalarından ve eski zevklerini korumamalarından bahsediyorum. Yoksa popüler olmayan kadar, olanada bulaşmak değil. Kolaya kaçıp bir süre sonra sadece popüler işler yapmalarından, popüler işleri takip etmelerinden en çok korkuyorum. İstiyorum ki Murathan Mungan yeni işler yaparken, popülerliğe kıyısından bulaşırken eskisini de korusun, unutmasın, yapmaya devam etsin. Zaten kalemi kaybediyorum ama bari insanlarımı hepten kaybetmeyeyim diyorum.

Popülerliğin bir virüs olmamasını, özel insanların en azından duruşunu kaybetmemesini diliyorum. Biliyorum insanlar gelişir, değişir ama duruş başka birşey. Bir türü var eden bir özellik, belki o yüzden nesillerinin tükenmemesini diliyorum. Varlıkları güvence veriyor….

Sağlıcakla kalın….

Eylül 2006

comments: 0 » tags: ,
Oca 5

- Duman

Senaryosunu Paul Auster’in yazdığı “smoke / duman” isimli filmi, kitabını okumadan önce seyrettim. Bir sokak köşesinin yıllar boyu fotoğraflanmasıyla tanışmam bu vesileyle oldu. Yıllar sonra kitabını da okudum. Şiir gibi sarmıştı beni. Dumana boğulmuştum sanki.  Lakin, daha önceleri de hissetmeme rağmen, bugünlerde çevremde dolanan insanlar sayesinde algıladıklarımla, film daha bi başka oturdu kafama; algılarıma.

Dükkanın önünde oturuyorum. Burada tanıştıklarım, önceden tanıdıklarım, sonrasında dışardan tanıdıklarım gelip beni ziyaret ediyor; ve aynı hızla gidiyorlar. Hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyorlar. Burası – beni ziyaret ettikleri an, yer – onların hayatı değil demek istemiyorum ama ortak bir hayat o an. Hayatlarımızın kesişimi. Kendi özel hayatları, kapıdan çıkıpda, yüzlerindeki gülümsemeyi silmeleri ve ciddiyet ifadesi –yalnız yürürken kullanılan sokak ifadesi – takınmaları ile tekrar başlıyor diyorum. Veya yanlarında biri varsa, benim dumanımı silkinip yanındakinin dumanına tekrar boğulmaları diyorum.

Bir kişinin dünyanın merkezi olma durumunu genelde, o kişiyi olumsuz anlamda kritize etmek için kullanırız ama kelime anlamı ile olanaksız olsa da aslında mecazen bu merkeziyet duygusunun gerçekliğini ilk kez yakın kız arkadaşlarımdan birinin evlenmesi ile yaşamıştım. Nilgün’ün evlilik arefesinde ve süresinde yaşadıkları, hissettikleri tam olarak “dünyanın merkezi olmak” kavramı üstüne kurulmuştu.  Herkes onların sakin olması, güzel olması, eğlenmeleri, mutlu olmaları vs için elbirliği yapıp çaba sarfediyordu. Kimi geldi, evlilik seremonisine katıldı; kimi onları mobilyacıya götürdü; kimi damadın ıslanıp lekenen kravatını farkedip yedek kravatını uzattı; kimi gelinin sigarasınını yaktı, eteklerini topladı yürürken; kimi gelini kuaföre götürdü…. o günden sonra insanın, herhangi bir insanın gerçekten bir gecede olsa kendini pozitif anlamda dünyanın merkezi gibi görmesinin ancak böyle bir şekilde olabileceğini düşündüm.

Kişi olarak bu tarz merkeziyetçilikten hoşlanmasam da evimin veya mekanımın insanlarla dolmasından oldum olası pek haz etmişimdir. İsterim ki arkadaşlarım, dostlarım gelip gitsinler. Geldiklerinde ben izzet ikramda bulunayım. Eğlenceli veya ciddi farketmez, hoş sohbetler olmasını isterim. Giderlerken damaklarında hoş tatlar kalmasını isterim. Yeter ki gelsinler. Böyle durumlarda tabii ki kendimi dünyanın merkezi gibi hissetmem ama “hayatımdan, günümden bir bilmem kim dalgası geçti; bana geldi” mutluluğu yaşarım.

Mutlu olmak kolay! En azından benim için. Birinin dalgası geçsin, dumanına boğulayım, bir kesişim yaşayayım içten yeter diye düşünürüm.

Bugün dükkanda böyle oldu işte. Arkadaş veya tanıdıklarımın gelişini seyrettim. Gülümsedim. Karşıladım, öptüm onları. Karşıma oturdular. Anlattılar, sordular, dinlediler, paylaştılar ve beni öpüp uzaklaştılar. Gidişlerini seyrettim arkalarından. Kendimi duman filmindeki fotoğrafı çekilen köşe gibi, kare gibi hissettim. Varlığımı fotoğraf karesiyle özdeşleştirmem biraz garip gelebilir ama o insanların penceresinden baksak beraberce; birbirlerini tanıyıp tanımasalarda sonuçta aynı mekan ve kişi ile ilintili kareleri olduğunu görebilir, anlayabiliriz.

Bu kez aynı zaman dilimi söz konusu değil ama aynı dükkan, aynı insan söz konusu, farklı saatler, farklı günler, farklı mevsimlerde. Fotoğraf karelerine bakarsanız hemen aralarındaki farkı anlarsınız. Aralarındaki 7 farkı bulmaya çalışırmışsınız gibi yavaş ilerlemez farklılıklar. Ortak noktayı / noktaları üç – beş fotoğraftan sonra hemen keşfedersiniz. Tıpkı tek kahramanlı bir romanı okumaya benzer, fotoğraflara bakıp, onları okumak, anlamak. Bu fotoğraflarla insan böyle bir romanı anlamak, okumak, yazmak istemezde ne yapar allasen?

İste bugün başka birinin gözünden karelerimi merak ettim, dumanımın nasıl bir tat bıraktığını tahmin etmek istedim. Ben, beni tanımak istedim. Ben, benim romanımı yazmak istedim. Sizin romanınızı yazmak istedim…

Sağlıcakla kalın

Ağustos 2006

comments: 0 » tags: , ,