Kas 23

- Huysuzun Teki

Yeni, çok yeni keşfettiğim bir insan ve bir yazar Vivet Kanetti Uluç. Kendisi hakkında ilerde, önemli ve çok şey anlatılacaktır ama “Huysuzun Teki” hakkında, O’nun son, aynı zamanda ilk kitabı olduğunu söyleyerek işe başlamak bence en iyisi. Everest tarafından 2011 senesinde basıldığından son ama aslında Vivet Hanım’ın ilk yazılarıymış. Kitabı bir ay evvel okumuştum fakat tatilde olduğumdan hakkında yazacak fırsatım olmamıştı. Dün İdefix, nam-ı diğer Sabit Fikir edebiyat dergisinin 2011 senesinin ilgi çeken, önemli olduğunu düşündükleri en iyi 100 kitabın arasında 43. sıraya koyduklarını görünce “bundan iyi zamanlama olmaz, hemen yazayım” dedim. (Hatta sırası önemli değil de, alışkanlık işte, koyuverdim. Bu 100 kitap hakkında daha fazla bilgi için buraya tıklayabilirsiniz.).

Kitap küçücük, incecik. Bir günde, hatta hızlı okuyanlar için bir kaç saatte bitirebilecek, lokum gibi bir şey. “Kitap da yiyeceğe benzetilir mi?” diyebilirsiniz ama  okuyunca siz de anlayacaksınız, damağınızda hakikaten tatlı bir lezzet bırakıyor. Bununla da kalmıyor, okurken kendimi de hikayenin kahramanıyla bir, anılarımı keşfe çıkmış buldum. Çok düşündüm. Duygulandım.

Kitabı basıldığını öğrendikten hemen sonra almış ve okumak için zamanını bekliyordum. 1950′ler Amerikası yolcuğuma bir ara verip, deniz kenarında elime bunun tadını anlayacak bir kitap almak istediğimde yanımdaydı. Vivet Hanım kendi kitabının önsözünde yazdıklarını, yazma şeklini birazcık da olsa eleştirmesi, beni hikayeye daha bir ısıttı. Ne de olsa kendi yazarlığını, hem de bir röportaj vs değil, bizzat yazdığı kitabının önsözünde eleştirmesi, en azından benim sık rastladığım bir durum değil.

Hikaye sanki bir çocuk veya gençlik kitabı tadında ama içinde, benim diyen ciddi kitaplarda bile zor bulunacak cinsten keskin gözlemler ve hayli gelişmiş bir mizah var. En çok da bu mizah ve gözlemler, kitabı aklımda daimi kılacak sanırım. Okurken, huysuzluğumu ve hırçınlığımı öve öve bitiremeyen annemler, televizyonda izlediklerimin karşısına geçip laf yetiştirdiğimi söyleyen kocam aklıma geldi. Lüks sınıfına giren kalem kutularım, sanat müziğiyle süslenmiş eğlentilerimiz, annemlerin kız lisesini benim adıma seçişleri ve bu kız lisesi uğruna kırmızı botlarımı siyaha boyatmaları geldi zihnime. Bazı sayfalarda kendimi kıyasladım; bazı sayfalarda arkadaşlarımı, komşularımızı, ahbaplarımzı gördüm; ama hep kafamı çevirsem kahramanları gözümün ucuyla bir köşede görecekmiş, hatta o köşede durup beni seyredip, gülüşüyorlarmış gibi izlendiğimi hissettim. Teşekkürler Vivet Hanım.

Huysuzun Teki Vivet Kanetti’nin son ama ilk kitabı olabilir. Lakin, benim için sadece bir ilk. Hatta çıkacağım ilk kitap gezintimde birkaç kitabını daha çantaya indirmeyi planluyorum. Esen kalın…

Kas 10

- Jack Kerouac ve “Yolda”

Sonunda bitirdim kitabı. Dedim ya; farketmeden dalmışım 1950′ler Amerika’sına. İyiki de dalmışım!

Bir de kitabı okurken, 2011′de Sel Yayıncılık tarafından da basılmış bir “Beat Kuşağı Antalojisi” adlı bir kitap olduğunu öğrendim. Belki alır onu da okurum bilahare. Zira, Sel yayıncılığın “Muzır kuşak” olarak adlandırdığı bu dönem, şu ana kadar anlayabildiğim kadarıyla kaçırılmaması gereken yazar ve şairlerden oluşuyor. Bizim kuşağı biz yapan kültürel gelişimin önemli bir parçası. Hatta bazı yasaklı yazarları dahi var.

Neyse, konumuza dönersek; kitapta bahsedilen 1950′ler savaşı görmüş, geçirmiş; yani savaşın değdiği insanlar. Ve bu kuşak yazarları sanki savaşın insana değmesine savaş açıp, ölümden kaçma savaşına tuhaf şekilde tutulmuş bir nesil gibi. “Abartarak yaşamak” veya “hayatın keyfini sürmek” tanımlamaları bile sönük kalır yanlarında. Bu sanki içten gelen bir dürtü gibi. Sanki savaş sonrası doğum oranlarının artması, insanların içgüdüsel olarak üremeye yönelmesi veya savaşı anlık olarak unutmak adına da olsa sevişmesi gibi. Kitabın ruhu ise sürekli hareket etmek. Anlam veya başka bir şeyi ararmış gibi hareket etmek ama aslında pek de aramadan, sadece ölümden kaçmak,, sadece nefes almayı, yaşamayı becerebilmek adına hareket etmek! Aynı zamanda (yazarın erkek olduğu düşünülürse) bir kadının kollarında veya bir bebeğin masum ve sıcak dokunuşlarında, Allah veya Tanrı nezdinde huzuru aramak adına hareket etmek!

Kitabın bir çok paragrafında dikkatimi çeken genelde “bunu görmek için yaşadığına memnun olmak” benzeri cümleler. Öyle ya; “yaşanacak onca deneyim, görülecek onca yer, tepilecek onca yol varken, bunları düşünmek neden” diye sorası geliyor insanın. Hatta bazen yazar ciddi ciddi soruyor da. Beat kuşağını anlattığım yazıda Kerouac’tan biraz bahsetmiştim. Bu kitabın özellikle yazılış değil, daktilo ediliş şekli ve otobiyografik olması benim ilgimi çekmişti. Kitabı okurken de çeşitli zamanlarda beni içine sürükledi kitap; farklı farklı duygulara sürükledi. Roman aslında elbet ama ben bu kitaba roman değil “kitap” diyebiliyorum. Sanki kafamın içindeki bir hareketi vurgulamak için seçebileceğim başka bir tanımlama yokmuş gibi. Mesela normalde kitaplarımın üstünü çizmem, katlamadan okurum, üstüne yazı ise hiç yazmam. Kutsal varlıklarmış gibi okurum ve başkasına çok nadiren ancak binbir tembihle veririm kitabımı. Ama bunun kimi satırlarını çizdim, boş sayfalarına notlar düştüm, katlayarak okudum. Sanki bu kitap kutsal olamaz, bu kitap yaşamın bir parçasıymış gibi kullanılmalı, lekelenmeli, eskitilmeliydi. Hatta aldığım notlardan birini sizinle paylaşmak istiyorum:

“Oturmuş mutfakta, sırtımı köşedeki çekmecelere dayamış okuyorum seni. Bilmediğim şeylerden kendimi korur gibi veriyorum sırtımı çekmecelere. Salondan gelen Blues sesi miydi, yoksa gerçekten 1750 model replik miydi beni etkileyen bilemiyorum. Piyanonun notalarına  eşlik eden eski dil, reddeden dil veya yazarın o sırada blues diyarı New Orleans’ta oluşu veya dokunuşun, sevginin eksikliği? Hangisi etkiledi bilemedim. Ancak beni çarpanın insan tanımlamaları, betimlemeler olduğunu biliyorum. Ama en çok da 1750 İngiltere’sinde karşılaştığını hayal eden yazarın anne tanımlaması (s. 159). Evet, yol maceraları veya duygular, düşünce şekli hoş, sürükleyici ama aynı zamanda değil. Sanki yazar seni kendi hayatında dönüm noktası olan insanları anlatmak için daktilo etmiş. Şimdi okurken, sana (başka hiç bir kitapta yapmadığım ama sana yapmazsam ruhunun bozulacağına olan inancım ile) yazarken tam da kendi insanlarımı ve beni sevenlerle, benim sevdiklerimi düşünüyorum. Yazarın sevilme ihtiyacı, benimkine karışıyor. Uğradığı haksızlıklarda, o köşebaşında, tek başına duran, beş parasız kimsesinin olmadığı köşebaşında kalanın tam da ben olduğumu düşünüyorum.”

Artık gönül rahatlığıyla başka kitaplara geçebilirim…