Oca 6

- Genç bir erkek bana durup dururken pembe gül verdi

Daha önce duymuştum İtalya’ya giden arkadaşlarımdan veya görmüştüm filmlerde. Ama hepsi de Frasa veya İtalya hakkındaydı ve O erkeklerin ne kadar flörte meraklı olduğuyla ilgiliydi. Ama ister inanın ister inanmayın ben buna Turkiye’de, hem de Diyarbakır’da tanık oldum. Bizzat başıma geldi ve çantamdaki defterin arasinda o pembe gülü hala sakladığım için kocam kızar gibi yapar hala bana.

Diyarbakır’a giderken, arkadaşlarım (sağolsunlar ama) kendimi, tam da Türkiye’ye ilk defa gelen bir Avrupalı gibi hissettirdiler. Korktuğundan bahsedenler, son günlerdeki terör olaylarından dem vuranlar, kapkaç ve yobazlık konusunu işleyenler yani aklınıza ne gelirse söylediler. Bu noktada, böyle düşünen insanlara ve arkadaşlarıma şunu söylemek istiyorum. Ben Istanbul’un göbeği Taksim’de sürdüyorum yaşamımı. Kapkaç deseniz burada (ki son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre Istanbul sokak çoçukları özellikle kapkaç konusunda Diyarbakır ile aynı oranlara sahipmiş), ne zaman bir gösteri olsa, birileri birşeye kızıp protesto etmek veya sesini duyurmak istese gene burada. Yobazlık mı dediniz? Taksi şöförü Kasımpaşa’daki evi görmeye gittiğimde beni evin sahibiyle yalnız bırakmıyor, “ne olur, ne olmaz abla” diyor. Sanır mısınız ki ben çok rahatım Istiklal caddesinde yürürken askılı bluzum ve kısa pantolonumla veya tavuk pazarında dökümhanelere girerken beni kabul ettiklerini, benimle yüzüme bakarak konuştuklarını mı sanıyorsunuz?

Bizler belli bir zümrede yaşayan insanlarız. Avrupadakiler gibi. Çevremizde bizim gibi insanlar var. Entellektüelsek, akademisyensek, yamacımızda entellektüeller var, akademisyenler var. Ama dünyamızı hafif çaplı da olsa geliştirebiliriz sanırım. Mesela, üniversite mezunu bir resim hocasının, ilkokul mezunu heykeltraş bir kocası var. Avukat kız arkadaşımızın bir lise mezunu, 20’li yaşlarının sonuna gelmesine rağmen henüz kolunda bileziği olmayan bir kocası var veya Kapalıçarşı’da dükkan sahibi lise mezunu bir arkadaşım bana okumam için Osmanlının bilinmeyen tarihine dair bir kitap ödünç verebiliyor. Benimle Ermeni sorununu tartışabiliyor.  Cervantes romanında, Don Kişot’a “bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” dedirtmiş. O ki yeldeğirmenlerine savaş açtırmış ama yol arkadaşı olarak O’nun hizmetkarını seçmiş.

Neyse efendim, Diyarbakır’da geçirdiğim ilk gün başıma bir olay geldi. Sokakta yürüyordum. Diyarbakır’da! Genç bir erkek (aslında çocuk desek daha doğru olur) bir taraftan arkadaşını taşıdığı el arabasını iterken, bir taraftan bana pembe bir gül verdi. Yürürken elimi uzattım, yürürken gülü aldim ve yürürken gülü koklayıp gülümsedim. Sonra filmlerdeki gibi yürürken döndüm baktım, O’da arabayı iterken dönüp bana bakıp gülümsüyordu ve “çok güzelsiniz” dedi, teşekkür ettim. Ben bu sahneyi sadece deodorant reklamlarında veya filmlerde görmüştüm. Muhtemelen beni hatırlamıyordur bile, hatta birine gül verdiğini ve onun yaşamında bir iz yarattığının da farkında değildir. Halbuki Diyarbakır’lı ve elinde bahçeden koparılmış mis kokulu pembe gül, ayağında plastik terlik ile o yaz akşamüstü benim gönlümü çaldı da haberi yok. Aslında böyle bir cümle kurarak bile, benim dahi önyargılarım olduğunu gösterir. O yüzdendir ki, o gülü hala defterimin arasından çıkarıp kokluyorum arada. Çok da güzel kokuyor mendebur, uzun suredir böyle bir gül koklamamıştım. Hep gülümseme yayılıyor yüzüme.

Kısa bir yolculuk yaptım Diyarbakır’a. Bana kendimi Avrupalı hissettiren arkadaşlarımın dediklerinin tersine olaylar yaşadım, tam tersi hissettim. Eğitim veya ekonomik sınıflara bağlı ilişkilerin kurulmadığını gördüm, genç bir erkekten gül aldım, insanlarla sohbet ederken yaşadığımı, nefes aldığımı farkettim. Tıpkı Avrupalı arkadaşlarımdan Türkiye’ye ilk geldiklerinde düşündükleri gibi. Hayatımda bir kırılım oluştu, bir iz kaldı. Değerlerime yeni güzellikler katıldı.

Efendim, Diyarbakır hakkında kitap, broşür veya internet sitelerinde bulunabilecek gezi yerlerini değil, bana yaşadığımı hissettiren yerleri ve olayları anlatmak istiyorum. Yoksa çok yer var ama siz onları zaten görürsünüz, öğrenirsiniz.  Mesela beni çarpan yerlerden biri surlar oldu.  Istanbul gibi, Brugge gibi Diyarbakır’ın da sur içinde kalan ve sur dışında kalan yerleşim alanları var; lakin surlar Istanbul’un tersine şehrin ilk yerleşim biriminin tamamını çevreliyor, yani yıkılmamış ve ayakta. Hatta sur kulelerinden kimisi sanat galerisi, atelyeleri olarak kullanılmak üzere restore bile edilmiş. Ve surlar çok değişik taşlardan yapılmış. Zaten Diyarbakır’ın eski isimlerinden biri Kara Amid. Taşlardan geliyormuş. Sordum bana iki tür taş kullanıldığını söylediler. Diyarbakırlılar bu taşlara dişi ve erkek taş diyorlar. Güneydoğuya mahsus özel taşlar. Yer gök o taşlarla dolu. Dişi taşların anladığım kadarıyla yüzeyleri düz ve granite benzer bir dokusu var. Erkek taşlar ise daha pürüzlü yüzeylere sahip. Ama ne olursa olsun, taşlar insana görkem ve azamet duygusunu yaşatıyor. İnsanın, Tanrıları kızdıran Babil’in ünlü kulesinin bile bu taşlardan yapıldığını düşünesi geliyor.

Sonra en “kötü” değil ama “kötü” mahallelerinden birine girdim. Daracık ara sokaklar, arnavut kaldırımı yollar, taş evler ve evlerin arasında birdenbire karşına çıkan 13 – 14. yüzyıldan kalma bir Kilise… Aynı taştan ve Zaza, Türk, Kürt, Ermenilerle beraber yaşadıkları sokakta Kaldani Katolik Kilisesi. Süryani görmeyi bekliyordum ama adını bile ilk defa duyduğum bir gruba ait bu kiliseyi, hem işler durumda hem de öyle bir mahallede görmeyi beklemiyordum. Kilise gayet iyi durumda ve Diyarbakır’daki Süryani Kilisesinin rahibi, ayda bir kere bu kilisenin cemaatine ayin yapıyormuş. Çok az kişi kalmış Kaldani Katoliklerinden ama hala calışıyor kilise. Sadece eskiden kiliseye ait bir köşk varmış bahçesinde, artık o çok virane durumda. Ne hoş ki, bu aralar arkeologlar ölçüm yapıyorlar orada, Papa’ya restorasyon projesini götüreceklermiş; ki bütçesi onaylanırsa o köşkde yaşayamaya tekrar başlayabilsin. Kapıyı çalıyoruz, kilisenin görevlisi bizi gezdirdi, hatta gezdirmekle kalmayıp bize kilisenin, buradaki Hristiyanların ve Diyarbakır’ın kısa bir tarihçesini bile anlattı. Çok kibar ve bizden biriydi Zeki Bey. İnançların insan ilişkilerinde belirleyici olmadığı ama saygının önemli olduğunu düşündürten bir anlayışla, bizden belimizi kapamamızı, sesimizi yükseltmememizi isteyen Zeki Bey bir Keldani imiş. Orada yaşayan arkadaşlarımdan biri “Zeki Abi” diyor kendisine. O da okulunun nasıl gittiğini soruyor, espirileriyle beni gülümsetiyor. Konuşması bitip, izin verdiğinde fotoğraf makinama sarılıyorum.

Bir de sokaklarda dolaştım. Sobacıları, yerel kıyafet, eşya satan turistik olan ve olmayan dükkanları dolaştım. Mahalle içinden peynir aldım. Elinde mendil, okul gereci, gerekli, gereksiz malzemeler satan çocukları gördüm. Sokak aralarında elinde bir torba sebze, meyve olan okul çocuklarını gördüm. Hepsinde aynı bakış ve ısrar var.  Bense bu bakış ve ısrarı biliyorum, çok aşinayım. Hergün hayatımı yaşadığım şehirde görüyorum, konuşuyorum onlarla; diyorum ki hiç olmazsa bunlar içki veya uyuşturucu almak için sokakta değiller. Gerçi genede sokaklara bırakılmasına mazaret olmasa da, dilenmek yerine satarak para kazanmaya calışmaları veya bu paranın uyuşturucuya gitmeyecek olması beni biraz daha anlayışlı kılıyor.

Sonra, pazarda eyer ve eyer üstüne kilim kaplayan yaşlı ve genç ustalarla tanıştım. İşlerine gösterdikleri saygıyı görünce, Istanbul’da tamir ettirmeye calıştığım ama aslında yeni olan çantamı yapan usta aklıma geldi. Diyarbakır’da tüm bu tarz el emeği ile para kazanan dükkanlar aralara sıkışmamış henüz, aradığın zaman bir turist bile olsan bulunabilir lokasyondalar. İnanmazsınız, sokakta dolaşan tekerlekli, seyyar lunapark bile vardı. Sizler hatırlarmısınız bilmiyorum ama benim çocukluğuma ait anılardan biridir bu seyyar lunaparklar. Sizi döndürür, sallar, güldürür ve eğlendirir. Gerçi binemedim lakin beni genede güldürdü, içimi ısıttı.

Gittiğim her yerde bana nereli olduğumu sordular. Başımda yerel başörtüsü ile “Diyarbakırlıyım” dediğimde ise, iddiayi kazandıklarını öğrendiğim yaşlı beyler oldu. Ama gençler inanmamıştı. Ki en çok onların inanması gerekirdi, çünkü orada da vücudunda bir sürü dövme ile, saçlarını beyaza, sarıya, kırmızıya boyatan genç kadınları, genç erkekleri görmüştüm. Nedense yaşlılar her zamanki ve her yerdeki gibi daha esnekler. Herhalde onların değişimi görmesi ve gençlerden daha fazla sevgi dolu olması bu esnekliği sağlıyor.  Bunu Amsterdam’da da görmüştüm. Bu bakış, bu anlayış, bu samimiligi. İzmir’de, Paris’te, Ankara’da da görmüştüm ve hepside yaşlı yetişkinlerdi.

Bir de eskiciler ve antikacılar var  bahsetmek istediğim. Ve Diyarbakır’lı diğer arkadaşımın bana anlattıkları. Burada, sur içinde, eskiden değil, çok kısa zaman öncesine kadar neredeyse her evin el işi yapımı ahşap kapı ve pencereleri varmış. Plastik pencereler şu an her yerde ama en kötüsü kapılara olmuş. Eskici ve antikacılar o kapıları satın almışlar. Eskiden sabah kalktıklarında, herkes kendi kapısının önünü önce süpürür ve yıkarmış. Sonra o temiz kapının önüne oturur, komşuları ve esnafla sohbet eder, çay içerlermiş. Fakat, artık bu bölgede el işi ve ahşap sadece bir kapı kalmış. Ve orada yalnız bir yaşlı kadın yaşıyormuş. O, kapısını ölene kadar satmamakta kararlıymış ve hala sabahları kapısının önünü temizleyip, esnafla sohbet ediyormuş. Evi ve kapıyı gördüm ama kendisiyle maalesef tanışamadım.

Ben Diyarbakır’da kayboldum; ağladım, mutlu oldum, genç bir erkekten gül aldım, hikayeler dinledim, güldüm. Bugüne dek bulunduğum çoğu şehirde bu büyüyle karşılaşmamıştım. Dünyanın en romatik şehri olduğu iddia edilen Paris’de bile bu şekilde hissetmemiştim; farklıydı; daha hayal gibiydi. Diyarbakır’da ise bir büyü var. Yaşayan bir büyü ve şehri gördüğünüzde, dinlediğinizde duyulabiliyor. En çok da duruşu olan yetişkinleri ve çocukları tanımaktan mutlu oldum. Yetişkinler neysede, çocuklar beni büyüledi. Bir çocuğun duruşu olması belki de hayatla çok içiçe olması, hayat mücadelesinin ne olduğunu öğrenmesi ve belki de ailesinin duruşudur.

Bu yazımı duruşu olan çocuklara, sevgi dolu ve anlayışlı yetişkinlere, en çokda bana gül veren genç erkeğe adıyorum.

Ekim 2005

comments: 0 » tags: , , , ,
Kas 26

- Bir Bodrum bahçesinden pembe güller

Posted in Fotoğraflar

comments: 0 » tags: , , ,