Oca 6

- Genç bir erkek bana durup dururken pembe gül verdi

Daha önce duymuştum İtalya’ya giden arkadaşlarımdan veya görmüştüm filmlerde. Ama hepsi de Frasa veya İtalya hakkındaydı ve O erkeklerin ne kadar flörte meraklı olduğuyla ilgiliydi. Ama ister inanın ister inanmayın ben buna Turkiye’de, hem de Diyarbakır’da tanık oldum. Bizzat başıma geldi ve çantamdaki defterin arasinda o pembe gülü hala sakladığım için kocam kızar gibi yapar hala bana.

Diyarbakır’a giderken, arkadaşlarım (sağolsunlar ama) kendimi, tam da Türkiye’ye ilk defa gelen bir Avrupalı gibi hissettirdiler. Korktuğundan bahsedenler, son günlerdeki terör olaylarından dem vuranlar, kapkaç ve yobazlık konusunu işleyenler yani aklınıza ne gelirse söylediler. Bu noktada, böyle düşünen insanlara ve arkadaşlarıma şunu söylemek istiyorum. Ben Istanbul’un göbeği Taksim’de sürdüyorum yaşamımı. Kapkaç deseniz burada (ki son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre Istanbul sokak çoçukları özellikle kapkaç konusunda Diyarbakır ile aynı oranlara sahipmiş), ne zaman bir gösteri olsa, birileri birşeye kızıp protesto etmek veya sesini duyurmak istese gene burada. Yobazlık mı dediniz? Taksi şöförü Kasımpaşa’daki evi görmeye gittiğimde beni evin sahibiyle yalnız bırakmıyor, “ne olur, ne olmaz abla” diyor. Sanır mısınız ki ben çok rahatım Istiklal caddesinde yürürken askılı bluzum ve kısa pantolonumla veya tavuk pazarında dökümhanelere girerken beni kabul ettiklerini, benimle yüzüme bakarak konuştuklarını mı sanıyorsunuz?

Bizler belli bir zümrede yaşayan insanlarız. Avrupadakiler gibi. Çevremizde bizim gibi insanlar var. Entellektüelsek, akademisyensek, yamacımızda entellektüeller var, akademisyenler var. Ama dünyamızı hafif çaplı da olsa geliştirebiliriz sanırım. Mesela, üniversite mezunu bir resim hocasının, ilkokul mezunu heykeltraş bir kocası var. Avukat kız arkadaşımızın bir lise mezunu, 20’li yaşlarının sonuna gelmesine rağmen henüz kolunda bileziği olmayan bir kocası var veya Kapalıçarşı’da dükkan sahibi lise mezunu bir arkadaşım bana okumam için Osmanlının bilinmeyen tarihine dair bir kitap ödünç verebiliyor. Benimle Ermeni sorununu tartışabiliyor.  Cervantes romanında, Don Kişot’a “bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” dedirtmiş. O ki yeldeğirmenlerine savaş açtırmış ama yol arkadaşı olarak O’nun hizmetkarını seçmiş.

Neyse efendim, Diyarbakır’da geçirdiğim ilk gün başıma bir olay geldi. Sokakta yürüyordum. Diyarbakır’da! Genç bir erkek (aslında çocuk desek daha doğru olur) bir taraftan arkadaşını taşıdığı el arabasını iterken, bir taraftan bana pembe bir gül verdi. Yürürken elimi uzattım, yürürken gülü aldim ve yürürken gülü koklayıp gülümsedim. Sonra filmlerdeki gibi yürürken döndüm baktım, O’da arabayı iterken dönüp bana bakıp gülümsüyordu ve “çok güzelsiniz” dedi, teşekkür ettim. Ben bu sahneyi sadece deodorant reklamlarında veya filmlerde görmüştüm. Muhtemelen beni hatırlamıyordur bile, hatta birine gül verdiğini ve onun yaşamında bir iz yarattığının da farkında değildir. Halbuki Diyarbakır’lı ve elinde bahçeden koparılmış mis kokulu pembe gül, ayağında plastik terlik ile o yaz akşamüstü benim gönlümü çaldı da haberi yok. Aslında böyle bir cümle kurarak bile, benim dahi önyargılarım olduğunu gösterir. O yüzdendir ki, o gülü hala defterimin arasından çıkarıp kokluyorum arada. Çok da güzel kokuyor mendebur, uzun suredir böyle bir gül koklamamıştım. Hep gülümseme yayılıyor yüzüme.

Kısa bir yolculuk yaptım Diyarbakır’a. Bana kendimi Avrupalı hissettiren arkadaşlarımın dediklerinin tersine olaylar yaşadım, tam tersi hissettim. Eğitim veya ekonomik sınıflara bağlı ilişkilerin kurulmadığını gördüm, genç bir erkekten gül aldım, insanlarla sohbet ederken yaşadığımı, nefes aldığımı farkettim. Tıpkı Avrupalı arkadaşlarımdan Türkiye’ye ilk geldiklerinde düşündükleri gibi. Hayatımda bir kırılım oluştu, bir iz kaldı. Değerlerime yeni güzellikler katıldı.

Efendim, Diyarbakır hakkında kitap, broşür veya internet sitelerinde bulunabilecek gezi yerlerini değil, bana yaşadığımı hissettiren yerleri ve olayları anlatmak istiyorum. Yoksa çok yer var ama siz onları zaten görürsünüz, öğrenirsiniz.  Mesela beni çarpan yerlerden biri surlar oldu.  Istanbul gibi, Brugge gibi Diyarbakır’ın da sur içinde kalan ve sur dışında kalan yerleşim alanları var; lakin surlar Istanbul’un tersine şehrin ilk yerleşim biriminin tamamını çevreliyor, yani yıkılmamış ve ayakta. Hatta sur kulelerinden kimisi sanat galerisi, atelyeleri olarak kullanılmak üzere restore bile edilmiş. Ve surlar çok değişik taşlardan yapılmış. Zaten Diyarbakır’ın eski isimlerinden biri Kara Amid. Taşlardan geliyormuş. Sordum bana iki tür taş kullanıldığını söylediler. Diyarbakırlılar bu taşlara dişi ve erkek taş diyorlar. Güneydoğuya mahsus özel taşlar. Yer gök o taşlarla dolu. Dişi taşların anladığım kadarıyla yüzeyleri düz ve granite benzer bir dokusu var. Erkek taşlar ise daha pürüzlü yüzeylere sahip. Ama ne olursa olsun, taşlar insana görkem ve azamet duygusunu yaşatıyor. İnsanın, Tanrıları kızdıran Babil’in ünlü kulesinin bile bu taşlardan yapıldığını düşünesi geliyor.

Sonra en “kötü” değil ama “kötü” mahallelerinden birine girdim. Daracık ara sokaklar, arnavut kaldırımı yollar, taş evler ve evlerin arasında birdenbire karşına çıkan 13 – 14. yüzyıldan kalma bir Kilise… Aynı taştan ve Zaza, Türk, Kürt, Ermenilerle beraber yaşadıkları sokakta Kaldani Katolik Kilisesi. Süryani görmeyi bekliyordum ama adını bile ilk defa duyduğum bir gruba ait bu kiliseyi, hem işler durumda hem de öyle bir mahallede görmeyi beklemiyordum. Kilise gayet iyi durumda ve Diyarbakır’daki Süryani Kilisesinin rahibi, ayda bir kere bu kilisenin cemaatine ayin yapıyormuş. Çok az kişi kalmış Kaldani Katoliklerinden ama hala calışıyor kilise. Sadece eskiden kiliseye ait bir köşk varmış bahçesinde, artık o çok virane durumda. Ne hoş ki, bu aralar arkeologlar ölçüm yapıyorlar orada, Papa’ya restorasyon projesini götüreceklermiş; ki bütçesi onaylanırsa o köşkde yaşayamaya tekrar başlayabilsin. Kapıyı çalıyoruz, kilisenin görevlisi bizi gezdirdi, hatta gezdirmekle kalmayıp bize kilisenin, buradaki Hristiyanların ve Diyarbakır’ın kısa bir tarihçesini bile anlattı. Çok kibar ve bizden biriydi Zeki Bey. İnançların insan ilişkilerinde belirleyici olmadığı ama saygının önemli olduğunu düşündürten bir anlayışla, bizden belimizi kapamamızı, sesimizi yükseltmememizi isteyen Zeki Bey bir Keldani imiş. Orada yaşayan arkadaşlarımdan biri “Zeki Abi” diyor kendisine. O da okulunun nasıl gittiğini soruyor, espirileriyle beni gülümsetiyor. Konuşması bitip, izin verdiğinde fotoğraf makinama sarılıyorum.

Bir de sokaklarda dolaştım. Sobacıları, yerel kıyafet, eşya satan turistik olan ve olmayan dükkanları dolaştım. Mahalle içinden peynir aldım. Elinde mendil, okul gereci, gerekli, gereksiz malzemeler satan çocukları gördüm. Sokak aralarında elinde bir torba sebze, meyve olan okul çocuklarını gördüm. Hepsinde aynı bakış ve ısrar var.  Bense bu bakış ve ısrarı biliyorum, çok aşinayım. Hergün hayatımı yaşadığım şehirde görüyorum, konuşuyorum onlarla; diyorum ki hiç olmazsa bunlar içki veya uyuşturucu almak için sokakta değiller. Gerçi genede sokaklara bırakılmasına mazaret olmasa da, dilenmek yerine satarak para kazanmaya calışmaları veya bu paranın uyuşturucuya gitmeyecek olması beni biraz daha anlayışlı kılıyor.

Sonra, pazarda eyer ve eyer üstüne kilim kaplayan yaşlı ve genç ustalarla tanıştım. İşlerine gösterdikleri saygıyı görünce, Istanbul’da tamir ettirmeye calıştığım ama aslında yeni olan çantamı yapan usta aklıma geldi. Diyarbakır’da tüm bu tarz el emeği ile para kazanan dükkanlar aralara sıkışmamış henüz, aradığın zaman bir turist bile olsan bulunabilir lokasyondalar. İnanmazsınız, sokakta dolaşan tekerlekli, seyyar lunapark bile vardı. Sizler hatırlarmısınız bilmiyorum ama benim çocukluğuma ait anılardan biridir bu seyyar lunaparklar. Sizi döndürür, sallar, güldürür ve eğlendirir. Gerçi binemedim lakin beni genede güldürdü, içimi ısıttı.

Gittiğim her yerde bana nereli olduğumu sordular. Başımda yerel başörtüsü ile “Diyarbakırlıyım” dediğimde ise, iddiayi kazandıklarını öğrendiğim yaşlı beyler oldu. Ama gençler inanmamıştı. Ki en çok onların inanması gerekirdi, çünkü orada da vücudunda bir sürü dövme ile, saçlarını beyaza, sarıya, kırmızıya boyatan genç kadınları, genç erkekleri görmüştüm. Nedense yaşlılar her zamanki ve her yerdeki gibi daha esnekler. Herhalde onların değişimi görmesi ve gençlerden daha fazla sevgi dolu olması bu esnekliği sağlıyor.  Bunu Amsterdam’da da görmüştüm. Bu bakış, bu anlayış, bu samimiligi. İzmir’de, Paris’te, Ankara’da da görmüştüm ve hepside yaşlı yetişkinlerdi.

Bir de eskiciler ve antikacılar var  bahsetmek istediğim. Ve Diyarbakır’lı diğer arkadaşımın bana anlattıkları. Burada, sur içinde, eskiden değil, çok kısa zaman öncesine kadar neredeyse her evin el işi yapımı ahşap kapı ve pencereleri varmış. Plastik pencereler şu an her yerde ama en kötüsü kapılara olmuş. Eskici ve antikacılar o kapıları satın almışlar. Eskiden sabah kalktıklarında, herkes kendi kapısının önünü önce süpürür ve yıkarmış. Sonra o temiz kapının önüne oturur, komşuları ve esnafla sohbet eder, çay içerlermiş. Fakat, artık bu bölgede el işi ve ahşap sadece bir kapı kalmış. Ve orada yalnız bir yaşlı kadın yaşıyormuş. O, kapısını ölene kadar satmamakta kararlıymış ve hala sabahları kapısının önünü temizleyip, esnafla sohbet ediyormuş. Evi ve kapıyı gördüm ama kendisiyle maalesef tanışamadım.

Ben Diyarbakır’da kayboldum; ağladım, mutlu oldum, genç bir erkekten gül aldım, hikayeler dinledim, güldüm. Bugüne dek bulunduğum çoğu şehirde bu büyüyle karşılaşmamıştım. Dünyanın en romatik şehri olduğu iddia edilen Paris’de bile bu şekilde hissetmemiştim; farklıydı; daha hayal gibiydi. Diyarbakır’da ise bir büyü var. Yaşayan bir büyü ve şehri gördüğünüzde, dinlediğinizde duyulabiliyor. En çok da duruşu olan yetişkinleri ve çocukları tanımaktan mutlu oldum. Yetişkinler neysede, çocuklar beni büyüledi. Bir çocuğun duruşu olması belki de hayatla çok içiçe olması, hayat mücadelesinin ne olduğunu öğrenmesi ve belki de ailesinin duruşudur.

Bu yazımı duruşu olan çocuklara, sevgi dolu ve anlayışlı yetişkinlere, en çokda bana gül veren genç erkeğe adıyorum.

Ekim 2005

comments: 0 » tags: , , , ,
Oca 5

- Popülarizm bir virüs müdür?

Biliyorum bu konu birkaç paragrafla anlatılamayacak, hatta tez konusu veya bir kitap olacak kadar büyük. Biliyorum büyük bir araştırma konusu. Ama dayanamıyorum. İlla bir soru işareti bırakmalıyım kendi kafamda, başka kafalarda. Çünkü bence bu gidişle bir gün herkes fenerbahçeli olmayacak ama popülarizmin köşesine, bucağına bulaşacak veya popülerliğin doruk noktalarında yaşayacak.

Bu soru aklıma bir ağustos akşamı, kocamın eskiden, benim yeni tanıdığım bir arkadaşın evinde geldi. Galatasaray Lisesi mezunu, seçme zevkleri olan, eski İstanbul beyefendisi tarzı olan biri, bu arkadaş. Daha önceki ziyaretlerimizde bize fransız şansonları dinletmiş, okuduğum kitaplar hakkında beynelminel bulduğunu beyan eden bir yaklaşım sergilemişti. Bu gidişimizde durup duruken bize Kenan Doğulu’nun yeni albümünü dinletti. Hayır, yanlış anlaşılmasın, kötü olduğundan değil, hatta bende beğenimi dile getirdim o akşam; ama popüler olmasına laf ediyorum. Ben o kadar seçme zevki olan biri değilim sonuçta. Popülerliğin kıyısına, bucağına şöyle veya böyle bulaşırım ama hayatta bunu yapmalarını beklemediğim insanlar vardır. Bu insanlar ki benim neslinin tükenmesini istemediğim kişilerdir. Öykünmediğim ama çok beğendiğim ve varlıkları, bana duruşları itibariyle güvence veren bireylerdir. Sabah örneğin, yaşını başını almış deyişini hakeden biri, çoluk çocuğa karışmış biri olmasına rağmen tanıdığımdan beri aynı zevk ve üslübu koruyan biri.  Faruk’da öyleydi başta benim için. Ama o ağustos akşamı içim burkuldu. Kalelerimden birini kaybettiğimi hissettim.

Bir zamanlar kendimi dış dünyaya çok kapamış, varlıklarını reddetmeye çalıştığım insanlar, kültürler veya altkültürler vardı. ODTÜ’de okuyan bir başı bağlı kız; veya kendisini jiletleyen insanların dinlediği bir Müslüm Gürses. Çocukken babam sayesinde tanıştığım ve bayılarak dinlediğim Ferdi Tayfur veya Orhan Gencebay’ı reddedişim ve gençlik çağlarımda önyargılı şekilde “hayır hayır dinlemem, onlar arabesk” dediğim sanatçılar. O başı bağlı kızla konuşmazdım, yanıma eskaza otursa kalkar başka yere geçerdim kantinde. Laf etmezdim hiç ama varlığını yok saymak, bugünkü benliğimle düşündüğümde yapabileceğim en büyük kabalıktı sanırım. Berisini, ilerisini hiç bilmeden direkt yok saymak… halbuki şuan daha populist yaklaşıyorum sanırım veya populist yerine daha insani düşünüyorum diyebilirim. Yaptıklarını tasvip etmesemde varlıklarını reddetmiyorum, konuşup sohbet edebiliyorum ama görüyorum ki aslında onların arasında da sana bana benzeyen konuşulası veya, benzemeyen radikal konuşulamaz insanlar var; görüyorum ki o şarkılar arasında dinlenesi, o kitaplar arasında okunası, o beğeniler arasında onaylanası olanlar var. 

İşte bu nokta da içiçe geçen bir başka soru aklıma geliyor. Murathan Mungan’ın derlemesini, çalışmasını yaptığı Müslüm Gürses’in seslendirdiği albüm popülizm kategorisine girer mi; yoksa bir sanatçının arayışı, projesi midir? Bir filmde söylediği eski bir Bülent Ortaçgil şarkısı tutulup, arabesk dinlemeyenler arasında dinlenmeye başladığı için popüler kabul edilebilir mi? Bence evet! Peeeeki, bir sanatçının arayışında eski şarkıları türkçeleştirip sesini, duruşunu beğendiği başka bir sanatçıya seslendirtmesi bir sanatsal proje midir? Bence buna da evet! Sonuçta popülerlikle popüler olmayan arasında net bir ayırım yapamıyorum, ikisine de evet diyebiliyorum ve bu, kafamda Müslüm Gürses’in Murathan Mungan ile çıkardığı son albümünü popüler olarak adlandırmama engel olmuyor. 

Kenan Doğulu popülerdir, iyi bir sanatçıdır ama popülerdir sonuç olarak.  Ben popüler herşeyi yapmam diyemem, aksine popüler olana istesem de istemesemde, kimi zaman bayılarak, kimi zaman mecburen bulaşırım. Biliyorum. Ama Faruk’un bulaşmayacağını, duruşunu koruyacağını sanıyordum. Dedim ya içim burkuldu.

Tanıdığım birçok insan, bir süre sonra yakalanıyor bu virüse. Sadece popüler olana bulaşmalarından ve eski zevklerini korumamalarından bahsediyorum. Yoksa popüler olmayan kadar, olanada bulaşmak değil. Kolaya kaçıp bir süre sonra sadece popüler işler yapmalarından, popüler işleri takip etmelerinden en çok korkuyorum. İstiyorum ki Murathan Mungan yeni işler yaparken, popülerliğe kıyısından bulaşırken eskisini de korusun, unutmasın, yapmaya devam etsin. Zaten kalemi kaybediyorum ama bari insanlarımı hepten kaybetmeyeyim diyorum.

Popülerliğin bir virüs olmamasını, özel insanların en azından duruşunu kaybetmemesini diliyorum. Biliyorum insanlar gelişir, değişir ama duruş başka birşey. Bir türü var eden bir özellik, belki o yüzden nesillerinin tükenmemesini diliyorum. Varlıkları güvence veriyor….

Sağlıcakla kalın….

Eylül 2006

comments: 0 » tags: ,
Oca 5

- Duman

Senaryosunu Paul Auster’in yazdığı “smoke / duman” isimli filmi, kitabını okumadan önce seyrettim. Bir sokak köşesinin yıllar boyu fotoğraflanmasıyla tanışmam bu vesileyle oldu. Yıllar sonra kitabını da okudum. Şiir gibi sarmıştı beni. Dumana boğulmuştum sanki.  Lakin, daha önceleri de hissetmeme rağmen, bugünlerde çevremde dolanan insanlar sayesinde algıladıklarımla, film daha bi başka oturdu kafama; algılarıma.

Dükkanın önünde oturuyorum. Burada tanıştıklarım, önceden tanıdıklarım, sonrasında dışardan tanıdıklarım gelip beni ziyaret ediyor; ve aynı hızla gidiyorlar. Hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyorlar. Burası – beni ziyaret ettikleri an, yer – onların hayatı değil demek istemiyorum ama ortak bir hayat o an. Hayatlarımızın kesişimi. Kendi özel hayatları, kapıdan çıkıpda, yüzlerindeki gülümsemeyi silmeleri ve ciddiyet ifadesi –yalnız yürürken kullanılan sokak ifadesi – takınmaları ile tekrar başlıyor diyorum. Veya yanlarında biri varsa, benim dumanımı silkinip yanındakinin dumanına tekrar boğulmaları diyorum.

Bir kişinin dünyanın merkezi olma durumunu genelde, o kişiyi olumsuz anlamda kritize etmek için kullanırız ama kelime anlamı ile olanaksız olsa da aslında mecazen bu merkeziyet duygusunun gerçekliğini ilk kez yakın kız arkadaşlarımdan birinin evlenmesi ile yaşamıştım. Nilgün’ün evlilik arefesinde ve süresinde yaşadıkları, hissettikleri tam olarak “dünyanın merkezi olmak” kavramı üstüne kurulmuştu.  Herkes onların sakin olması, güzel olması, eğlenmeleri, mutlu olmaları vs için elbirliği yapıp çaba sarfediyordu. Kimi geldi, evlilik seremonisine katıldı; kimi onları mobilyacıya götürdü; kimi damadın ıslanıp lekenen kravatını farkedip yedek kravatını uzattı; kimi gelinin sigarasınını yaktı, eteklerini topladı yürürken; kimi gelini kuaföre götürdü…. o günden sonra insanın, herhangi bir insanın gerçekten bir gecede olsa kendini pozitif anlamda dünyanın merkezi gibi görmesinin ancak böyle bir şekilde olabileceğini düşündüm.

Kişi olarak bu tarz merkeziyetçilikten hoşlanmasam da evimin veya mekanımın insanlarla dolmasından oldum olası pek haz etmişimdir. İsterim ki arkadaşlarım, dostlarım gelip gitsinler. Geldiklerinde ben izzet ikramda bulunayım. Eğlenceli veya ciddi farketmez, hoş sohbetler olmasını isterim. Giderlerken damaklarında hoş tatlar kalmasını isterim. Yeter ki gelsinler. Böyle durumlarda tabii ki kendimi dünyanın merkezi gibi hissetmem ama “hayatımdan, günümden bir bilmem kim dalgası geçti; bana geldi” mutluluğu yaşarım.

Mutlu olmak kolay! En azından benim için. Birinin dalgası geçsin, dumanına boğulayım, bir kesişim yaşayayım içten yeter diye düşünürüm.

Bugün dükkanda böyle oldu işte. Arkadaş veya tanıdıklarımın gelişini seyrettim. Gülümsedim. Karşıladım, öptüm onları. Karşıma oturdular. Anlattılar, sordular, dinlediler, paylaştılar ve beni öpüp uzaklaştılar. Gidişlerini seyrettim arkalarından. Kendimi duman filmindeki fotoğrafı çekilen köşe gibi, kare gibi hissettim. Varlığımı fotoğraf karesiyle özdeşleştirmem biraz garip gelebilir ama o insanların penceresinden baksak beraberce; birbirlerini tanıyıp tanımasalarda sonuçta aynı mekan ve kişi ile ilintili kareleri olduğunu görebilir, anlayabiliriz.

Bu kez aynı zaman dilimi söz konusu değil ama aynı dükkan, aynı insan söz konusu, farklı saatler, farklı günler, farklı mevsimlerde. Fotoğraf karelerine bakarsanız hemen aralarındaki farkı anlarsınız. Aralarındaki 7 farkı bulmaya çalışırmışsınız gibi yavaş ilerlemez farklılıklar. Ortak noktayı / noktaları üç – beş fotoğraftan sonra hemen keşfedersiniz. Tıpkı tek kahramanlı bir romanı okumaya benzer, fotoğraflara bakıp, onları okumak, anlamak. Bu fotoğraflarla insan böyle bir romanı anlamak, okumak, yazmak istemezde ne yapar allasen?

İste bugün başka birinin gözünden karelerimi merak ettim, dumanımın nasıl bir tat bıraktığını tahmin etmek istedim. Ben, beni tanımak istedim. Ben, benim romanımı yazmak istedim. Sizin romanınızı yazmak istedim…

Sağlıcakla kalın

Ağustos 2006

comments: 0 » tags: , ,
Ara 30

- Kendini ifade ediş biçimleri

Nicedir kimi sorular aklımı meşgul eder durur. İşte bu konuda onlardan biri. Düşünürüm “İnsan kendini nasıl ifade eder?” veya “Bizi tanımadığını düşündüğümüz biri, hakkımızda bu kadar net ve doğru cümleler nasıl kurar?” diye. Bu bağlamda, başlığa koyduğum “Kendini ifade ediş biçimleri” yerine “Kendini sergileme” gibi bir tanımlama da söyleyebilirim. Zira kendimizi ifade ederken aynı zamanda sergiler, dışımızı veya içimizi gösteririz.

Kullandığımız kelimeler; aksanımız; cümle kurgu biçimi veya üslubumuz; düşünce şekli, akıl yürütme biçimimiz; bilgi birikimi elde ettiğimiz konuların niteliği, niceliği, nam-ı diğer ilgi alanlarımız; veya dış görünüşümüz; iletişim şeklimiz; kullanığımız telefon veya tükettiğimiz yemekler; yoksa ‘sevgili’ dediğimiz, koynumuza aldığımız insanların nitelikleri, nicelikleri midir ifademiz?

Peki neler yapıp, neler ettiğimiz, neyin fotoğrafını neyle, nasıl çektiğimiz?

Peki ya, kendimizi hangi kelimeler ve kelime sıralanışları ile tanımladığımız?

Of yaaaa!

Ben işin içinden çıkamadım ki size sormayayım…

Diyorum ki; tabii ki kimliğimiz, bilgi birikimimiz ve kişiliğimiz! Ama soruyorum o zaman “peki seni tanımayanlara nasıl ifade edersin, neyle ifade edersin”? Eee, bu durumda dış görünüş, kullandığın telefon, seçtiğin kelimeler ve sıralanışları seni ifade eder. Buna da senin imajın denir hani. Hatta ‘ilk intibaa’ diye de güzel bir ad takmışız, di mi ama?

İşte o zaman, ne şiş yansın, ne kebap mukabilinden orta noktalar, uzlaşmalar aklıma geliyor ve cevap olarak “hepsi” diyorum.

Bu noktada bana “giydiğim kazakla kendimi nasıl ifade ederim” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Size mesela kazağınızın renginin sizin sevdiğiniz renklere örnek teşkil ettiğini ve renklerin karakter tahlilinde belirleyici olduğunu söylersem, şaşırmazsınız değil mi? Hatta daha önce bildiğiniz ama belki de çok kaile almadığınız bir şeyi bile tekrarlamış olabilirim. Belki, internette dolaşan karakter tahlili testlerinin bir sürüsünde renk soru ve cevaplarına rastlamışsınızdır bile. Yani şimdi siyah kazak giyen ile kırmızyı tercih edenlerin aslında çok farklı kişilikler olduğuna, üç aşağı, beş yukarı ufak bir sapma ile doğru deriz. Değil mi? Sonuçta kimse markası, modeli, maliyeti ne olursa olsun, sevmediği bir rengi giymez.

Kullandığımız cep telefonunun mali durumumuzu ve bizim hakkımızda düşünülmesini istediğimiz “şirin, ciddi, klasik, sportif, teknoloji düşkünü vb” sıfatları gözler önüne serdiğini biliriz ama farkında olmayabiliriz.

Peki, “kendinizi kısaca anlatır mısınız” sorusuna cevaben, siz cümleye “benim adım günay. Sarışın, mavi gözlü ve uzun boyluyum.” diye başlarsanız, bizde sizin için fiziki görünümün önemli olduğu sonucuna varmaz mıyız dersiniz?

Ben varırım. Çünkü herkes cümleye bilerek veya bilmeyerek kendi için önemli olanlarla başlar. Bilinçaltının insanlara oyunudur bu. Yoksa siz “her şakanın altında bir gerçek yatar” kavramının bir şehir efsanesi olduğuna inananlardan mısınız hala? Bunun bilinçaltı oyunlarından biri olduğunu işitmiş olmalısınız bence.

Mali durumu iyi olup, tasarım kıyafetler giyen, marka çantalar taşıyan kişiler hakkında “görüntüsüne önem veren, modaya meraklı bir zat-ı muhterem” demez miyiz?

Taktığımız gözlüğün şekli, rengi, markası bizim bir taraflarımızı ifade eder. Veya saçını kestirirken, traş olurken düzenli aralıkları tercih eden beyefendi için, “dış görünüşüne önem veriyordur” diyebiliriz. Pembe çizme ile dolaşabiliyorsanız, cesaretli ve renkli kişilik tanımlarını size yakıştırabiliriz. Bunların hepsi kişiliğimizin bir tarafını ifade eder, gösterir. Kişi veya şahıs kelimelerinin tercihi size dair bir ipucu verir. Okuduğunuz kitap, kitabı taşıma ve okuma şekliniz, hepsi küçük ipuçları, dışarıya verdiğiniz minik mesajlardır.

Bunların hepsi kişiliğimizi gözler önüne seren ve kendimizi ifade ediş yöntemlerimiz değil de nedir? Evet, imaj olgusu son günlerin modası belki ama kim bana firavunların dinsel törenlerde kulandığı mavi rengin veya bizans imparatorların kullandığı erguvan renginin, bir kavramı, olguyu ifade ediş biçimi olmadığını söyleyebilir ki? Neden “Ecevit mavisi” diye bir renk vardır 1970’li yıllardan bu yana? Mavi yakalıları destekleme biçimi, bir sembolü değil midir bu yani?

Bence imaj çok ama pekçok yüzyıllardan beri kullanılan bir kavram. Bugünlerde belki adını koymuşuzdur, değiştirmişizdir veya moda yapmışızdır -sonuçta kelimenin kökeni her ne olursa olsun – ama bu eski bir kavram olduğu gerçekliğini değiştirmez.

Hatta arkadaşlarımız, onlarla iletişim şekillerimiz bile kendi hakkımızda verdiğimiz ipuçlarıdır. Zaten o yüzden değil midir “bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” deyişi? Mesela Pınar ve Ayşin arasında kişilik olarak da dağlar kadar fark var ama ikisi de benim bir yönüme hitap eder, ikiside farklı ifadeler kullanır. Ama bu da başka bir yazı konusu olabilir ancak; çünkü bu konuda da kafamda bir sürü sorular kol geziyor.

Sağlıcakla kalın

Kasım 2006

comments: 0 » tags: , , ,
Ara 29

- Ege

Plajda, Statü Endişesi’ni okumaya baslamıştım ki aklıma geldi: Statü, insanı toplum içinde yücelten veya yerin dibine sokan bir kavram. Aslında 20.yy veya modernitenin geliştirdiği bir kavram diyesim geldi ama itiraf etmeli ve yalan söylememeliyim; bilmiyorum eskiden de varmıydı.  Muhtemel vardır. İnsanın öğrendiği ve sanırım yerleşik düzene geçipte paranın kullanılmaya başlanmasıyla gelişmiştir herhalde. 

Plajda okuyorum demiştim ya, on gün önce tatile çıktık. Bizim için tatil ruh dilencesi ve sefahat! Keyif düşkünlüğü. Statükonun içinde bu da dahilmidir bilmem ama, tatil eşittir deniz ve güneş diyen herkesin bileceği Marmaris’e giderken Gökçe’yi geçince bir tabela gördük:

Müze

Museum

Devletin değil, özel bir müze. Daha açılmamış, etnografya bölümü daha yeni döşenmeye başlanmış. Iki katlı birkaç binadan oluşuyor. Halı, arkeoloji ve etnografya bölümleri olacakmış. Müzedeki eserlerin kopyalarının veya minyatürlerinin satılacağı bir dükkan, kafeterya, dinleme alanı, yeşillik ve yapay kanallarda akan sularla zenginleştirilmiş yan elementler.

Sahibi Denizlili; yüksek öğretim görenlerin “eğitimsiz” diye tanımladığı insanlardan. Sahip olduğu statü para gibi gözüküyor. Ama bakıyorsun, gözlerinin içinden gelen bir ışıkla bana nereden geldiğini bilen, alçakgönüllü, bembeyaz saçlı bir adam olduğunu söyledi. 2005 olmasa bile 2004 model bir Mercedes’e biniyor. Yanında calışanlar kendisine ‘Ahmet abi’ diye sesleniyor. Elimizi sıkarken hafif eğiliyor ve diyor ki “bunca senedir biriktirdim, ölürsem bizim çocuklar atar, satar ne yapacakları belli olmaz, müze olur da buraya koyarsam ama kalır sonrakilere”.

Ahmet Abi, Ege ve daha çok Muğla yöresinden bulduğu eski olan ve/veya yokolacağını düşündüğü yaşama dair herşeyi toplamış. Bir zamanlar inanmazsınız kolleksiyonermiş hatta. En çokda halı toplamış, çünkü kendisi aslen halı tüccarı; gerçi şu an kendisi ve çocukları otelcilikle iştigal ediyor ya, gönlü orada kalmış, öyle diyor.  Müzede eski evlerden kapılar, pencereler, mobilyalar, duvar veya ev süslemeleri, gramafon, radyo, tüfek, bıçak, sini, tabak, çanak, resim çerçevesi, ayna, envai çeşit halı ve kilim veya rahatlıkla yerel yaşama ilişkin ne ararsanız var diyebilirim. Hatta eskiden çerçevelenmiş bir eski halı parçasıyla, 1772 model Paris’de üretilme bir araba bile gördük. Marangozunun uyumasından şikayetçi, velakin adamı seviyor, işini beğeniyor ve kimileri gibi “mesai saatinde uyunur mu” deyip kovmuyor Egeli Ahmet abi.

Ben de Egeliyim. E, doğal olarak Ege insanını, kültürünü çok severim. Ege’nin tıpkı Mısır gibi dünya tarihi , sosyolojisi, ekonomisi, mutfağı, kültürü vesairesinde çok önemli bir yeri olduğuna, gelişmede mihenktaşı olduğuna inanırım. Konum olarak yani mecburiyetten. Bizim dönemlerde ilkokulda, yerleşik yaşamın ilk başladığı yer olarak Mezopotamya, geliştiği yer olarak da Ege’yi öğretirlerdi öğrencilere. İklimin, toprağın verimininin, kara ve deniz ticaretine elverişliliğinden bahsediyorum. Herşeyin çokluğundan bahsediyorum. Hatta biraz ama birazcık abartırsam, “bence, din kitapları cennet diye Ege’yi anlatmışlar” bile diyebilirim.

Ege köyleri ve insanı yerel ufak farklılıklar göstermekle beraber, birbirine benzer. Kayrak taşı veya benzeri taştan sokaklar küçücük vadi şeklinde yapılır ki, kışın çok yağan yağmurlarda su akıp gitsin, evlere girmeye teşebbüs etmesin. Teşebbüs eden suları da evin önündeki müsait olan yerlerde bir metrelik, diğerlerinde beş – on santimlik mesafede hafif yüksek eşikler bekler. Genelde bir basamak merdiven veya direk kaldırımdan evlere, kocaman ahşap bir kapıdan girersiniz. Çember şeklinde bir tokmağı ve bir tanede ipi vardir. İp, eve kendi eviymis gibi girmek isteyen konu komsunun kapıyı, başkasının açmasını beklemeden kendi açması içindir. O delikten içeriye girer ve  kapı kilidine bağlanır. Bazı evlerde kapıya bağlı bir çan da olabilir ama bu pek yaygın değildir.

Bir kere Ege evine girdiğim zaman, artık kurtuluşum yoktur. Kaybolurum bu dünyada. Kapının hemen üstünde yağmurdan korumalık çatımsı bir şey vardır ama aldanmamak lazım, kapı aslinda yaşam yeri de denilen bir avluya, nam-ı diğer bir bahçeye açılır. Evin kendisi bahçenin daha içerlekçe bir noktasındadır.

Bahçede, mutlaka koca bir ağaç, bir kenarda sade veya lavabolu bir ceşme, milyon tane çiçek, taşlarla kaplı olan ve her yaz akşam üstü çiçeklerle beraber sulanan bir alan mutlaka vardır. Yaşayanına bağlı olarak ise, bahçesinde kuyusu, ocağı, ağıl veya ahırı olan evlerde var tabii ki. Ben bu evlere, biraz önce bahsettiğim gibi dünya diyorum. Çünkü içindekiler farklı, yaşanmışlıklar farklı, büyüklerden kalan eşyalar, eşyacıklar farklı, pencereleri örten dantel perdelerin desenleri farklıdır. Ama hep bi de kedi vardır. Herhalde o yüzden kedilere düşkünüm.

Neyse, pencere demişken; bu dünyaların en sevdiğim objelerindendir o pencereler. Benim için dünyalara açılan noktalar olarak kapıdan daha özel bir yerleri vardır. Çünkü alçaktır, neredeyse bahçe taşına değer ve kış hariç hemen her daim açıktır, camında sinek için teli yoktur ama dantelden perdeleri ve her pervazda mutlaka en az bir saksı çiçeği vardır. Nasıl severim, nasıl içimi huzura sürükler, hani becerebilsem oturup şiir yazasım gelir. Bir rüya gibi, bak şuan denize bakıp bu yazıyı yazarken bile ruhum uctu da, oralara gitti de takıldı bile. Ağa takılan balık gibi hissediyorum. Suratıma bir gülümseme yayıldı ve saat akşam sekiz olmasına rağmen kalkıp otelime gitmek zul gibi geliyor. Bu yazıyla uğraşmalıyım, bu duygumu anlatmalıyım; size olmasa bile kendime.

Bu dünyalarda peki, en cok hoşuma ne gider bilir misiniz? Orada yaşayan tek kisi bile olsa, yalnız bile yaşasa, ki bu ender bir durumdur, mutlaka evinde iki- üç çeşit önünüze koyacağı bir yemeği, çayı veya ayranı, soğuk komposto veya şurubu vardır. Bahçesinin bir köşesinde şalvarıyla oturan kadın ise dünyanın en muhtesem yaratığıdır. Beni ağırlar, benimle konuşur; meraklıdır, milyon soru sorar, bazen içimi bunaltsa da annemin ne durumda olduğumu, neler yaşadığımı öğrenmek için yaptığı sorgulamalar gibi germez beni. Benimle konuşurken arada bir tülbentini düzeltir, dikkatimi o bez parçasındaki işlemeler, renklere çeker, ne diyeceğimi, nasıl cevaplayacağımı şaşırtır bana. Ege’de buna tülbent denir, yaşmak veya örtü değil. Bende bile enaz yirmi tane tülbent var; kimi anneannem, babaannemden kalma, kimini annem verdi, kimini ben aldım. Başımı kapayan veya “eğitimsiz”statusünde biri değilim ama her zaman tülbentlerimden birini kullanmak icin bir amacım vardır. Yok yemeğin içine saçım düşmesin, yok efendim güneşten, terden korusun veya banyodan sonra enseme, elbiseme su inmesin diye….. Su anda da mesela, denizden ıslanan saçımdan akan tuzlu su bilgisayara gelmesin diye takıyorum.

Neyse efendim, henüz doğuyu ve kuzeyi görmedim Türkiye’de ama gene de içimde bir türkü bana en çok Ege der. Ben her Ege köyünde bir zeytin ağacı görürüm; beni  kardeşi, çocuğu, akrabası, veya komşusu gibi karşılayan bir insanla buluşurum; “aman bazen kimileri gelir, ne bulursa şu eski püskü, harap evin fotoğrafını çeker gider” zihniyetini yaşarım. Ama hep severim, kızamam. Sadece bazen içim burkulur, “neden, neden?” diye sorarım  kendime. “Biz neden kadir kiymet bilmeyiz, bu insanları, bu yaşamı yoketmeye ve hakir görmeye calışırız?” diye. sanmayin ki Türklere mahsus bu “biz”; bence insana mahsus. Türkiye’de köylümüzü ve yaşamını, kültürünü, dayanışmasını hakir gören; Avrupa’da Rönesansını unutan, şatosunu yıkıp ekili arazisine fabrika diken insana mahsus; bu “biz” dediğim.

İnsan iste hep statü, hep statüko. Eskiyi hep yoketmişiz, statümüzü korumak adına. Kimi Hristiyanlığı yaymak için Knidosun tapınağını, dağını, taşını yoketmiş, kimi Müslümanlık için heykellerin cinsel organlarını kırmış ama durum hep aynı. Hep birşeyler adına; hep gelişmek, gelir elde etmek, zengin olduğunu göstermek için tahtayı yakıp yıkarak mermer koyarak yoketmişiz.

Güya bu zamanlar biz artık tarihi, geçmişin ehemmiyetini, kültürün zenginliğini ve ekonomik getirisini biliyoruz ama globalizm adına hergün diller yokoluyor, kültürler karışıyor. Osmanlıca öğrenmek istiyorum, çünkü belki bende ölmeden birine öğretirim, bizi biz yapan dillerimizden birinin yokolmaması için küçük bir emek harcamış olurum. Aslında bileni bulsam Hititçeyi öğrenmek de isterim efendim veya yapmak istediklerimin arasında vakit bulabilirsem, becerebilirsem eski Yunancayı, Dorce’yi.

Neyse, StatüüEndişesi’ni okuyorum demiştim ya efendim, aslen amacım Ahmet Abi’yi anlatmaktı. O güzelim insani. Yolunuz tekrar veya ilk kez, o Atatürk’ün diktirdigi okaliptus ağaçlarıyla çevrili yola düşerse hani, Gökova’dan sonra Gökçe’yi geçince solda kalan bu müzeyi gezin, bir şeyler alın. O tarih yaşasın, kendi çocuğunun aklının çalışma şeklini bilen ve bunu dürüstçe kabul eden adamın emeğine katkıda bulunun… Efendim, ismi bilmem ne müzesi değil, sadece ‘Müze’ veya nam-ı diğer ‘Museum’!

Ağustos 2005

Ara 29

- Bir varmış, bir yokmuş

Bir varmış, bir yokmuş…..

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir ülkenin büyük bi şehrinin, büyük bi semtindeki, küçük bir yokuşunun ortasında minik bi ev varmış. Bu ev tren holü gibi arkaya uzayan, cephesi dar ama ikinci katta cumbasıyla renkli ama kendilerinin giriş katında oturduğu için o cumbadan dışarısının nasıl göründüğünü bilemediği, sevimli bir evmiş. Kahramanımız dünyaya gözünü ilk orada açmamış ama kendine dair ilk hatıraları o evde oluşmuş. Doğduğu eve dair hiç anısı, bilgisi yokmuş, sadece annesinin anlattığı üç cümle.  Bu evde bir küçük basamakla inilen mutfakta, tel dolap ve ahşap masanın yanından kıvrılarak çıkılan bahçede, çok güzel çocukluk anıları varmış. Karlar, ağaçlar, nefret ettiği örümcekler, oyuncak niyetiyle oynadığı böcekler, otlar, toprak… hepsi minik bahçenin her köşesine yayılmış, hafızasında rüya mı, gerçek mi ayıramadığı bir güzelliğin parçasını oluştururmuş.  Sanır ki bir filmde seyretmiş, biri anlatmış, bir rüyada görmüş veya uydurduğu masallardan biriymiş… O kadar uzak, o kadar bulanık görüntülerden ibaretmiş bu anılar…

Bir de Citroen varmış. Siyah! Simsiyah. Koca gözlü! Kapılarından biri ters yönden açılan ve kendi cüssesine göre dev gibi görünen bir araba… Yokuşun ortasında dururken lastiklerinin ikisinin altına taş konulan, kapıları kendisinin iki katı, koca gözlü araba. Kahramanımız ne zaman taş koymaya calışsa, o sırada o kocaman arabanın hareket edeceğinden korkarmış; ama ölmek değil, ölmenin ne olduğunu bilmezmiş daha, sadece arabanın altında kalıp, onu kimsenin bulamamasından korkarmış.

Yokuşun sonunda ise oldukça büyük bir cadde varmış. Kahramanımız için bu cadde nerdeyse kendi bahçelerini beş kere yürümesi gerektiği ölçüde büyükmüş ama o hep korkmadan yürürmüş. Çünkü yokuşun sonundaki o mavimi mavi koca denize hayranmış. Her yokuştan inişinde veya aşağıdan yukarıya her rüzgar esişinde gelen o deniz kokusuyla kurulan hayallerin güzelliğini bu yaşında hala bulamamış. Deniz kenarında bulunan vapur iskelesi ve karsışındaki o kocaman devasa bina, hayallerinin müsebbibi olmuş. O kocaman binanın aslında bir tren garı olduğunu öğrendiğinde, önce vapura binip oraya gidip görmek istemiş. Ama bu hayal ona yetmemiş, tren garından kalkan trenlerin gördüğü yerleri görmek istemiş. İstemiş istemesine ama deniz her zaman ona daha cazip gelmiş. İçinde neler olduğunu görmek mesela… veya yürümek suyun altında. Deniz altındaki kumu, bitkileri, balıkları görmek, onlara dokunmak istemiş hep. Kimsenin görmediklerini görmek istemiş; bilmezmiş ki deniz altına dalan ve oraları gören insanlar zaten varmış, tıpkı 20’li yaşlarında kendisinin de yapacağı gibi…  Garip! Garip çünkü bu hayalleri ilk daldığında hiç aklına gelmemiş. Çünkü gene bu evdeki mutfak davlumbazı yüzünden kendisi kapalı alanlardan korkar hale gelmiş, ilk daldığında da bununla mücadele eder bulmuş kendini. Neyse…. neyse….

Bu yokuşa sonradan bir kaç kere gitmiş. İlk iki seferinde o evi harap şekilde ve boş olarak görmüş. Yokuş aklında kaldığı gibiymiş ama o ev, bina sanki çok farklıymış, küçük, harap, sıradan… Ama sonraki gidişinde evin çevresinde bir iskele görmüş, sonuncusundaysa evin yerinde başka cam beton karışımı bir bina yükseliyormuş. Bir daha da nemlizade yokuşuna gitmek içinden gelmemiş…

Haziran 2005

comments: 0 » tags: , ,
Ara 28

- Jeanette Winterson kimdir?

Posted in Araf

 Jeanette Winterson 1959’da Manchester’da doğdu. Bir fabrika işçisi -John William Winterson- ve karısı -Constance Brownrigg- tarafından evlat edinildi ve Kuzey İngiltere’deki bir yeldeğirmeni kasabası olan Accrington’da büyüdü. Onu evlat edinen aile protestandı ve kendilerini tamamıyla Tanrıya adamışlardı. Onlar, Winterson’ı protestanlığa hizmet etmesi, bir misyoner olup Tanrının sözlerini dinsizlere yayması için yetiştirdi. Ona işini yapması için Tanrı tarafından seçilmiş olmanın duygusu hissettirildi ve bu ona güçlü bir kendine güven duygusu verdi.  “… Ben Tanrıya aittim ve Tanrı tarafından seçilmiştim ve Tanrı beni güçlendirdiği için, herhangi bir şeyi yapabilirdim. Bu yüzden, çok güçlüydüm.”

 Bu aslında, aşırı dini bir çevreden doğan tamamen olumlu bir deneyim değildi. Sekiz yaşın kırılganlığında, daha o zamandan vaaz yazmakla meşguldü. Vaiz olarak ünü yayıldı ve insanlar sadece onun vaazlarını dinlemek için Accrington’a geldi. Bu tabii ki annesinin rüyasını gerçekleştirmek için genç Winterson’da aşırı baskı yarattı:

 ”Annem benim bir şeylere ulaşmamı ölesiye istiyordu çünkü kendisinin tüm istekleri engellenmişti. … Yani, benim durumumda, tamamlamam ve ruhları kurtarmam için, bu engel vardı. Benim ne olmamı istediğini bilmiyorum. Bir TV protestanı sanırım.  Bu ona uygundu. … Modern bir şekilde çok sayıda insana ulaşabileceği fikrinden hoşlanmış olmalıydı. Neden bilmiyorum, kendisini modern bir kadın olarak düşünürdü.”

 Winterson, Musa’nın Beşinci Kitabı olan Deutoronomy’i okumayı yavaş yavaş öğrendi. Ne var ki onun okumaya olan ilgisi, sadece altı kitabı olan ailesi tarafından takdir edilmiyordu. Bunlardan üçü İncildi. Gençkızlığı süresince eve gizli gizli soktuğu ve yatağının altına sakladığı kitaplar, hepsini birden yakan annesi tarafından bulundu.

 ”Annem kitapların beni doğru yoldan çıkaracağını biliyordu ve haklıydı da. Kısa süre sonra evden ayrıldım. Yanıma hiçbir şey almadım, sevdiğim şeylerin tamamı zaten gitmişti.”

 Evini on beşinde, ilk lezbiyen ilişkisi olduğunda ve bunu ailesine söyleme hatası yaptığında terketti. Sonuçta az çok aile ve dinsel çevreden atılmış gibiydi. Aynı günlerde dini inançlarını da kaybetti.

 Evi terkettikten sonra, cenaze evinde makyaj sanatçılığı, Calderstones Akıl Hastanesi’nde asistanlık gibi birçok düzensiz işe girdi. Sonunda, 1981’de İngilizce konusunda M.A. alarak mezun olduğu Oxford’a gitti. Oradan, önce Roundhouse Tiyatrosu’nda, ardından Pandora Yayınevi’nde yayımcı olarak çalıştığı Londra’ya gitti. 1987’de tüm zamanını yazmaya ayıran bir yazar oldu. Son günlerde kamu önünde yayın dünyasının üyeleriyle şanssız birkaç kavga yaşadığı halde, o zamandan beri günümüzün çokça alkışlanan ve en iyi bilinen İngiliz yazarlarından biri haline geldi.

 Bugün Winterson ve bir süredir birlikte olduğu partneri Margaret “Peggy” Reynolds, zamanlarını Londra – Spitalfields civarında olan evleriyle kır evleri arasında, oldukça sakin bir yaşam sürüyorlar.

 Winterson, ihtiraslı bir kitap toplayıcısı. Sanat Objeleri kitabının, “Kitapların Psikometrisi” Bölümü’nde, bu tutkuyu şöyle anlatır:

 ”Kitap toplamak bir takıntıdır, bir uğraş, bir hastalık, bir düşkünlük, bir büyülenme, bir maskaralık, bir kaderdir. Bir hobi değildir. Bunu yapanlar, gerçekten yapmak zorundadır. Yapmayanlar ise bunu, pul toplamanın kuzeni, hazine sandığının kızkardeşi, banka hesabının ve zayıf bir kafanın sesi olarak düşünürler.”

Nisan 2001

Ara 28

- Sırf Noel Yortusunu garantiye almak için olağanüstü bir edebi yeteneği öldürmek bana nasıl acı verdi?

Posted in Araf

Çiftlikte yetişmiş bir arkadaşım, evcil bir hayvan olan kazına “Noel ve Yemek” adını vermesi için ailesinden talimat almıştı. Ben kazlarıma Chatte, Emily ve Anne diyorum; aslında geçen sene ölmüş olmaları gerekiyordu. Hakkını verelim, Brandwel öldü – fazla lahanadan. Tüm yaz mevsimini self servis kaz ciğeri ezmesine dönüşmek için geçirdi ve başardı da. Onu soğuk ve yası bile tutulmamış bulduğumda (ki kazlar buna aldırmaz), o kadar çok lahanayı yalayıp yutmuştu ki, ayakları yeşile dönüşmüştü. Kız kardeşleri düşünüp duruyorlardı havuzda ama Brandwell sadece açgözlü bir kazdı.

 Ah evet, Accrington’da dedikleri gibi, Ars Longa, Vita Brevis . Çocukken biz tavukları bostanda tutardık. Kazlarımı yeme konusunda bir sorunum olmamalıydı ve olmadı da. Benim asıl sorunum, onları öldürmekti. Yardım istemek için kraliçeye defalarca e-posta gönderdim – kralice@kazevi.com – fakat ilginçtir, beni hep bir beyefendi yanıtladı Bunun anlamı ne olabilir? Onları, “kıçlar havaya” diye bağırabilecek son kişi olan genç baronese gönderdim. Anne’den pirzola yapılabilirdi. Eğer bir kazdan pirzola olabilirse… Bahçıvan, kendisine domuz salamlı bir sandviç yaptığım taktirde gidip Anne’i öldürebileceğini söylemişti. Bunu geçen sene söylemişti. Bizse domuzu bile öldüremedik.

 Noel ağacı ise başka bir konu. Oturma odamızda küçük bir köşe vardır; hep Norveç gibi olan. Çünkü biz, yere, güzel bir halı parçası yerine ortaçağdan kalma post-modern bir hasır serecek kadar salaktık; iğneler hasırın altına düşerdi. Ev işi uzmanlık alanımız değildir; bu iğneler yıllar geçtikçe hasırın altında bir yığın oluşturdu. Bazen oradaki kocaman dünyayı düşünüyorum – romanlar yazmak, kazlara kafayı takmak, tüm sorunları süpürüp atacak faraş ve süpürgeyi bulayım derken başarısız olmak…

 Noel ağaçları yılda yaklaşık bir metre uzar. Bizimkiler altı metreye yaklaşıyorlar. Bahçıvanla olağan ritüelimiz ise şöyle – “Jeremy, bir ağaca ihtiyacımız var” “Odayı ölçeyim o zaman” “Geçen senekiyle aynı yükseklikte” “Ama ağaç büyüdü”. Bunda kuantum mantığı var ama ben ne olduğunu bilmiyorum. Tüm bildiğim, ilk saati kurban olacak ağacın çevresinde dolanarak geçireceğiz. İkinci saat hızar bilemekle geçecek. Üçüncü saat ise muşambanın yerini ayarlamakla harcanacak. Yemek vakti ağaç devrilecek ve ardından öğleden sonra, mesai ve ikramiye homurtuları ve hala canlı olan ama ölmesi gereken kazlarla bitecek ve saat dört civarında oturma odası – sonunda – şık olacak.

 Peki, hediyelerden ne haber? Çorapların ve duş şampuanlarının günümüzdeki karşılığı, CD ve gameboy’lardır ve çoğu, Noel’den sonraki ilk alışveriş günü geri verilirler – ki ertesi yıl Noel Günü olabilsin. Yılda bir gün bile, her zaman para kazanmak isteyen karanlık güçlere kurban etmek için fazladır. Bozkırın ortasında bile 24 saat açık Tesco var. Kasiyer kızlar polyester geyik boynuzu takarlar. Doğal şeyler satan dükkanlarda, bunlar ren geyiği gübresinden yapılma şaşalı şeylerdir. Kendimi neredeyse Notting Hill’de hissederim.

 Yerel gelenekler Sıvacı George’un gelişiyle nükseder. George sıvayı, amontillado2 kadar akıcı veya hindi kıçı gibi boyalı sürebilen bir adamdır. Tek tutkusu, karısı ve çocuğunu alarak, yol kenarında bir karavanda yaşamaktır. Özgür ruhlu biridir ve ruhu ona ne zaman bir yerlere git, dese, birkaç sülün avlar ve en sevdiği müşterilerine getirir. Ona ödemeyi yaptıktan (ekstrasıyla birlikte), birkaç bardak şampanya (festival mahsulü) ikram ettikten ve bir şişe Scotch (mevsimlik) sunduktan sonra, Harrods’a gitmiş kadar olurum. George benim Brontes kardeşleri öldürmeye dayanamayacağımı bilir. Noel günü bir şeyler servis etmem gerektiğini de bilir. Buzdolabında ölü bir kuşun olmasının tek yoluysa, George kibarca pantolon askısını koparıp kovaya attığında, neşeyle içki hazırlamaktır.

 ”Avlanmayı yasakladıklarında”, der George, “Noel günü tilki yemek zorunda kalacaksın”. “Neden George?” “Tilki geri kalan her şeyi yemiş olacak”. Daha kötü de olabilirdi. Siz bu yazdıklarımı okurken ben Covent Garden’a doğru gidiyor olacağım.

 Kadife tütülü iki bin çocuk orada olacak. Bu tabii ki Fındıkkıran; ben vaftiz çocuğumu alacağım. Burası Lancashire ve bostana çok uzak; ama öğrendim ki hayal gücü seyahat eder. İşte benim vermek istediğim bu – eşya değil, para değil, – başka bir dünya.

 Ambalajın içinde kafasını kutudan çıkaran Noel Baba’ların ve Mısır Kral Mezarları gibi doldurulmuş buzdolabının arkasında, öbür dünya hala oradadır. İşte bu yüzden yıllardır biz hep böyle yapıyoruz; yalnız alışveriş, aile veya alışkanlık yüzünden değil – bu, günlük hayattan farklı bir yere erişmekle ilgili; öyle bir yer ki kinizim ve ticaret sözkonusuyken hâlâ mucize gibi bir şeydir.

 Noel’de hiçbir şey planlandığı sakinlikte gitmez. Ördeklere sorun.

Jeanette Winterson

——————————————–

 1: Sanat uzun, hayat kısa.

 2: İspanya usulü bir tür sherry; şarabın sek halinin fıçılarda yaşlandırılması ve brandiyle sertleştirilmesi sonucu %16’lık alkol seviyesine ulaştırılmasıyla elde edilir.

 (*) Winterson’ın bu makalesi The Times’da yayınlanmıştır.

Nisan 2001

Ara 28

- Franz Kafka ile özel ropörtaj

Posted in Araf

Franz Kafka bir baykuş sesi!  Baykuşa benzer bir baykuş sesi.  Prag’da olduğum tüm ve her zaman, temin ederim ki, O’nu aradım.  Aslına bakarsanız, kendisini bu roportajdan önce hiç ziyaret etmedim ama O’nu çok, pek çok kez aradım!  O’nu Büyük Prag Telefon Rehberinde aradım, Çek Sigorta Simsarları Kayıtlarında, Hayat İstatistikleri Bürosunda – doğum kayıtları bölümü, şehir ve taşra evlilik kayıtları, Alte Neue Schul’daki Mitzvah Nişan kayıtlarında aradım.  O’nu Ulusal Vatandaş Kayıtlarında ve Yahudi İlişkileri Ana Nüfus Sayımı Bölümü’nde aradım.  O’nu Prag Merkezi Polis Bürosu’ndaki Trafik ve Park Etme İhlalleri Bölümü’nde, Hafif Suçlar Bölümü’nde, Cinayet, Silahlı Suçlar, İsyan ve İhanet Bölümü’nde aradım.  O’nu En büyük üç tane Çek direkt posta ile pazarlama firmalarının postalama listelerinde, Prag’daki tüm amatör yazım klüplerinin üye listelerinde, ilkokulunda, ortaokulunda ve kolej kayıtlarında, onun kredi raporlarında, banka kayıtlarında, Özel İzin ve Lisanslar’da, Danube Vadisi Tehlikeli Yaratıklar Listesinde, onun personel kayıtlarında, son 7 yılki kişisel vergi raporlarında, üniversiteye giriş sınav sonuçlarında, Askeri Uygunluk ve Hizmet kayıtlarında, onun sağlık kayıtlarında, fizisyen ziyaretleri ve hastane kayıtlarında, onun ödenmiş ve ödenmemiş kütüphane para cezaları kayıtlarında, manav alım belgelerinde, kişisel reklamlarında, umumi tuvaletlerdeki duvar yazılarında, evcil hayvan lisansları, telefon faturaları, kredileri, mevduat hesapları, taksit planları, rehin, hisse senedi portföyleri, magazine abonelikleri ve Prag genelindeki, Çekoslovakya ve Doğu Avrupa genelindeki daha pek çok liste ve kayıtlarda aradım.

Röportaj randevum Salı günü akşam üstü 4’de, Kafka’nın apartmanından birkaç dakika uzaklıktaki küçük ama çok stokla çalışan bir restorandaydı.  Franz tam zamanında vardı, beni şefgarsona sordu ve tam karşıma oturdu.  Tek kelime etmedi.  Sadece oturdu ve bana dik dik baktı – kahrolası hasta bir tavuk gibi – tıpkı fotoğrafında olduğu gibi.  Kafka menüye bir göz attı ve küçük ekmekler, tereyağı ve soda sipariş etti.  Kendi payıma bende,  sarmısaklı tereyağında salyangoz (onlar reddetti), doldurulmuş karides, kızarmış ve doldurulmuş mantar başları, enginar kalbi, enginar beyni, fransız peynirleri, örnek konservesi, ördek derisi, istakoz, kaz ciğeri, pate edilmiş fırıncı kekleri, madrilene çorbası, toreador çorbası, avcının çorbası, günün çorbası, genelev salatası, sezar salatası, şefin ıspanak salatası, küçük ekmekler, tereyağı, kırmızı şarap, beyaz şarap, yerel şarap, yerel krakerler, sahne arkası salamı, soğuk hindi, yanakta dil, dana eti, seninsığıretinne rostosu, afgan pizzası, ural tavuğu, tatlı ekmekler, yol domuzları, doldurulmuş cüce, doldurulmuş gömlek, böbrek, istakoz, ekstrayaşamsal karaciğer, kavrulmuş burun, kan sosisleri, domuz dilimleri, rahibenin alıştığı tavşan, ölü köpek gözü, at bisküvisi, çayır pidesi, fırınlanmış patatesler, patates püresi, tatlı patates, mısır, küçük ekmekler, tereyağı, domates, havuç, kereviz, ezme, brokoli, hindiba, bezelye lapası, pancar, kuşkonmaz, yulaf lapası sıcağı, havuç, beyaz pirinç, kahverengi pirinç, tavuk bezelyesi, 9 günlük turşu salatalık, küçük ekmekler, tereyağı, bezelye, sıcak bezelye, ucuzsarhoş viskisi, sidikbirası, su, Harley’in sütü, soda, soda, soda, ve Sen ne alacaksın Stan, küçük ekmekler, tereyağı, bir dilim inek payı ve büyük, büyük, büyük, kocaman kase dolusu meyve ısmarladım.  “Karnın biraz zil çalıyor?”  diye sordu bir dakikada gülen Kafka.  “Hayır, aslında değil.  Geç saatte öğle yemeği yedim” diye sertçe cevapladım.  Hah!  Şu kesin ki, kahrolası çenesini kapattı!  Biliyorsun, tanrıya yemin ederim ki, garson mısırı atabilirdi, veya Kafka’nın daha az yemesi için mısırı yerlere dağıtabilirdi ve bildiğim bir gerçek var ki o da, bu kuşbeyin mutlu olurdu!

Yemeği bitirdiğimizde saat sabaha karşı 2 olmuştu, bu adamdan gerçekten hoşlanmadığıma karar verdim, sadece kötülük olsun diye O’na hakkında bildiğim herşeyi anlattım: her bir listeden öğrendiklerimin tümünü.  Bu işlem sabah 7:45’e kadar sürdü.  En sonunda uykulu gözlü ve hasta bakışlı ayağa kalktı ve “şimdi gitmem gerekiyor.  Kendimi bir böcek gibi hisettirdin.” dedi.  “Bu çok kötü,  hasta ahbap” diye cevapladım.  “Sadece böceğe benzediğin için, onun gibi hisettmen gerekmiyor!”  En sonunda ayrıldığında, orada öylece oturdum ve salak kıçımın kenarıyla güldüm.  Sonra kustum.

….. Marie Dressler?  Ne…?  Ne demek istiyorsun, Marie Dressler?  Ve baykuşlar?  Baykuşlar ne ola ki?  Bu Rabelesian parçası, değil mi?  Oh, aman tanrım!

Samuel Beckett

Güz 1999

Ara 28

- Çağımızın Paradoksu

Posted in NS Tripod

Bizler; daha büyük binalara fakat daha kısa kulelere, daha geniş karayollarına fakat daha dar bakışaçılarına sahibiz, çok harcıyor fakat az şeye sahip oluyoruz, çok alıyoruz fakat daha az beğeniyoruz.

Bizler; daha büyük evlere fakat daha küçük ailelere, daha çok fırsata fakat daha az zamana, daha çok dereceye fakat daha az sağduyuya, daha çok bilgiye fakat daha az görüşe, daha çok deneyime fakat daha çok probleme, daha çok ilaca fakat daha kötü sağlığa sahibiz.

Biz; çok kayıtsız harcıyor, çok az gülüyor, çok hızlı araba kullanıyor, çok kısa sürede çok sinirleniyor, çok geçe kadar kalıp çok yorgun kalkıyor, nadiren okuyup çok televizyon seyrediyor ve pek seyrek dua ediyoruz.

Biz; mülkiyetlerimizin sayısını katladık fakat değerlerimizi kaybettik. Biz çok fazla konuştuk, kırk yılda bir sevdik ve çok sık yalan söyledik. Biz, hayatı değil, nasıl yaşanacağını öğrendik, Bizler yaşama yıllar ekledik fakat yıllara hayat veremedik.

Biz; aya kadar gittik, geldik fakat yeni komşuyla tanışmak için caddeyi geçmekte güçlük çektik.

Biz; iç dünyayı değil ama dış uzayı fethettik, biz çok şey yaptık fakat daha iyi değil, havayı temizledik ama ruhlarımızı kirlettik, atomu parçaladık fakat önyargılarımızı yokedemedik, biz daha çok yazıp daha az öğrendik, daha çok planlayıp daha az başarıya ulaştık.

Biz; beklemeyi değil ama acele etmeyi öğrendik, biz daha çok gelire fakat daha düşük ahlaka, daha çok yiyeceğe fakat daha az doyuma, daha çok tanıdığa ama daha az dosta sahibiz, daha çok eforla daha az başarımız var.

Biz; daha çok bilgi depolamak, şimdiye kadarkilerden daha çok kopya üretmek için daha çok bilgisayar yaptık fakat daha az iletişimimiz var; biz sayı olarak çok fakat kalite olarak azız.

Bugünler; fast food ve yavaş sindirim, uzun erkek ve kısa karakter, haddinden fazla kar ve yüzeysel ilişkilerin günleri.

Bugünler; dünya barışı ve yerel mücadeleler, daha çok dinlence fakat daha az eğlence, daha çeşitli yiyecek fakat daha az besin değeri olan günler.

Bugünler; çift maaş ama çok boşanma, daha süslü fakat bölünmüş evlerin olduğu günler.

Bugünler; hızlı gezintilerin, kullanıldıktan sonra atılan çocuk bezlerinin, fırlatılıp atılan ahlakın, bir gecelik aşkların, aşırı kilolu vücutların ve gülmekten sessiz kalmaya ve öldürmeye kadar her şeye yarayan hapların günleri.

Bu; vitrinde çok, depoda hiçbir şeyin olduğu zaman…

Yazarı Bilinmiyor

1999

comments: 0 » tags: ,